20 - 25 yıl önce izlediğimiz yabancı filmlerde, Amerikalılar'ın Avrupalılar'ın yaygın bir şekilde psikoloğlara terapiye gitmeleri,gözlerini yumup psikoloğun sorularına yanıt vermeleri bize çok ilginç ve şaşırtıcı gelirdi.

Şimdilerde, ilimizde yakın çevremizde, psikiyatriste gidip antidepresan kullananların sayısı çok fazla ve bu sayı giderek daha da artacak gibi görünüyor...
Antidepresanlar depresyon teşhisi sonrası veriliyor. Depresyon sorunlarla başa çıkamama hali.
Depresyon, organik sebeplere bağlı olarakta geişebiliyor. Vücudumuzda neşelenmemizi veya üzülmemizi düzenleyen salgının, yeterli yada düzenli salgılanmaması sonucu kişi, bu duyguları abartılı biçimde yaşayabiliyor. Aşırı neşeli ve taşkınlık halleri olabiliyor. Ardından da kör bir karanlığa girmiş gibi, derin bir kedere gömülebiliyor. Ama, organik bir rahatsızlığa bağlı olmayan durumlarda kişi, sorunlarıyla başa çıkamıyor,üstelik bu sorunlar bazen, başa çıkılamayacak kadar da ağır olmayabiliyor. Bazende çok ağır kayıplar, ölümler, terkedilmeler, boşanmalar, iflaslar gibi, ağır sosyal sonuçları olabilen olaylara bağlı olarakda depresyon yaşanabiliyor.
Depresyon, ağırlıklı olarak gelişmiş sanayi toplumu hastalığı. Kaynağıda stres olarak lanse ediliyor. Stres ve buna bağlı depresyon, bu yüzden çağın, yani sanayi toplumu çağının hastalığı olarak biliniyor.
Sanayi toplumunda büyük kent yaşamı hakim. Büyük kent yaşamı; zamanla yarış, ağır ve stres ortamında çalışılan bir iş, trafik, taksit, kredi, kredi kartı, borç ve yalnızlık demek.
Sanayi toplumunda, bu gün bizim büyük kentlerimizde olduğu gibi,mahalle baskısı azdır yada yoktur. Aynı apartmanda yaşayanlar birbirlerini tanımazlar. insanlar, aynı şehirdeki yakın akrabalarını bayramdan bayrama ziyaret ederler. sanayi toplumunda insan kalabalıklar içinde yalnızdır. Televizyon, bilgisayar aynı ev içinde bile fertlerin yalnızlaşmasına içe dönük hale gelmesine yol açar.
Peki şehrimizde antidepresan kullanımı niye arttı?
Aslında yalnız bizim şehrimizde değil, tüm ülkede antidepresan kullanımının arttığı biliniyor.
peki neden?
Çünkü; biz sanayi toplumu olmasak, onların gelir ve yaşam düzeyine uluşamasak da, onların üretip bize gönderdikleri cep telefonları, bilgisayar çeşit ve modellerini, onların ürettikleri otomobilleri almak için birbirimizle yarışıyor, mutlu olmamızın bunlara sahip olmaktan geçtiğini zannediyoruz. Bu anlayış içinde dostluk, dayanışma ve yardımlaşmayı unutuyo-ruz. Bazı sorunlarla tek başımıza baş edemiyeceğimizi düşünemiyoruz. sokakta, okulda, iş yerinde, oturduğumuz apartmanda, dostluklar geliştirmeden, ülkenin, şehrin sorunları için, ortak mutabakatlarla bir araya gelip mücadele etmeden, genel sorunlarla baş edemiyeciğimizi anlayamıyoruz.
Mutlu olmanın elbette hazır reçetesi yok. Ama içinde yaşadığımız tüketim yarışının, aman birşeylere bulaşmayalım düşüncesinin, kimse için kendimizi riske sokmayalım. bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışının da fertleri, toplumu mutlu etmediği kesin.
Bu anlayışlar mutlu olmamızı sağlasa, bu kadar çok antidepresan kullanılırmıydı
Peki neyle nasıl mutlu olabiliriz.
Bu soruya cevap olabilecek bir öykü var aklımda gelin paylaşalım;
Eski zaman padişahlarından biri, yemeden içmeden kesilip mutsuzluk hastalığına yakalanmış. Kara kara düşünen yüzü gülmeyen padişahın hastalığına tabipler, hocalar çare bulamamışlar. Padişahın iyileşmekten umudunu kestiği bir sıra, saraya padişahı bir göreyim belki iyi ederim diyen bir derviş gelmiş. Padişahı görüp dinlemiş. "Padişahım sizin derdinizin dermanı, mutlu olmak için herşeyim yeterli, dahada bir şey istemem diyen birinin göyneğinde. Böyle birini bulup, göyneğini giyip iyileşeceksiniz" Demiş.
Padişah adamlarıyla tedbil kıyafet dağ bayır yollara düşmüş, tarlasını iki sürüp bir oynayan çiftçiyi görmüş. koşup çifçiye, mutlumusun, daha mutlu olmak için ne istersin? diye sormuş.
Çiftci "mutluyum mutlu olmasına ya, şu aşşa düzdeki tarla benim olsa, daha mutlu olurum." Demiş
Irmak kiyisinda bir balıkçı, hem türkü söylüyor hem ağlarını onarıyormuş. Onada sormuş padişah "daha mutlu olmak için ne istersin" diye.
"Ah daha büyük teknem olsa" demiş balıkcı.
Dolaşa dolaşa gördüklerine sora sora, aldıkları cevaplarla, umutları azalırken, bir çoban görmüşler pür neşe. Padişah yanına varıp çobana sormuş. Mutlumusun, daha mutlu olmak istermisin diye.
Çoban "daha ne isteyim. Canım sağ, hasta değilim, dağlar benim mekanım, koyunlarımle gezmedeyiz sabah akşam, mutluyum daha da bir şey istemem" der demez, padişah adamın gömleğine asılıp, göyneğini çıkartmak ister. Ama görür ki ki çobancağızın üstünde, yalnızca gömleği var, altında göyneği bile yok..
Kıssadan hisse;
Her ne ararsan kendinde ara.

Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Yorum yapın

No Internet Connection