Ağıtlar değişir mi? Direnir mi? Yok mu olur gider?

Araştırmacı Organolog Yazar Abdurrahman Ekinci, bölgemizdeki halk törelerini, gelenek ve göreneklerini araştırarak, siz okuyucularımızla paylaşmayı sürdürüyor.

Kayış köyünden- İsmihan ATUĞ

“Nesini söyleyin benim efendim

Düzen dutmaz oldu dilimiz bizim

Bu erezillikten bezdik osandık

Konuşmadan aciz bizim dilimiz.” Ali Baş-Kayış köyü- Burdur-Arşivimden

“Yalnız insandır ki bu dünyada

Sesini söze, sözünü sözcüğe,

Sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya.

Yazıyı resme, resmi musikiye,

Sanatı savaşa ve savaşı sanata dönüştürebilir.”

Bozkurt Güvenç-İnsan ve kültür, s.319

ÖZET

Ağıtların değişmesi, türküye dönüşmesi,  uzaklara götürüldükçe ilk doğduğu yerdeki özünden, kalıbından çıkarılarak değişir, değişmiş, denmesi kolayda,  dilin kalıplarına vurup, kuralları göz önüne alınınca kabul etmek epeyce zor olsa gerek. Tokat Yöresinin “Hey onbeşli onbeşli”  türküsünü yöre halkı gerçek yaşamda oyun havası olarak yaşamaktadır. Yaşamıştır. Ağıt diyenler dedikleri ile kalmıştır.   Desek, olur mu ola? Bu türkü on beşlileri oynatmak içi yapılmış olamaz mı?

ANAHTAR KELİMELER

Tokat, Yukarı ova, hey on beşli, kalıp, kural, ağıt, değişim, değiştirme, direnç     

Katıldığım, ölüm sonu uygulanan gelenek ve görenekler teke yöresinin hemen hemen her yerinde aynı dense yeridir. Yeni, hakka yürüyen birisinin toprağa verilme hazırlığını, erkekler yaparken, kadınlarda bir kenarda toplanarak ölene ve kalanlara yas yaparlar. Ölünün yıkanması, kefenlenmesi, mezarının kazılması, cenaze namazının kılınması ve toprağa verilmesi erkekler tarafından yapılırken, bazı yerlerde ölenin karısı ve kızları da katılırlar.  

Ağıt, insanlığın ölüm, yıkım, yangın, savaşlar, depremler, canlı ve cansız bir varlığın kaybı, ayrılık, başarısızlık, hastalık gibi olaylara karşı yakılan söylenen değerlerimizden birisidir.

“İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı –cansız bir varlığını kaybetme üzüntü, korku ve heyecan anındaki feryatlarını, isyanlarını, talihsizliklerini, şikâyetleri düzenli- düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türkülere Batı Türkçesinde umumiyetle “ağıt” adı verilir.” (Şükrü Elçin -1990 S.1) (1)

“Folklorik açıdan baktığımızda iki önemli türkü çeşidini görüyoruz; “bozlak” ve “ağıt” .Bunun yanı sıra Doğu Anadolu da rastlanan Mayayı da saya biliriz.

Ağıt ise kırık hava ile Uzun hava arasında bir ara forum olarak betimlenebilir… Ağıt da şikayet, yakarış betimlenir. Ağıt çoğunlukla ölen bir akraba veya tanıdığın arkasından yakılır.” (Kurt –Ursula  2006-S.32) (2)     

“Bu tür şiirlerin en önemli özelliği, “İnsanlığın ortak ıstırabını” canlı bir tarzda ifade etmesidir. Bunların içinde “ölüm şiirleri”, dünyada daha çok yayılmıştır. Bu şiirler genellikle kadınlar tarafından söylenmektedirler. H. Wenner, “ağıtların halk şiirinin başlangıçtaki ilk tipleri “ olduğu kanaatindedir. O. Böckel  ise ağıtları, “ağlama, kısa ve kendiliğinden vücuda gelen ıstırap dolu fevvaren, şiirin ilk ve en eski şekli” olarak tarif etmektedir.” (Görkem-1990s.10 

“Ölüm veya benzeri bir felaket üzerine yakılan halk türkülerine ağıt diyoruz. Ağıt bir yas töreninin sözle ifade edilen parçasıdır. Ölümle veya bir felaketle ilgili olmadığı, mutlu bir olaya bağlandığı halde düğün türkülerinin bir bölümü de ağıttır. Adına da “gelin ağlatma” denir. Ağıt töreninde sözlü anlatımın dışında kalan davranışlarda vardır” İlhan Başgöz-2008 s.76 (4) 

Ağıtlar üzerinde bu kadar gezennedikten sonra:  Ağıtlar değişir mi?  Değiştirilir mi? Değişim, nedir?

“Değişim is.1.Bir zaman dilimi içinde değişikliklerin bütünü. 2. Biy. Yeni döllerin atalarına tıpa tıp benzememesini sağlayan özelliklerin bütünü, varyasyon. 3.eko. Üretilen malların başka mallar veya para karşılığı değiştirilmesi.4.mat. Bir niceliğin birbirinden ayrı değerler alması veya böyle iki değer arasındaki ayrım.” Türkçe sözlük 1988 s.346 (5) 

Şurası bir gerçek; bir ağaç parçasını ateşte yakarsanız elbette değişir: Enerji olur, kömür olur, kül olur, is olur. Sonuçta odun ya da tahta diye bir şey kalmaz elimizde. Aynı odunu en küçük parçalarına kadar ayırsanız o parçalar yine de ilk bütünün kendisidir. Ağıtlar kimyasal ya da fiziksel bir değişime uğrar mı? Uğratılır mı? 

Çok kolayca; dilimiz hemen söyleyiveriyor, türküler değişir, ağıtlar değişir, boğaz havaları değişir, masallar değişir, maniler değişir, ninniler değişir, beyitler, atasözleri değişir. Halk oyunlarından zeybekler değişir, bilmeceler değişir. Değişirde, değişir; değişmeyen hiç bir şey kalmaz. Değişme kazanı, Yörüklerin kök boya kazanı gibidir, içine giren her şeyi değiştirir öyle mi? 

M.Ö. 99-55 yıllarında yaşayan Romalı Şair-Filozof LUCRETİUS şöyle diyor:

“Değişmek, dağılmak; yok olmaktır. Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri… Lucretius-Felsefe.gen. tr -2019 (6)

“Türküler, hayatın sürekliliği içinde bir yığın değişmeye rağmen, daimi kalan asli yanımızı ifade eder.” Tanpınar1972-320 (7)

Hiç yaptığım hata değildi; hasır küfrü ve zeybekleri aldığım kaynağı not etmeyi atlamışım. Ama yine de yazacağım. 

Hasır küfrü oyunu: Hasır küfrü oyununun oynanması için eskimiş hasırlar, küfeler gerekir; bu eskileri üst üste yığan çocuklar bu eskileri yakarlar. Eskiler yanarken ateşin üstünden çocuklar atlarlar. Ateşin üstünden atlarken şu iki dizeyi söylerler.

İnem inem izine 

Hep günahlarımız 

Cavırın gızına.

Şimdi bu oyunu bilende yok, oynayanda yok.  Bu oyun değişti mi yok mu oldu?

Aynı kaynakta şu zeybeklerin adlarını yazmıştım.

Davraz zeybeği-Aydın zeybeği- kurt oyunu- ağır Aydın zeybeği – Alayazmanın oyası- Asi zeybek- Ayol- Basbas zeybeği –Bergama zeybeği- Burdur zeybeği- Bin gidelim emmim oğlu- Ciğeri kediler yedi- Çakacı oyunu- Çobanla iki kızın oyunu- Develi- Dıbıdan, Gemilerde talim var- Gıcır gıcır – Harmandalı. Honamlı boğazları- Hoppala- İlimon- İzmir zeybeği- kabardıç- karamanlı- Kadifeden kesesi- Karinom- Kestirme- Konyalı- Lili oyunu- Menekşeli- pencereden bakı ver- Püskürtme- Sepetçi oğlu- Serenler- Soğuk su zeybeği- Tavas zeybeği- Teke zortlatması- Zeybek gezennemesi . Bu zeybekler zamanında halk tarafından oynanıyordu. Şimdi kalanlar bir elin parmakları kadardır. Değişti mi; yoksa kaybolup gitti mi? Oynanmakta olan zeybeklerin ne müziğinde, nede oyun figürlerinde bir değişme yoktur. 

Dördüncü Türk kurultayında ve Makedonya’da bildiri sunmak için yöremizin kadınlarının bebeklerine söyledikleri ninnileri de dünyaya sunmak istemiştim, 50 yaşın altındaki hanımlardan bir tane ninni alamamıştım. Yetmiş yaş ve üzeri anaların, dilleri dolu ağıt, ninni vardı. Elli yaşın altındaki analar ninnileri değiştirdi mi, yoksa yoksa, yok olup gitti mi?

Ağlamanın, feryat etmenin, sızlamanın, haykırmanın, isyanın, talihsizliğin, bütün şikâyetlerin dili olan ağıtlara (yaslara-yakımlara- sagıtlara) yeniden dönelim.

“Folklor, halkın “tarihi oluşu gözden kaybetmeyen ve izahlarda bulunmaya çalışan psikolojisidir” Folklorik hadiseler genellikle “”anonim ve kalıplaşmış “bir yapıdadırlar. Onlar nesilden nesle –özellikle – sözlü gelenek vasıtasıyla aktarılırlar.” Görkem 1990 -149- (8)

“Moğolların taptıkları saadet dağını, Erdene-Ula’yı Çinliler alıp götürmüşlerdi. Bu dağın bulunduğu yerde bir kadın şaman ayin yaparak tanrıya dua etti ve saadet dağını geri getirdi. 

Bu efsaneler Orta Asya’nın bereketli dağlarının Çinliler tarafından istila edildiği devirlerin hatıralarını aksettirmektedir. Bereketli dağlarını kaybeden göçebeler bu dağların hatıralarını uzun zaman hatırlamışlardır. Hunlar Gansu eyaletindeki Tsilenşan dağından ayrıldıktan sonra AĞIT TERENNÜM ETTİKLERİ Çin kaynaklarında kaydedilmiştir.(Hyacinth,111, coğrafa kısmı, s. 91-92). ”Radloff 2009-s.251-252-(9 -A)

Moğollar M.S. 1206 yılında  askeri, sosyal, ekonomi bakımından zirveye ulaşmış bir ulus olmuştu. Sanatın bütün dallarında zirvede idi. Halk edebiyatında da öyle idi. İşte ağıtlar o günden beri yazıya geçirilmiştir. Siz, yazıya geçmeden önceki serüveni düşünün. 

Yukarıda demiştik, ağlamanın, feryadın, sızlamanın dilinde nasıl bir değişme olabilir. Olur mu? Olmuş mu? Yapılabilmiş mi? 

SÜMER KİLTABLETLERİNDE AĞITLAR

“Eldeki az sayıdaki verilerle örnek olarak, ağıt, savaş, ninni düğün ve kır şarkılarının incelendiğinde, aynı ortamların, hatta aynı imge, sözler ve dileklerin de günümüze değin süre geldiği öne sürülebilir. Bu benzerlikler tesadüf olarak değil, Anadolu’da toprağı, yurdu, yaşamı işleyen ellerin ortak ezgi anlayışı olarak görülebilir. S. 141

“Sümer kil tabletleri üzerine yazılı “yakılıp yıkılan Ur için ağıt, “Yakılıp yıkılan  Sümer ve Ur için ağıt” ve “Yakılıp yıkılan Nippur için Ağıt” olarak adlandırılan ağıt kompozisyonu, günümüzde, türkü anlayışı içinde yer alan  (Bir felaket sonucu dile getirilen) ağıt geleneği ve içerikleri  üzerine tarihi önem taşımaktadır.” S.142-143  

“…Ey ülkesi yok olan Ningal, nasıl avuttu yüreğin seni

Yıkıldıktan sonra kentin, nasıl var olabilirin sen!

Yıkıldıktan sora ivin, nasıl avuttu yüreğin senin!

Garip bir kent oldu kentin, nasıl var olabilirsin sen!

Gözyaşı evi oldu evin, nasıl avuttu yüreğin seni!

Yıkıntı oldu kentin, hanım değilsin artık onun sen,

Kazmaya ter edildi evin, içinde oturmuyorsun artık onun sen,

Boğazlandı halkın, kraliçeleri değilsin artık sen…” S.143

“Yine günümüz türkü anlayışı içinde gelişen ninni geleneğinin yazılı ilk izini de bir Sümer ninnisinde görmek mümkündür.  

Ururu- şarkımla o büyüsün

Ururu –şarkımla kocaman olsun,

İrina ağacı gibi kökten sağlam büyüsün 

Şakir bitkisi gibi tepeden geniş büyüsün,

Gel uyku, gel uyku Gel oğlumun olduğu yere ,

Acele ? uyku oğlumun olduğu yere

Burada, çocuk büyütmenin içinde, Sümerli bir annenin (ya da bir dadının) dile getirdiği, adeta evladının kulağına iyi telkinde bulunduğu bu ninni, yaşam tarzı bakımından bize beş bin yıllık geçmiş ata geleneklerin halk kültürü ile nasıl çağlar boyu, nasıl aynı kelimelerle, adeta iyi niyet taşıyan büyülü sözler olarak süregelişine güzel bir örnek oluşturmaktadır.” Kültürümüzde türküler-Sandıkcı 2013 (9-B)

Nesini söyleyin benim efendim

Düzen dutmaz oldu dilimiz bizim

Bu erezillikten bıktık osandık

Konuşmadan aciz dilimiz bizim- Ali Baş

Ne söyleyin, ne deyin, ne deyip te ağlayın, ha Sümerler biz, ha biz Türkler Sümerler, aklı olana havale ediyorum. Değişir mi? Değiştirilir mi? Değiştirilmiş mi? Değişmekte mi?  Geçen bin yıllar hiçbir şey yapamamış. Ha gayret durmayın; emperyalizm dıştan, biz içten, vurun ha, vurun; kılıcınız, kaleminiz, diliniz güçlü olsun.  

HUNLAR ZAMANINDA AĞITLAR

Hunlar M.S. iki yüz ellili yıllarda etkin olarak tarih sahnesindedir. Elimizde sağlam bir Hun ağıtı olmadığından, var ama bilemiyoruz diyerek kayıttaki diğer ağıtlara bakalım.  

 Kayış köyünden-Fadime Aydoğdu

İLK AĞIT

DANİŞMENLİ MELİKİNİN MERSİYESİ

“Üstünde Arapça kayda göre Anadolu hükümdarı  (el- Meliki’l –alem İz-zü’d- din Ebu-l Muzaffer Muhammet )hicretin 532. Yani miladın 1137 tarihindi bir Türbe yaptırmıştır ve bu kitabede o türbeye aittir. Altındaki Türkçe mersiyeden de türbenin (Melik İzzeddin Muhammed) kızına (Fatma) ait olduğu anlaşılmaktadır.

Herhalde on dört mısralık mersiye yalnız Türk Edebiyatı tarihi için değil aynı zamanda dil tarihimiz için de çok büyük öneme haizdir. 

Medet ki gönülsüz ve yarsız kaldım

Medet ki hasta ve çaresiz kaldım

Medet ki halk içinde aşağılandım

Medet ki aşk elinden ağlar oldum

Medet ki o güzelin yolunda 

Aşırı şekilde şaşkın ve yaralı kaldım

Medet ki herkes sevdiğine ulaştı

Ben çaresiz ve yarsız kaldım- Necati Demir 2004 s. 70 (10) 

EN ESKİ HALK TÜRKÜSÜ

Birechen bes on eiledum derdumi

Lara dandan istemiscem iardumi

Terch eildum Zachmanumigardumi

Ne ileim eimiemezum glunglumi

(Bir iken beş on eyledim derdimi

Yaradan’dan istemişim yardımı

Terk eyledim zeminimi yurdumu 

Ne eyleyim (Neyleyeyim) Yenemezüm gönlümü –(Bartholomeus Georgievvitz1570) Bülent Aksoy 1994s. 46 (11)

1137de yazılan mersiyeyi, 1570 de söylenen türküyü önümüze alarak 2019 yılında Burdur ili Merkez Sala köyünden Bıddık Mehmet ten derlediğim şu türküyü de görelim üzerlerinde birlikte konuşalım.

Deli gönül seni farı damadım

Gördüğün güzellerden ayıramadım

Aciz galdım gönül senin elingden

Gam yemesin sevdiğiyle oturan

Ya gönül aciz goydun beni 

Oturmuşsunuz beyler sizde dördünüz

Benim bir çift sözümü çok mu gördünüz

Beni yardan ayırmak mıydı derdiniz

Bana bir güzeli çok mu gördünüz

A beyler of. Abdurrahman Ekinci-2104 s. 408 (12)

Elimizdeki bu üç türkünün şiirlerini halk edebiyatı kalıbına koyarak birlikte inceleyelim. Ağıtların ve uzun havaların gelenekten gelen bir kalıbı vardır. Bu kalıbı hiç kimse bozamaz değiştiremez.

BU ŞİİRLER:

a-Uyaklıdır

b-Sekiz veya 11 hecelidir

c- ağıt şiirlerini mesajı: ölüm, ayrılık, kavuşamama, serzeniş, engelleri aşmama, diye sıralayabiliriz.

ANALİZ

UYAKDURUMU:

Birinci şiir: Yarsız kaldım

Çaresiz kaldım

İkinci şiir: Eyledim derdimi

İstemişim yardımı

Üçüncü şiir: Çok mu gördünüz

Ayırmak mı derdiniz. 

Uyaklar aynı kalıptan çıkmış, ne bozulmuş, ne değişmiş, nede yozlaşmış?

Hece sayısı:

Üç şiirde de hece sayısı on birdir. Hece sayıları da aynı kalıptan çıkmıştır. Şu feleğin işine bak deriz ya, ben onu şöyle desem yanlış mı söylemiş olurum.  Şu Türk halk biliminin(Türk edebiyatının işine bak):

Yazılma tarihleri bakımından birinci şiir ile ikinci şiir arası 423 yıl geçmiş. İkinci şiir ile üçüncü şiir arası 459 yıl geçmiş. Birinci şiir ile üçüncü şiir arası ise 882 yıl geçmiş. Ne sağlam mine taşları ile temel attınız, bu temel, bu güne kadar gelip geçen (Moğollar, Hunlar, Kök Türkler, Uygurlar, Karahan’ılar, Oğuzlar, Büyük Selçuklu imparatorluğu, Anadolu Selçuklu imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti)  depremlerde hiç sarsılmadan durmuş. Duracak. Yıkılmayacak. Değişmeyecek. Değiştirilemeyecek.

Müziksel incelemeyi ise notaları olmadığından uzun hava formunda diyebiliriz. Muhakkak “uşak” ve “neva” makamları kullanılmıştır. 

“Aşağıda ki incelemede “ağıt” deyimi ile bir törene bağlı olsun olmasın, acıklı bir olayı konu edinen ve metni de, ezgisi de bu olayı ansıtmaya, bütün koygunluğu ile yaşatmaya elverişli “türkü” lerin bütününü adlandırıyorum. s 444

Ağıtın sözleriyle ezgisi arasındaki ilişkiler, yani belirli bir törende sözlere koşulan ezgilerden, zamanla türküye dönüşmüş ağıtların ezgilerinde neler kaldığı sorunu da henüz incelenmiş kesinliğe ulaşmış değildir. S455  (Ağıtta bir türküdür.) (9)

Yukarıda gözden geçirdiğimiz çeşitli modellerin incelenmesinden şu sonuçlara varıyoruz: 1)Ağıt dörtlüğü, bütünüyle değilse bile, dizilerinin birisinde veya birkaçında, mani düzeninde olabiliyor.2) Âşık geleneğindekiler kadar, türkü, mani, ninni gibi anonim yaratmalardaki hazır söz kalıpları, “şiirlik motifleri” ağıtçıların zaman zaman alıp kullandıkları gereçlerdir. 3)Ağıt metinleri âşık geleneğinin sekiz heceli semai-varsağı biçiminde dörtlükleriyle standart Avşar ağıtı biçiminde dörtlükler karmaşarak yaratılabiliyor. 4)ağıt da tıpkı mani gibi çoğunlukla kadınlar arasında ve irtical yoluyla oluşup gelişen bir türdür; böyle bir oluşuma en elverişli düzen, bir tek uyağı (“bağlama” dizelerinin uyağını) bütün metin boyunca zorlu kılmayan, her dörtlükte ayrı uyaklar kullanma özgürlüğünü bırakan düzendir s 460

     Yukarıda kısaca değinip geçtiğimiz gibi, kimi örnekleri Avşar ağıtı modeline uyan, kimileri de onların dışında kalan yaratmalar var ki, bir zaman sonra ağıtlığı unutulmuş, kimisi türkü, kimisi âşık sazına koşulan koşma, kimisi anaların dilinde ninni olmuş. Birkaç örnek konunun ne kadar karmaşık ve incelemesinin nice ilginç olacağını kanıtlayacaktır sanırım. S.462 –BORATAV 1982-444-455-460-462 (13) (ağıt önce unutulacak, sonra kalıp değiştirecek)

Kanımca ağıtların bir dönüşümü, bir katışımı söz konusu olunca şiir ortaklığında (sözlerin ortak kullanımından) meydana geldi demek yanlış olmaz. 

Çocukken ve daha sonraları katıldığım kına merasimlerinde: Kınaya gelen kadınlar düğünü, kınayı kutlamaya neşelendirmeye, eğlenmeye geldiklerini gözledim. Birinci bölümde kadınlar kendilerinin çaldıkları oyun havalarına oynarlar. Kına karılıp gelinin eline ayağına vurulacağında oyun eğlence bitirilir; kına yakılacağı ilan edilir, kızın baba, ana evinde kalacağı son gündür. Birde yakınlardan birisi ölmüşse, bu kına, evden, ana, babadan ayrılmanın başlangıcı sayılır bu duygular içinde kına ağdı yakılır ve ağlanır. Bu arada da gelin adayının eline ayağına kına yakılır. Kına yakılırken ağıt yakan ağlayanlar olur. Kına yakma işi bitirilince bazılarının gözü yaşlı yeniden oynamaya türkü söylemeye başlarlar. Üçüncü bölümde bitirilmiş olur. “Hem ağlarız hem oynarız emme gelin gideriz” derler. 

Alanda bazı analar ağıtlarını konuşur gibi hiçbir kalıba, düzene, uyağa uymadan söylediklerini de duydum, kayıt ettim.  Bizim teke yöresi Avşar ağıt türü ile ağıtları yakalar. Biz bu türün üstünde durmayı başka bir çalışmaya bırakmayı uygun bulduk.  

SUN TZU SAVAŞ SANATI:

“Müzik notalarının sayısı beşten fazla değildir, fakat bu beş notanın birleşimlerinden dinlemekle tükenmeyecek kadar çok melodi ortaya çıkar” General Sun Tzu M.Ö.5.yüzyıl. (Erturan 2017 s. 27) (14) 

“M.S. 4. Yüzyılda Burdur ili Ağlasun İlçesi sınırları içinde bulunan Sagalassos kenti depremde yıkılır. 2006 yıllında Belçikalı Jeroen Poplome bu kentte kazı yaparak bir Pazar yerinde dükkân olduğunu tahmin ettiği bir ortamda demir, seramik, kemik objelerin yanında birde kartal kanadından bir düdük çıkarılmıştır. Bu düdüğün üzerinde beş delik bulunmaktadır. Bu gün ise düdüklerimizde üstte beş alta bir delik toplam altı delik bulunmaktadır”. Abdurrahman Ekinci 2019 henüz basılmakta (15)

M.Ö 5. Yüzyıldan bu güne, M.S. 4.yüzyıldan bugüne ilgili konular geliştirildi mi, ekler mi yapıldı, değiştirildi mi?

Fethiyeli Ramazan Güngör ustanın yanına derleme için en az yedi defa gitmişimdir. Son gittiğim gezilerin birinde Ramazan usta üç telli bağlamasının 6. Perdenin altına bir perde daha taktığını gördüm:

-Ramazan usta, bu perde de, neyin nesi?

-Hoca o yedinci perde, onunla sarhoşları avutuyorum. Dedi ve yedinci perdenin üstüne basarak diğer altı perdeden tiz bir ses elde etti. Hemen soralım Ramazan usta perdelerin yerini, konumunu, oranını değiştirdi mi yoksa yeni bir perde takarak tiz bir ses mi elde etti? 

 “İnsanın üzüntü ve sevinç gibi birbirine zıt iki özelliği müziğin belkemiğini oluştururlar, bu da bize Türk mantalitesinin (zihniyet-anlayış) nasıl coşkulu, iyimser öğelerle güçlendirildiğini gösteriyor.” Kurt- Ursula 2006 s.33

İşte, biz önce oynarız, sonra ağlarız, sonra tekrar oynarız, bu bizim değiştirmeden, değişmeden yarattığımız gerçeğimizdir. 

“Bu zamana kadar Sumerce üzerine yapılış çalışmaları özetlersek; İlk olarak Sumer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sumercenin Ural-Altay dillerine benzediği sonucuna varıldığını söyleye biliriz. Daha sonra aynı anlam ve fonetikte olan Sumerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmıştır. Buda yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırılmalar istenmiş ve son çalışmalarda bu da yapılarak Türk dili ile Sumerce arasında büyük bir yakınlık olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görülmüştür. Bilim insanları da Tür dilinin çok sağlam kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul etmektedirler. Bu bilim insanlarının çalışmalarına dayanarak Sumer dilini Türk dili veya Türk dilinin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Dr. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. İlmiye Çığı -2013 s. 23 (16)

Türkçeyi okurken, yazarken, üzerinde gözlem yaparken, nasıl bir temele oturtulduğunu, hangi kalıplar, yapılar içinde yaratıldığını görüp, duyup, dilim ile tadıyorum, gözüm ile görüyorum. 

Göz sözcüğünü ele alalım: ( Göz, gözlük, gözlükçü, gözlem, gözcü, gözlemci, gözlüklük, gözlüklü)  bu sözcüğün son sesini sürekli değiştirelim, neler olacak bir bakalım. (Gö+ L = GÖL, GÖ+Z, GÖÇ, GÖK,  GÖM, GÖN, GÖR, GÖT, İşte Türkçe eklemeli, bitişken bir dildir; kalıpları, kuralları dil yaratılırken belirlenmiş, değişmez, değiştirilemez. Hatta biraz daha ileri gidersek satranç oyunu gibi kıvrak ve çabuk, nazik, işlek bir dil olduğu görülecektir.

Sorarım, sosyal bilimlerde düşünen, yazan, okuyan, yüksek lisans yapanlar, doktora yapanlar hiçbir kanuna, kurala, uymadan aklının estiği gibi, ağzına geleni söylemeli, yazmalı mıdır? Üzerinde sıkça ve tekrar tekrar durulan, konuşulan Tokat yöresinin “Hey on beşli”  yaratımı ( Ağıtı mı? Türkü mü, oyun havası mı) nedir, ne değildir? Bir bakalım derken,  basınımızda bu konuyu işleyen yazarlarımıza konuk olacağız.

Necdet kurt : “Hey onbeşli  onbeşli” 

 “Ağıt olarak yakılmış bir türkü karşımıza oyun havası olarak çıkabilmektedir. İşte bu yazıda ele alacağımız “Hey onbeşli “ türküsü de ağıt olarak yakılmış ve üzülerek söylemeliyiz ki çoğu zaman ve çoğu yerde oyun havası olarak algılanmış bir türküdür.

Yazımızda söz konusu ağıtın nerede, nasıl doğduğu ve şimdiki haline geldiğini inceleyeceğiz. Nejdet Kurt birinci makale

“Hey onbeşli” türküsü de cepheye giden 1314 ve 1315 doğumlu kahraman vatan evlatlarının arkasından yakılmış bir ağıttır.

Türkünün melodik ve ritmik yapısına baktığımızda ise karşımıza çok farklı ipuçları ve sorular çıkmaktadır. En önemlisi ağıt olarak yakılmış bir türkünün zamanla nasıl ve neden bir oyun havası haline geldiği sorusudur.

Hey onbeşli türküsü 1315 doğumluların askere giderken arkalarından yakılmış bir ağıttır ve türkünün yakıldığı yer çok büyük ihtimalle Zile’dir. 

Yaklaşık yüz yıl önce yakılmış olan ve yıllardır böyle bir yer edinerek oyun havası şeklinde icra edilen türkünün mevcut icrasına saygı duymakla birlikte, bu bilgilerden sonraki icra şeklinde mahiyetine uygun bir şekilde ritminin yavaşlatılarak ağıt şeklinde okunması daha anlamlı ve doğru olacaktır.” ( Necdet Kurt Elimizdeki Birinci makale)

NECDET KURT:  Hey onbeşli ağlatmalı mı oynatmalı mı?

“Üzerinde tartışmaların bitmediği türkülerden biride “Hey onbeşli” türküsüdür. Yıllar boyu birçok insan tarafından türkünün Çanakkale cephesine giden, halk arasında On beşliler diye bilinen 1315 (1898-1899) doğumlu çocuklar için yazılmış ağıt olduğu söylendi. Birçok araştırmacı tarafından türkünün aslında ağıt olduğunu, ancak zamanla oyun havası şekline büründüğü yazıldı.

Hatta kamuoyunun yakından tanıdığı Erkan Oğur, Gülay Sezer ve daha bir çok sanatçı da türküyü ağıt havasına büründürmeye çalışarak normal metronom süresinden daha yavaş okudular; bu konuda bir çokta klip yayımlandı. Şahsımda dâhil olmak üzere birçok araştırmacı tarafından da türkünün aslında ağıt olduğunu, ancak zamanla oyun havası şekline büründüğü yazıldı.  

Bana göre göre 4. Sayfada:  Yöre: Tokat- Kaynak kişi: Feryadi Hafız Hakkı Bey – Derleyen, notaya alan: Necdet Kurt, Kayıt tarihi: 1927-1928 

Bana göre 15. Sayfada: Yöre: Tokat Kaynak kişi: Mustafa Yolcu- Derleyen Muzaffer Sarısözen –Kayıt tarihi: 28-06-1943 Süre bir dörtlük nota: 68 dört dörtlük bir ölçü verilmiş.

Türkü zaman içerisin de birçok icracı tarafından çeşitli kalıplara sokulmuş, ancak türkünün bilinçaltındaki kodlarına uymadığı için çok fazla kabulde görmemiştir. 

İlginç olan bir başka detayda ise türkünün ağıt olduğunu iddia eden birçok kişinin de aslında buna kendisinin de inanmadıklarıdır.” Necdet Kurt  (Kendisinin gönderdiği ikinci makalesi.

MAHMUT HASGÜL: Gazi Osmanpaşa Üniversitesi –Tokat tarihi ve kültürü sempozyumu 25-26 eylül 2014 Tokat 

“AĞIT  MI OYUN HAVASI MI?: 

Hey Onbeşli Onbeşli türküsünün ağıt olduğu ama ritmi hızlandırılarak oyun havası formuna sokulduğu tezi çok kuvvetli ve yaygın bir tezdir. Teorideki bu tür ikazlar ve bilgilendirmelere rağmen hala oyun havası formunda söylenegelmesi ve halkın böyle benimsemiş olması da başka bir gerçektir. Feryadi Hafız Hakkı’nın taş plak kaydına göre ki en eski ve en orijinal hali şüphesiz bu kayıttır. Ağıt olduğuna dair her hangi bir ipucu yoktur. Ancak tam olarak oyun havasına da benzememektedir. Sözler ise bu günkü varyantlarının aksine çok daha aşk temalıdır.  

Müzik dünyamızın dev eserlerinden olan Hey Onbeşli Onbeşi türküsü elimizdeki verilerin ışığında bir Tokat türküsüdür. Bu türkü ağıt olarak da oyun havası olarak da söylenebilmiştir. Feryadi Hafız Hakkı Bey varyantı ile günümüzde TRT repertuvarında söylenen varyant arasında söz olarak da müzik olarak da büyük değişiklikler görülmüştür. Demek ki anonim bir görünüme ulaşan türkünün son hali halkımız tarafından en az 100 yıllık bir sürecin ardından şekil bulmuş, müşterek kültür halini almıştır. Anonim eserler halkın ortak emeğinin bir ürünü oldukları için daha çok kabul gören eserlerdir. Dolayısıyla bu türkü de oyun havası olarak halkımız tarafından benimsenmiş ve yayılmıştır. Mahmut Hasgül

Söz bitmiştir. Biz yine mani kalıbını, ağıt kalıbını, türkülerin şiirlerindeki (güftelerindeki) ana temaya çok çok dikkat etmemiz gerekir.  Ağıtların şiirleri ağır başlı,   ciddiyetle, ölüm, acı, isyan, şikâyet, yakarış, insanlığın ortak ıstırabı, ıstırabın ortak dili, üzüntüyü ifade etmelidir. Ağıtların müzikleri de aynı tema içinde olmalıdır. Sözlerde acıklı özellikler buram buram tüterken; ağıtın metronom hızını artırır, oyun havası şekline evirir çevirsek; yeni yarattığımız acılı sözlü, oynak müzikli, eserimizle ölüyü oynatmış olmaz mıyız? 

Ağıtların tiz ve iniltili, yas bağırmaları, çağırmaları, yasların karakteristik belirgin özelliğidir. Bu özelliğe oynayan çıkamaz. 

Kayış köyünden: Hatice Akkurt

YUKARIOVA (ÇUKUROVA)AĞITLARINDA  

ON ALTILI’NIN AĞIDI

Mızıkalar vuruluyor

On altılı gelsin diye 

On beş yaşlı asker m-olur

Topluyorlar ölsün diye

*****

Şu görünen el değil mi?

Bayrağımız al değil mi?

On altılı dedikleri 

Yen-i- açılmış gül değil mi?

*****

Şu obanın binek taşı 

Oturmuşlar karşı karşı

Serbest gezsin on altılı 

İzin veriyor bin başı  

*****

Has bahçede güller bitmez

Dallarında bülbül ötmez

Ya n-edeyim sürmel-i yârim 

Emir sıkı bedel yatmaz

*****

Yat da dizime nazlayım

Kara kekile düzleyim

Sene bir yıl yıl on ik-i ay

Hangi bir gün yol gözleyim.

İsmail görkem 1990 s.267 (18)

ONYEDİLİLERİN AĞIDI

Sizin oralarda bahar mı yaz mı

Yoksa şimdilerde kar mı ayaz mı

Bir fotoğraf yolla gönlüm ısınsın

Giydiğin urbalar kara mı boz mu

Ahmet Z. Özdemir 1994 s. 31 (19)

ASKER AĞIDI

Tenhe dağlarda da duydum sesingi 

Ordular içinde buldum fesingi

Ben ölürsem kimler eder yasıngı

A.Ekinci 2019 s basılmadı (arşivimden

ASKER AĞIDI

İstanbul’dan aldım bir yeşil sarık 

Kura askerinden bıktık usandık

Yıl on iki ay deyince gelecek sandık

Yine on iki ay geldi ağam gelmedi     

- Burdur 1928- basılmamış eser

SONUÇ

Ölüm veya benzeri bir felaket üzerine yakılan halk türküsüne ağıt diyoruz. Ağıtı, güçlü bir soluk alıp, yüksek ve uzun bağırma, sızlanma şeklinde başlayan söz ve müziklerle ifade edilirler. Aslında ağıtın yeri, uzun hava ile kırık hava arsında bir yerlerdedir. Ağıtın söz ve müziği daha ciddi bir seyir takip eder. Yalın ve gösterişsiz bir tema içerir.

Ağıtlar on bir ve sekiz heceli dizelerden meydana gelir. Ağıtın( kafiye) uyak şeması xxyx şeklindedir.

Şiirlerin acıklı içeriği, türkülerin acıklı ezgileri yalnız Türkler veya yabancılar için diye bir ayrım gözetmeden yazılır, bunlar insanlığın ortak acılarıdır. Ağıtın müzik olarak ifade tarzı, icra ediliş şekli değildir önemli olan, acı ve üzüntüyü her milletten insana iletebilmektir. 

Gönül Yarası Filminden Meltem CUMBUL-Şener ŞEN’ in başka dilde ağıt dinlerken ağlama sahnesi.

Ölümle veya bir felaketle ilgili olmadığı, mutlu bir olaya bağlandığı halde düğün türkülerinin bir bölümü de ağıttır. Adına da gelin ağlatma denir. Oynama ve ağlama iki zıt duygunun bir arada yaşanması bizim kültürümüzün en seçkin bölümlerinden birisidir. Kınaya gelen kadınlar düğünü kutlamaya, eğlenmeye, gözlemeye, toplumdaki yerini sağlamlaştırmaya gelir. Kına üç bölümde yaşanır. Kınayı bey ana yönetir. Çalgıcılar başkasıdır. Beyana haydin kızlar oynayalım gülelim eğlenelim, söyleyelim der ve oyun başlar. Bey ana: “yeterince oynadık, eğlendik kına hazırlanmış gelin kıza kına yakacağız.” Seslenişi içerdeki bakışları, dik katları bir anda değiştirir. Kına gelin kızın, eline, ayağına saçlarına yakılırken, ağıtlar söylenmeye başlar, odaya büyük bir hüzün çöker, ağlayanlar çoğunluktadır. Kına yakma işi bitince bir sesleniş, ağıt bölümünü bitirir, ikinci oyun eğlence bölümüne başlanır. Bu yaşam biçimi bize göre bir yaşamdır, oyun, ağlama, oyun olarak sıralarız. Oyunun ağıda, ağıtın oyuna dönüşmesi diye bir şey söz konusu değildir.                         

Kasıtlı olarak, batı kültürünü taklit ederek, batı kültürünün değirmenine su taşıyarak ana kültürümüzün yozukmasına, soysuzlaşmasına yardımcı olanlara denecek çok büyük değerlerimiz hazırdır.

“Değişen koşullar içinde halk, eski kültür değerlerini koruyamamakta, aynen yaşatamamaktadır. Bu durumda ise folklor ürünleri ya ölenle birlikte mezara gitmekte ya koşulların zorlamasıyla unutulmakta ya da yozlaşmaktadır. Bir süre sonra, koşullar tam değiştiği, toplum, sanayi toplumu tüketim toplumu düzeyine ulaştığı zaman folklor yaratması da durmuş olacaktır.  Ve o zamana kadar da folklor ürünlerimizi toplayamamış olursak, gelecekteki toplumumuz bir kültürel geçmişten, bir kültür belleğinden yoksun bırakılmış olacaktır. Ya da en azından eksik ve yoz bir kültürel geçmişin yoksulluğu içinde kalacağız ”Muammer Sun1992 s. 155 

Ağıtlar ve türküler değişmeye karşı en dirençli değerlerdir. Muazzez İlmiye Çığa göre “on bin yılda, on kelime değişmez imiş”.

“Türküleri nasıl anlayacağımıza dair” de nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda da yol gösterebilir. İnsan; isimlendiren, yorumlayan ve değiştiren bir varlıktır: Anlamlandırır. Bilim adına veciz eleştirilmiş tüm ön yargıları alt üst edecek sözler söylenmişti; ama bu çalışmalar henüz gerekli entelektüel bir zemin bulabilmiş değildir”. (23) Berat Demirci -2013

Bu çalışmada yirmi iki ağıt çalışan yazarımızla birlikte oldum hiç birisi ağıtlar değişir demedi. Yirmi üçüncü bir yazar daha vardı o, değişir, değiştirilir, değişmelidir, değişmiştir, değişmeye devam ediyor diyor. Onu, onunla bırakıyorum. 

Değişme, ilk oranın, ilk özün, ilk yerleşim düzeninin yok olmasıdır; maddenin, kanununun yeni bir kalıba girmesidir.  

Değişme bütünün parçalanması parçaların yerinden oynaması ise türkü olan ağıtlar değişir mi.  Türkü, Türkün dilidir. Dil değişirse, her şey alt üst olur. Kalıp, kural, hece sayısı uyak deyip bitirirken değişme bir yanlıştır, deyip bitirelim.

KAYNAKLAR

1- Prof. Dr. Şükrü Elçin- Türküye Türkçesinde ağıtlar- Kültür bakanlığı 1990 Sayfa:1

2- Kurt-Ursula Reinhard – Türkiyenin müziği –Sun yayınları 2006 Ankara sayfa:32 

3- Prof.Dr. İsmail Görkem-Yukarı ova (Çukurova ) ağıtları üzerine mukayeseli bir araştırma –Doktora tezi (Kitap olarak basılmamış)  Elazığ 1990 Sayfa: 1o

4- Prof. Dr. İlhan Başgöz-TÜRKÜ- Pan yaınları 2008 Sayfa:76

5- Türkçe sözlük-Türk Dil Kurumu –Yeni baskı 1988 Sayfa 346

6- Lucretius-Felsefe-gen.tr.2019

7- Pro. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar (aldığım yeri araştıracağım)

8- Prof.Dr. İsmail Görkem- Yukarıova (Çukurova) ağıtları üzerine mukayeseli bir araştırma 1990 Sayfa:149

9- A -Prof.Dr. Wilhelim Radlof- Türklük ve şamanlık Örgün yayın evi -2009 Sayfa:252

9- B-Yar Doç. Dr. Sema sandalcı (Eski çağda Türkü Geleneği)Kültürümüzde türkülerSempozyumu  Sivas 2013-S.142-143-144 

10- Prof.Dr. Necati Demir- Danişmendname – Akçağyayınarı 2004 Sayfa:70 

11- Bülent Aksoy- Avrupalı gezginlerin gözüyle Osmanlı Musikisi Pan yayıncılık -2003- Sayfa: 46

12- Abdurrahman Ekinci –Tekelinin dilinden telinden: 2 –İl Kültür ve turizm 

Müdürlüğü yayınları: 19 Ankara. 2014 Sayfa: 408!3

13- Prof.Dr. Pertev Naili Boratav- Folklor ve edebiyat-1982 Safa: 444-445-460-4632

14- Sun Tzu Savaş sanatı- Remzi Kitapevi  Şubat 2017 Sayfa 27

13-Prof.Dr. Pertev Naili Boratav- Folklor ve edebiat-1982 Safa:444-445-460-462

14-Sun Tz Savaş sanatı –Remzi kitapevi -2017 Safa:27

15-Abdurrahman Ekinci –Tekelinin dilinden telinden (3.Cilt) basılmamış

16-Muazzez İlmiye Çığ-Sümerliler Türklerin Bir koludur-Kaynak yayınlarıı- 2013

17- Mahmut Hasgül- Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Tokat tarihi ve kültürü sempozyumu 25-26-EylülTokat 

18-Prof. Dr. İsmail Görkem Yukarıova (Çukurova) ağıtları üzerine makayeselibir araştırma (Doktora tezi) 1990Sayf1a: 9-267

19-Ahmet Z. Özdemir Öyküleriyle Ağılar –Kültür bakanlığı 1994 Sayfa:31

20-Abdurrahman  Ekinci –Tekelinin dilinden telinden 3. Cilt basılmadı

21- Burdur 1928 Basılmamış eser- Burdur

22-Muammer Sun –Türk Halk Musikisinde Çeşitli görüşler (Salih Turan) Sayfa:155 (Folklor Sorunları makalesi) 

23-Berat Demirci –Kültürümüzde türküler sempozyumu 2013 Sayfa:46 (2.cilt)

 

Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Yorum yapın