Burdur Gölü'nde sona doğru! - 5.0 out of 5 based on 2 votes

Burdur Gölü'nde sona doğru!

Türkiye’deki 14 Ramsar Alanı’ndan biri, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ve 1. Derecede doğal sit alanı olan Burdur Gölü; endemik balık, zooplankton ve bitki türlerine ev sahipliği yapmasının yanısıra, kuşların üreme ve kışlak alanı olmasıyla, uluslararası öneme sahip A sınıfı bir sulak alanımız. Bir kapalı havza ve Burdurlular’ın denizi işlevindeki göl, tektonik bir oluşum. Neolitik dönemlerden itibaren, Hacılar, Kuruçay gibi gibi önemli yerleşmelere sahne olmuş, havzasındaki yaşamın ritmi ve gölle özdeşleşen Dikkuyruk gibi su kuşlarıyla bilinen göle son yıllarda bir haller oldu. Ve son 30 yılda hacminin yarısından fazlasını kaybetti. Antik dönemlerde Askania Limn- Askania Lacus olarak adlandırılan göl periyoduk olarak  belli dönemlerde çekildi sonra geri döndü. Şimdilerde çekilmenin periyodik bir çekilmemi yoksa kalıcı bir kuraklığa dönüşecek bir çekilme mi olacağını çeyrek yüzyıl içinde görebileceğiz.

Jeologlara bakılırsa yaklaşık 35 milyon yıl önce Akdeniz Geç Oligosen’de Burdur içlerine kadar ilerlemiş ve ovaların en çukur yerlerinde birer göl bırakarak geri çekilmişti. Akdeniz’in ziyaretinden geriye ondört kalmıştı. Göllerin sayısı günümüzde yarı yarıya azalarak yediye düşmüş durumdaydı. Göl kenarlarına birçok yerleşim kurulmuştu. Gölhisar Gölü üzerindeki yarımadada Sinda, kurutulmuş olan Söğüt Gölü’nün eski kıyılarında Eukereia-Manay Asarı, Yazır Gölü çevresinde Roma yerleşimleri, Salda dolaylarında Aulindenos ve Kayadibi’nde Diocaserea, Yarışlı Gölü kıyısında Tymbrianassos, Karataş Gölü yakınlarında Olbasa, kurutulmuş olan Kestel Gölü etrafında Komama, Kretapolis, Kolbasa ve Burdur Gölü’nün eski kıyılarında Polydorion (Burdur) bunlardan başlıcalarıydı. Pisidya “su adası” demekti ve bu anlama uygun bir çok su adası üzerinde Pisidya kentleri filizlenmişti.

Burdur Gölü ile insanoğlunun ilişkisi şu andaki bilgilerimize göre Neoloitik Dönemlerden itibaren başladı. Göl havzası Neolitik Dönemlerden itibaren Hacılar, Kuruçay gibi önemli yerleşmelere sahne oldu. Antik Dönemlerde Askania Limne olarak adlandırılan Burdur Gölü, MÖ 5’te Anadolu’da yapılan ilk yollardan biri olan “Via Sebaste”nin bir kısmının kuzeyinden geçmesinin onurunu yaşadı.

İskender’in tarihçisi Arrianos, İskender’in bölgeden geçişi sırasında, Burdur Gölü’nden “Ascania Limme” olarak söz etti, “tuzunun doğal olarak kristalleştiğini, bundan yerlilerin yararlandığını, tuz ihtiyaçlarını denize muhtaç olmadan karşılayabildiklerini” kaydetti. P.de Tchihatcheff, kuaterner tortullarla ilgilenmiş, H.Louis ve A.Ardel sekilerin jeomorfolojisi hakkında çalışmalar yapmıştı. Louis, 1937-38 yılları arasındaki incelemeleri sonucu, gölün Dördüncü Zaman’da şimdikinden 100 metre daha yüksek olduğu sonucuna ulaşmıştı. Manyas Kuş Cennetini keşfetmesiyle bilinen Prof. Dr. Curt Kosswick, gölde yaşayan endemik küçük balıkları “Burduris-Burdurakis” olarak adlandırmıştı. Fakir Baykurt “Bu sularda balık olmaz. Doğru dürüst yüzülmez, çimilmez. Yalnızca dikkuyruklu kuşlar olur. Meke kuşlarıda nazlı nazlı yüzer. Burdur Gölü dalgalı değil ama burgaçlıdır. İnsan yutan göl diye bilinir” şeklinde anlatır. Buralıların anlatımlarına bakılırsa, batan ve devrilen kayıklar birçok insanın ölümüne neden olmuştur. Gölün sularının Söğüt Dağları altından geçerek Acı Tuz Gölü’ne çıktığı, gölün batısında anaforlar olduğu, burada yüzenlerden bazılarının anafora kapılıp gittiği, bir zaman sonra Acı Tuz Gölü’nde cesedinin bulunduğu yörede yaygın anlatılan söylentilerdendir. Yaşlıların anlatımlarına bakılırsa yakın geçmişe kadar Cimbilli dağından gelen odunun, çıranın, tomruğun İlyas (Ellez-Ellas) tarafından kayıklarla Burdur’a taşındığı bir dönem yaşanmıştı. Yolu kısalttığı için Burdur ile İlyas köyü arasında çalışan kayıklar tercih nedeni oluyordu.

Hatice Akın’ın anlattığı bir ritüel, Burdur kadınlarının Hacılar ana tanrıçaları örneği göle oturup şifa dilediklerini gösteriyordu. “Ben 1965 doğumluyum. Yüzmeyi biz Burdur Gölü’nde öğrendik. Çocukluğumda yazın her pazar Burdur Gölü’ne girilirdi. Akrabalarımız 30-40 kişi toplanır, takım taklavat sabah erkenden yollara düşerdik. Erken giderdik, çünkü kalabalık olurdu ve erkenden yer kapmak durumundaydın. Karaburun’un ilerisine derme çatma, çarşaflardan çadırlar kurulurdu. Yemekler pişirilir, mangallar yakılırdı. Biz çocuklar göle girerdik. Yaşlı ninelerimizde mutlaka üzerlerinde atletleri ve paçalı donlarıyla göğüslerine gelecek şekilde gölün içine oturur, hamam tasıyla kafalarından aşağıya su dökünürlerdi, ‘Şifa niyetine!’ diyerek. Bizlere göl suyunun yaralarını berelerini iyileştirdiğini söylerlerdi. Karaburun denilen yerdeki kayalardan yüzmeyi çok iyi bilenler göle atlarlardı. O dönemlerde gölün dalgalı suları Çendik sahilindeki evlere vururdu. Dalganın etkisini kırmak için setler yapılmıştı.”

Burdurlu önceden Hıdırellez şenliklerini bir bayram havasında Hızırilyas türbesi (Üçayak Türbesi) etrafında kutlardı. Hıdırellez önceden beklenen bir etkinlikti Burdur’da. Hıdırellez için hazırlıklar günler öncesinden başlar; gazel böreği, menevşe aşı (menekşeli pilav), su böreği yapılırdı. Üçayak Türbesi etrafında bağı bahçesi olanlar daha şanslıydı. Onlar saç böreği yaparlardı. Yediden yetmişe herkes ip atlar, ayrıca saklambaç oynanırdı. Çocuklar uçurtma uçururlar, mendil kapmaca, top oynanırdı. Genç kızlar bahtıvara bakarlardı. Halk sanatçıları sazını darbukasını alıp öyle gelirlerdi buraya ve çalıp söylerlerdi. Burdur’un ünlü sarmaaşı pişirilirdi birde. Sürtülmüş haşhaş, ceviz, rendelenmiş peynir, nane ve kakırdakla pişirilirdi bu bulgur pilavı. İsteyen sade yer, isteyen yeni yeni filizlenen asma yapraklarına sarıp yerdi. Hıdırellez kutlamaları son yıllarda Burdur Gölü kıyısındaki Burdur plajında yapılır oldu. Önceden ritüellerini kendi gerçekleştirdiği bir etkinlikten şimdi izleyen bir konuma geçti insanlar ve palyaçolara güler oldular.  

Burdurlu yakın geçmişte gölün Türkiye’deki 14 Ramsar Alanı’ndan biri olması onurunu yaşadı. 1998’de 1. Derece Doğal Sit Alanı ve 2006’da Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ilan edildi göl. Burdur Gölü denizi gibiydi Burdurluların. Yazları yüzdükleri, tekne gezintileri, optimist ve su kayağı  için uygun ve bazen yelkenlilere ev sahipliği yapan göl, orada doğal bir fon oluştururcasına kentin kuzeydoğusundan güneybatısına doğru Söğüt Dağları dibinde uzanmaktaydı. Burdurluların deyişiyle “Balığı yok, bir gelir kaynağı yoktu gölün. Sodalı bir acı göldü işte.” Gölden elde ettikleri sazlardan ağıllar yapıyorlardı o kadar. Birde Burdur Bisiklet Topluluğu’nun Burdur Gölü Etrafı Bisiklet Rotası olma özelliğine sahipti. Burdurlu’nun göl ve çevresiyle olan ilişkisi bu yöndeydi. Fakat Burdur Gölü’nün güzelim türküsüne son yıllarda acı sesler karışmaya başladı. Çendik plajındaki iskeleye oturan Burdur Kent Konseyi başkanı Levent Nuri Özer “Geçen yıl iskeleye oturduğumda ayaklarım suya değiyordu. Şimdi ise gölün suları 3,5 metre kadar aşağıya çekilmiş. Bir yılda gölün yaşadığı değişime bak” diyordu. 

Evet göl son yıllarda çekilmeye başlamıştı. Göl son 30 yılda sularının 1/3’ünü kaybetmişti. Göl, kendisini besleyen akarsular üzerinde barajların yapılması, barajlarla sulama amaçlı olarak suyun tutulup gölün hakkı olan suyun verilmemesi, yağışların azalması ve havzasındaki sondaj kuyularının etkisiyle her geçen gün daha fazla çekilmeye başladı. Önceden göle 50 yıl kadar ömür biçilirken son yıllarda bu rakam çeyrek yüzyıla kadar düştü. 2018 itibariyle göldeki kurumanın %60’lara ulaştığı görüşleri dillendirilir oldu.

Dünyada Aral Gölü, Çat Gölü ve Urmiye Gölü gibi birçok göl kurudu ve bazılarında sular çekilmeye devam ediyor. Bu bağlamda ele alınırsa Burdur Gölü’ndeki çekilme herhangi bir yerdeki göl sularının çekilmesi gibi artık sıradanlaşmaya başlayan gelişmelerden biri. Ancak Burdur Gölü’nün çekilmesi ve kuruması sadece bir gölün kuruması değil, Burdur kentinde yaşamı ciddi şekilde etkileyebilecek bir gelişme. Bu gelişmeye yol açacak şey ise gölün kirlenmesi. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar VI.Bölge Müdürlüğü, Burdur İl Şube Müdürü Tamer Yılmaz “yapılan analizlere göre belirlenen nutriyenler, bulanıklık ve organik madde göstergeleri Burdur Gölü’nün suyunun doğal özelliğini kaybetmiş olduğunu göstermektedir” görüşünde. Isparta Organize Sanayi bölgesinden suda çözülmeyen kimyasal atıkların göl havzasına verilmesi, Burdur sanayi atıklarının göle akıtılması, kanalizasyon başta olmak üzere evsel atıklar, yağmurla birlikte göle taşınan yağ damlaları, lastik parçacıkları, tarımsal atıklar göl suyunun doğallığını yitirmesine neden olan etkenler olarak gösteriliyor. 

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İskender Gülle, Burdur Gölü ile ilgili temel sorunun “Suyun yenilenme hızından daha fazlasının tüketilmesi olduğunu” söylüyordu. “Böyle olunca göldeki esas tehlike suyun çekilmesi. Gölün kendine gelebilmesi için, havzanın aldığı yağış miktarının 500 ml’nin altına düşmemesi ve bu miktarın iki katı yağış alması gerekiyor.” Gölle ilgili temel sorunlardan biri de gölü besleyen akarsu rejimlerine yapılan müdahaleler ve sondaj kuyularıyla yoğun biçimde su çekilmesiydi. “Gölü besleyen en önemli akarsu Bozçay (Erençay). Bozçay’a yapılan Karaçal Barajı suların göle akmasını önlüyor. Gölün hakkı olan suyun 3/1’i tarımda kullanılıyor. Göle akması gereken sular köylülerin baskısıyla bekletiliyor, kullanılıyor. Bu bir yana son yıllarda yağışlar azalınca baraj gölü bile dolmuyor artık. Burdur Gölü kapalı havzasında 10 bine yakın sondaj kuyusu var. Bunların 3 bini gölün yakın çevresinde. Bu etkenlere buharlaşmayı, tuz oranının artmasını ve atıkları ekleyince gölün kaçınılmaz sonu yavaş yavaş yaklaşıyor.” 

Göl sularının çekilmesi bu hızla devam ederse gölün tabanında biriken atıkların ortaya çıkması ve bunun yol açacağı sorunlar, Burdurluları şimdiden kara kara düşündürüyor. Gülle devam ediyor; “Gölün 15 metre aşağısında oksijen yok. Burdur Gölü, ne yazık ki ölü göl. Dipteki hidrojen sülfür ciddi risk barındırıyor. Göl tabanından kalkacak tozlar insanlarda solunum yolu rahatsızlıklarına yol açabilir. Özellikle akciğer kanseri, kalp ve damar hastalıkları ve sindirim sistemi rahatsızlıkları görülebilir. Yukarıdaki göl suyu azaldıkça yoğun balık ölümleri yaşanabilir. Tuzluluk oranı arttıkça balıkların buna dayanıp dayanmayacağını bilmiyoruz çünkü. Su bitkileriyle ve kurtçuklarla beslenen su kuşları bu durumdan olumsuz etkilenebilirler. Tuzluluk artınca bitkiler yok olabilir. Flamingolar tuzluluğu sever, flamingo sayısında artış olabilir ama diğer su kuşları gölden çekilir.  Pek dile getirilmese de otsu bitkiler geliştikçe potansiyel çekirge tehlikesi de var.” 

Göle Hayat Derneği’nden gazeteci Hasan Türkel, kentin yaşayabileceği çok ciddi bir soruna değiniyordu. “Göldeki su seviyesinin azalması günümüzdeki hızıyla sürerse 20-25 yıl sonra göldeki sanayi atıkları ortaya çıkmaya başlayacak, sular atıkları örtemez hale gelecek ve açığa çıkan kimyasal atıklar çevrede kanserojen etki oluşturacak. Bunun sonucunda Burdur çevresi yaşanmaz hale gelecek ve kitlesel göçler olacaktır. Aral Gölü kuruduğunda etrafındaki 1 milyona yakın insanın kanser olduğunu unutmayalım.”

Burdur Gölü’ndeki su kuşlarının sayısındaki azalma yöredeki bir başka sorunu oluşturuyor. Nitekim gölle özdeşleşen dikkuyrukların sayısında olağanüstü azalma var. Bir zamanlar toplam populasyonun % 70’inin Burdur Gölü’nde kışladığı dikkuyrukların sayısı DHKD tarafından 1991’de 10.927 olarak sayılmış iken günümüzde içler acısı biçimde düşerek onlu rakamlara inmiş durumda. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve aynı zamanda ornitolog olan Tamer Albayrak “Burdur Gölü’nde su kuşlarının sayısının son 10 yılda 106 binden 2 bine kadar düştüğü” görüşünde. “Burdur Gölü’ne gelen kuşların sayısında ciddi bir düşüş söz konusu. Yıllara göre bir dalgalanma olmakla birlikte son yıllarda olağanüstü bir düşüş var. Örneğin 2002’de 11.933 birey, 2005’te 125.551 birey, 2011’de 10.809 birey, 2015’te 1998 birey, 2016’da ise 13.632 birey sayıldı.” Peki gölle özdeşleşen dikkuyrukların sayısı ne alemde. “2002’den 2011’e kadar binin üstünde dikkuyruk görülürken, bu tarihten sonra dramatik biçimde azaldı ve en son 2015 yılındaki KOSK sayımında 10 birey sayıldı ve ne yazık ki 2016-2017 yıllarında hiç görülmedi. Son iki yılda sadece göç dönemlerinde 10-20 birey sayıldı. Artık gölle özdeşleşen dikkkuyruklar göle gelmediği gibi bu türün en önemli kışlama alanı olan göle kışın da uğramıyorlar. Kuşların azalmasının bize söylediği şey şu; bir yerde kuşlar yaşıyorsa insanlar da yaşayabilir, kuşlar azalıyorsa insanlar için de risk vardır. Kuşlar çok seçici hayvanlardır çünkü.”

Göl sularının çekilmesinin en ilginç sonuçlarından biri de Gökçebağ köyü altlarında üç ayrı noktada metan gazı çıkışı olan çukurlukların ortaya çıkmasıydı. Prof. Dr. Nurfettin Kahraman tarafından 2002’de saptanan bu çukurlardan çıkan metan gazı, çakmak çakılınca Antalya Çıralı benzeri yanıyor. Kahraman “Burdur Gölü’nün sönmeyen ateşleri olarak lanse ettik bu çukurları” diyor. “Çevredeki seralarda, yakındaki yerleşim birimlerinde ısıtmada bir çevrim santrali ile bu rezerv kullanılabilir. Bu rezerv için o yıllarda az denmişti ama 16 yıldır hiç durmaksızın buradan gaz çıkıyor ve ekonomiye kazandırılmayı bekliyor” görüşünde.

Yönetmen Şafak Türkel, Burdur Gölü’yle ilgili çektiği belgesele “Göle Yas” adını vererek, şimdiden en kötü senaryoya göre bir farkındalık yaratmaya çabalamış. Şafak Türkel, belgesel ile bir göl kurtarılabilir mi sorusunun peşine düşmüş. “Benim çektiğim belgesel, gölü kurtarmak için kurumayı göze alan insanların kırgın bir dostla küskünlüğünün sona ermesinin öyküsüydü” diyor. “Gölün sessiz çığlığıyla dans eden zamansız bir dervişin dansı aynı zamanda. Gölün iki sorunu vardı bence. Bir su kaybı, iki insanların bilgi eksikliği. Belgeselin çekim sürecinde halkı bilinçlendirdiğimizi ve harekete geçirmeyi başardığımızı söyleyebilirim. Halk imzaysa imza attı, karda kışta göl kıyısına gidilmesiyse gitti, su orucu ise su orucu tuttu ve her türlü etkinliğimize destek verdi.” Belgeselin çekim sürecinde birçok sanatçı Şafak’a destekçi olarak güneşli günleri müjdelemişti göl için. 

Belgeselin son sahnelerinde yer alan “Su Orucu” eyleminin fikir babası Öztürk sarıca ise kurduğu Lysinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi ile göl yararına yaptığı çalışmalarla dikkat çekiyordu. 27 Eylül 2014’te gerçekleştirilen ve internet ortamında bir milyon civarında destekçiye ulaşan “Su Orucu”, Burdur Gölü ile kurumak ve gerekirse göl için yanmak nedir, gölle empati kurularak gerçekleştirilen bir eylemdi. 

Öztürk “Bir doğa projesi var burada” diyordu. “Bizim projemiz kansere karşı olan bir projedir. Yakın çevremden beş kişiyi kanserden kaybedince böyle bir proje başlattık. Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi bizim ilk projemiz. Burada avcıların vurup yaraladığı, tarım ilaçlarından zehirlenmiş hayvanları, doğanın bir parçası olduğumuz bilinciyle tedavi edip tekrar doğaya salıyoruz.” Eski tohumları çoğaltan, doğa eğitimleri veren, kansere karşı duyarlılık oluşturan, ekoturizmin bilincindeki Öztürk’ün çalışmalarının diğer ayağını ise su tasarrufu sağlamak için aromatik bitkiler yetiştirmek oluşturuyordu. “Yörede tarım desenini değiştirmek gerekti. Bizler doğa dostu tarım uygulamasını başlattık. Türkiye’de erozyonun nedeni olarak keçiler gösterildi. 1993’te tüm keçiler kıyımdan geçti. Sonra et ve süt gereksinimi ortaya çıktı. Yurtdışından Holstein türü inekler getirildi. O zamanlar uyarmıştık. Bu Türkiye’nin sularını bitirme politikasıdır demiştik. Bu inekler Türkiye’de yaşayamaz. Yaşasa bile sularımızı bitirme politikasıdır. Bu ineklerin karnı doymak bilmedi. İneklerin işkembesini kaba yemle doldurmanız gerekiyor. Bunun içinde çayır, yonca ve mısır yetiştirmeniz gerekiyor, bunların hepsi su canavarı. Siyasilere baskı yapan çiftçinin bu isteğini karşılamak için göletler yapıldı, sondajlar yapıldı, kaçak sondajlar yapıldı, sulak alanlar kurudu. Şimdi fosil sularını çekmeye başladık. Çok yakın gelecekte Türkiye ciddi su sorunu yaşayacak. İçme suyu ile yonca ve mısır üreten salak bir topluma dönüştük. Dünyanın hiçbir yerinde içme suyu ile böyle bir şey yapılmaz. İçme suları senin hazinendir, bankandır, en son kullanman gereken garantindir. Suyun bitince ne yapacaksın. Böyle olunca aşırı sulamanın önüne geçmek için aromatik bitki yetiştirme projesini yaşama geçirdik. 2 bin 300 dönümlük bir arazide lavanta, adaçayı, kekik ve altın otu üretimine başladık. Gül projesiyle su tasarrufu sağladık.” 

Öztürk’ün doğal hayatı ve Burdur Gölü’nü korumak üzere yaptığı çalışmalar ulusal ve uluslararası basında epey ses getirmişti. Birçok televizyon kanalında boy gösteren Öztürk, Expo 2016 Antalya’da “en iyi il bahçesi” kapsamında İstanbul ve Antalya’dan sonra üçüncülüğe layık görülmüştü. Lysinia Doğa Projesi aynı zamanda il bazında sürdürülebilirlik özel ödülünü de kazanmıştı. Expolar Birliği Özel Ödülü ise Öztürk Sarıca’ya yurtdışında Türkiye’yi tanıtma yolunu açmıştı. 2019’da Tayvan’ın Taichung kentinde düzenlenecek “Bahçecilik” temalı EXPO’da Lysinia Doğa Projesi, Türkiye’yi temsil edecek olmanın onurunu şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Öztürk Sarıcagillerin şu günlerde Tayvan’da anılan etkinliğin hazırlıklarıyla uğraştıklarını kaydedelim. Onun belki de kazandığı en büyük ödül, yaptığı çalışmalarla Burdurluların ve doğa severlerin gönlünde taht kurmasıydı. Her yıl ziyaretçi sayısını arttıran Lysinia Doğal Hayatı Koruma ve Eehabilitasyon Merkezi bu yıl 200 bin ziyaretçi kapasitesine ulaşacak gibi görünüyor.  

Şu anda kod seviyesinin 840 civarında olduğu Burdur Gölü ile ilgili en iyi senaryo kod seviyesinin 835 metrelerde tutabilmekti. Bozçay’ın sularının ve Isparta bölgesindeki Dinar Eldere suyu üzerinde kurulan barajın taşarının göle akıtılması, Güneykent su havzasının sularının tarım dışı zamanlarda göle akıtılması, çok su gerektiren mısır, yonca üretimi ve seracılık yerine, parklarda çim yerine, az su tüketen aromatik bitki; lavanta, kekik ve adaçayı üretiminin, baklagiller üretiminin, ayrıca bağcılığın ve badem üretiminin özendirilmesi gerekiyordu. Alıç, bozarmut ve ardıç türlerinin kent peyzajında yer kaplaması da önemliydi. Büyükbaş hayvancılık yerine Honamlı keçileri gibi küçükbaş hayvancılığın yapılması da diğer seçeneklerden biriydi. Barajları serbest bırakmanın artık çözüm olmadığı, zincirleme barajların dolması gerektiği ve en önemlisi de yağışların artması gerektiğinin bilindiği bir ortamda bu girişimler göle biraz nefes aldıracak gibi görünüyordu.

Görünen o ki Burdur Gölü’nün kuruması sadece gölün kuruması değil, Burdur kentinde yaşamın ciddi oranda olumsuz etkilenmesi demekti. Gölün kurumasının en büyük nedeni olan insan kaynaklı faktörler dönüp dolaşıp bir bumerang gibi yine yöre insanını etkileyecekti. Göle destek veren sanatçılardan megastar Tarkan “Göl yoksa Burdur yok” tişörtü giymişti üzerine. Göl çekilerek bir çığlık atmış, Burdurlular üzerinde ve giderek de Türkiye çapında bir duyarlılık oluşturmuş ve bir farkındalık yaratmıştı. Kente yüzyıllardır yarenlik eden, herşeye rağmen yaşama tutunmaya çalışan göl, artık çok geç olmadan attığı sessiz çığlıkların siyasiler tarafından da işitilmesini ve bir dönemler “Gölü kurtaracak muhteşem projelerin” hayata geçirilmesini bekliyor. 

Ögeyi Oylayın
(2 oy)

Yorum yapın