Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

2 Ekim 2018 günü, evlilikle ilgili işlemleri için Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğuna giren Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’dan bir daha haber alınamadı.  Suudi Hanedanının uzun süre hizmetinde bulunduktan sonra Amerika’da The New York Times gazetesinde bu hanedan rejimine karşı eleştirel yazılar yamakta olan Kaşıkçı’yı, Suudilerden gelen bir katil grubunun öldürdüğü anlaşıldı.

Bu olayın aydınlatılmasını başta ABD Başkanı Trump, Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan çevreleri istiyor. Suudi Hükümeti, suçu hanedan içinde bir kliğin üzerine atarak işin içinden sıyrılmak istiyor. Bu tüyler ürpertici cinayet, elinde büyük güçler bulunan ABD, Suudiler ve Avrupa gibi ülkelerin hem birbirlerini sıkıştırdıkları hem de bu vesileyle yeni çıkarlar elde etmenin bir vesilesi oluyor.  

Kaşıkçının öldürülmesi,  büyük güçler ilgilenmeseydi faili meçhul bırakılacak bir cinayetti. 

Bizler faili meçhullerle sık karşılaşmış bir toplumuz.  Günümüzde “Faili Meçhul” denince bizde ilk akla gelen, Cumartesi Anneleridir. Ansiklopedilere geçmiş olan Cumartesi Anneleri hakkında Viki Sosyalizm sitesindeki bilgilerin bir kısmını buraya aynen alıyorum: 

“CUMARTESİ ANNELERİ

20 Mart 1995’te eve dönmesi beklenen Hasan Ocak’tan 55 gün boyunca hiç haber alınamamıştır. Ardından geçen süreçte Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin İstanbul’da bir ormanda bulunduğu ve kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıktı. Hasan Ocak ilk ‘kayıp’ değildi ama bu kez ortada çok sayıda tanık ve kanıt vardı. Kamuoyunun dikkatini konuya çekmek için bir araya gelen, her birinin bir yakını gözaltında kaybedilmiş 30 kadar insan, Galatasaray Meydanı’nda oturmaya karar vermiştir.

Eylem ilk ayını doldurmadan, polisin saldırısına uğradı. Baskı ve tehditler her hafta yinelenmiştir. Bununla birlikte onlarla birlikte hareket eden insan hakları savunucuları baskılara maruz kalmıştır.

Uluslararası insan haklan kuruluşlarının raporlarında özel bir yer bulan ‘Türkiye’de gözaltında kaybolanlar’ başlığı, iktidarların uluslararası görüşmelerinde de bir gündem maddesi haline gelmiştir.

15 Ağustos 1998’de başlayan polis saldırısı ve gözaltılar, 13 Mart 1999’a kadar sürmüştür. Toplam 1093 kişi gözaltına alınmıştır. Kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları daha Galatasaray’a gitmeden yolda, hatta kafelerde dövülerek gözaltına alınmaya başlanmıştır. Baskıların sürmesi üzerine Cumartesi Anneleri/Cumartesi İnsanları, 200. haftadan itibaren oturma eylemine ara vermiştir.  

Fakat kayıp anneleri 1999’daki ağır devlet baskısı ve polisin saldırıları nedeniyle sona erdirdikleri cumartesi eylemlerine, 10 yıl sonra, 2009’da yeniden başlamışlardır. 

Milliyet gazetesinin haberine göre 1990 - 2011 yılları arasındaki toplam faili meçhul cinayet sayısı 1.901’i bulmuştur.”

EY ADALET, SENİ DE Mİ KAYBETTİLER?

Evlatlarının katillerinin bulunmasını isteyen bu ailelere daha geçen ay nasıl bir muamelenin reva görüldüğünü biliyoruz. Toplantıları zorla dağıtılmış, içlerinden bazıları yerlerde sürüklenmiş ve gözaltına alınmışlardır. 

12 Mart ve 12 Eylül rejimleri altında kaybedilenler gibi 23 yıldır kendilerinden haber alınamayan kayıplar için ellerinde en modern araçlar bulunan güvenlik güçleri arama yapmışlar mıdır? Kanıt toplamışlar mıdır? Bu insanları kimler ortadan kaybetmiştir? 

Bu konu üzerinde ciddi olarak durulmadıkça ve kayıp yakınlarına tatmin edici bilgi verilmedikçe, Kaşıkçı cinayetini çözme çabası, ABD’nin hatırına yapılan bir iş olarak anlaşılacaktır. 

Ey adalet! Nerdesin? Neden Cumartesi Annelerinin yıllardır süren feryatlarını  duymuyorsun? 

Yoksa sen de bütün devrimciler, yoksullar ve kimsesizler gibi tutuklu musun? 

Sen de mi faili meçhulsün? (20 Ekim 2018)

 Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. 

Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur. 

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır. 

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı. 

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…  

Şüphesiz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. 

Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linke giriniz. 

https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… 

Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır. 

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. 

Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır. Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır. 

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi hayatı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını tahmin etmek zor değildir. 

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza rağmen derim ki “Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var. 

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Fotoğrafta İş Bankası Kültür Yayınlarından birkaçı görülüyor.

Yedi yıl önceydi, 2011 Eylül sonlarında gene bir köy ziyaretimdeydim.  Ailemizin en büyüğü olan, o tarihte 80’ine merdiven dayamış Feride ablamla yaşamakta olduğu Terme’den birkaç gün kalmak üzere yanımıza gelmişti.  1955’te 21 yaşında gelin olup köyünden ayrılan ablam, herkes gibi köyünü özlüyordu. Ne demişler “İnsanın vatanı çocukluğudur.”

Onunla bir araya gelmişken, kâğıdı kalemi önüme aldım. Bana hayat hikâyesini anlatmasını istedim. Benim asıl öğrenmek istediğim 1930’lu ve 40’lı yıllarda ailenin durumu ve köydeki hayat hakkında bilgiler edinmekti ama bundan sonraki yaşamı da az ilgi çekici değildi. Eşini ve altı çocuğundan dördünü kaybetmişti!  Fındık ve pirinç ticaretiyle uğraşan eşini kaybettikten sonra mağaza iflas etmiş, küçük bir Bağkur maaşıyla tek başına yaşamak zorunda kalmıştı. 

Her insanın bir romanı vardır ve her hayattan bir desten çıkar. Yazmasını bildikten sonra. 

Biz Türkler, yazıyı sonradan öğrendiğimiz, hâlâ da okuma-yazma ile fazla ilgilenmediğimiz için ne aile tarihini tutar, ne de yaşadıklarımızdan yazılı bir belge bırakırız. Tarihi de ders kitaplarında yazılan savaşlar tarihinden ibaret sanırız. 

Daha fazlası hayattan çekilmeden aile büyüklerini ve köyün yaşlılarını konuşturup anlattıklarını yazıya geçmek gerekir. Bunlar hem bizim için, hem çocuklarımız ve torunlarımız için sonradan yaratılamayacak bir manevi zenginliktir. Bunlardan birer kitap oluşturulması şart değildir. Şimdi çok kolaylaşmış çoğaltma yöntemiyle yeteri kadar örnek oluşturup saklamak da aileye, köye yapılacak büyük bir hizmettir. Ben de ablamın anlattıklarını sekiz on fotoğrafla da besleyerek beş altı adet çoğalttım ve adına “FERİDE’NİN KİTABI” dedim. Birini kendime alıkoydum, birini kendisine verdim diğerlerini onun en yakınlarına gönderdim. Allah geçinden versin, Hak vaki olduğunda sandığından çıkacak ve evlatları tarafından pay edilecek eşya arasında bu küçük “kitap” önemli bir anı olacaktır. 

Babam öldüğünde 9 yaşındaydım. Onun kitabını yazamazdım ve artık fırsat da kaçmıştır fakat 2003’te, ben 59 yaşımdayken ve birçok kitap kaleme almışken 1917 doğumlu olan annemin kitabını yazmamakla ne büyük bir pişmanlık duyduğumu anlatamam. Köyümüzün en yaşlılarından Ali Hafızoğlu ile konuşup Ali Hafızoğlu kitabını (2009) yayımlayarak son anda böyle bir fırsat yakalamış oldum. 

 Yakın arkadaşlarıma da mutlaka anılarını yazmalarını öneriyorum. Çünkü yaşadığımız dönem anlatılmaya değer. 1940’lardan beri Türkiye birkaç kez alt üst oldu. Biz badirelerle dolu olan bu devrin özneleri ve tanıdığız. Yaşadıklarımızı mezara götürmeye hakkımız yok. Orada zaten bir işe yaramayacaklar. Sorgu meleklerinin bunlara ihtiyacı yok. Lâtin alfabesiyle yazılmış bu metinleri okuyup okuyamayacakları da şüpheli!

Son günlerde iki anı kitabı okudum. Bunlardan biri, bizim kuşaktan Öğretmen Rüştü Apaydın’ın  “Gündüz Karanlığında/Ağır Çekim” adlı anıları (Ankara, 2018, Cevizlibahçe Yayınları, 351 sayfa). 12 Eylül 1980 sonrasında TKP tutuklamalarında nasıl kaçtığını, tutuklanıncaya kadarki serüvenini anlatıyor. Kendisi Fransızca öğretmeni olduğu için Türkçeye de hâkim. 

İkincisi, bilgisayar mühendisi Profesör Aydın Köksal’ın  “Yaşamın Gizi” adlı kitabı (İstanbul, 2008, Toroslu Kitaplığı, 184 sayfa.) Kitap, Köksal’ın bütün yaşamını anlatacağı dört kitaptan ilki. Halen 78 yaşında olan Köksal da diğer değerli yapıtlarının yanına dikkatli bir gözlemci olduğu çevresini anlatmakla işe başlamış. 

Fatin Hazinedar ise, “Küçük Bir Ada’nın Not Defterinden BOLAMAN” kitabında (2. Baskı, İstanbul, 2017, Heyamola Yayınları, 271 sayfa), Fatsa’nın tarih yüklü Bolaman kasabasının tarih ve kültürünü, anılara ve gözlemlere dayanarak oradaki küçücük bir adayı dile getirerek anlatıyor. 

Hepimiz, hayatımızı anlatarak ve başkalarına anlattırarak yaşadığımız döneme ışık tutabilmek için zamanın daraldığının farkında olmalıyız. Günübirlik yaşayarak ölmek insanoğluna yakışmaz. Yoksa aradan çok zaman geçmeden büyük kentlerin mezarlıklarında kabrimizi bile bulamazlar. 

Yazacaklarınız gün gelir birilerinin dikkatini çeker. Ablam Fatma Sarıhan Türkmen (1942), köyümüzde ilkokuldan sonra okuyan ilk kızdır. Gidebildiği okul da bir yıllık ebe okuludur. Işığı Arayan Köy Kızı (Bir Ebenin Anıları) adlı (Ankara, 2004, Öğretmen Dünyası Yayını) bir kitabı vardır.  Ege Üniversinden ,Yardımcı Doç. Dr.  Ummuhan Yücel, ebelik tarihi üzerinde çalışırken internette rastladığı bu kitap  dikkatini çekmiş, saflardan bularak getirtmiş. Onun mutlaka yeniden basılması ve ebe adaylarına okutulması gerektiğine karar vermiş. Nobel Tıp Yayınlarını buna razı etmiş. Kitapta gelecek ay çıkmış olacak.

Ekonomik krizden çıkmak için bir Amerikan şirketiyle danışmanlık anlaşması yapınca, hükümetin bağımsız bir ekonomik sistem kuracağı yolundaki iddiasının ipliği pazara çıktı. Muhalefetin eleştirileri karşısında bunalan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı, Kızılcahamam’da topladığı parti yetkililerine bu anlaşmayı iptal etme emrini verdiğini söyledi.  “Bağırıp çağırıyor ama Amerika’dan vazgeçemiyor” suçlamasına karşı da asıl Amerikancı olanın CHP olduğunu söyledi ve bunun kanıtı olarak da İsmet İnönü’nün elinde Amerikan bayrağı sallayan bir fotoğrafını gösterdi. 

Feodaller ve kapitalistler için tarih yazmak demek işte böyle bir şeydir. Sayısız olgu içinden güya kendilerini haklı çıkaracak, sınıfını ve siyasetini sevimli gösterecek bazılarını seçer, alt alta koyar ve okullarda okutursun, Erdoğan’ın yaptığı gibi kürsülere bile taşırsın!

Tarih yazmada yüzü en kara olan feodallerdir.. Feodal zihniyette biri için yalan mubahtır. Gerçeği değiştirmek bir haktır. Bu konuda ne Allah’tan utanırlar, ne de yalanlarını açığa çıkaracak olan gelecek kuşaklardan utanırlar. Burjuvazi bu konuda biraz daha ustalıklı hareket eder. 

Bu fotoğrafı tozlu arşivlerden bulup çıkaranlar gerçeği bilmiyor olamazlar. 26 Ağustos 1962’de ABD Başkan Yardımcısı Türkiye’ye gelmiş. Onu karşılayan Başbakan İsmet İnönü’nün elinde de protokol gereği iki ülkenin (Amerika’nın ve Türkiye’nin) bayrakları var. Zaten bu gibi kirli işler için beslenen danışmanlar, bu bayraklardan Türk bayrağını veya her iki bayrağı da gösteren kareleri atlayarak yalnız Amerikan bayrağını gösteren kareyi seçmişler. 

İktidarları yalan üzerine kurulduğu için feodal ve burjuva politikacılar, emirlerindeki tarihçiler gibi daima asıl gerçeği gizlemek zorundadır. O bunların sınıf huyudur. 

İŞİN ASLI NEDİR?

İsmet İnönü’nün ülkesini ziyaret eden bir yabancı devlet adamını karşılarken onun ülkesinin bayrağını da elinde bulundurması bir kusur değil, bir meziyettir. Bu devletin Amerika, İran veya Çin olması durumu değiştirmez. Asıl kusur, böyle bir fotoğrafı hiç fütur duymadan istismar edip kendi temsil ettiği siyasi akımın ve bizzat kendisinin iktidarı boyunca işlediği kusurları bununla örtmeye çalışmaktır. 

İşin aslına gelirsek: 

Kurtuluş Savaşı sonrasında iktidara gelen kadrolar, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın verdiği derslerle uzunca bir süre bağımsızlık siyaseti gütmüş, dış borçları ödemiş, fakat uyguladıkları devletçilik ve liberalizm politikalarıyla bir burjuva sınıfı da yaratmışlardı. Bu sınıf, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni uluslararası düzende bağımsızlık politikasını adım adım terk ederek Batı’nın patronu Amerika’ya yanaşmışlardı. Bunda en açıkgöz davrananların Demokrat Partinin kurucuları olduğunu bilmeyen yoktur. CHP iktidarının başlattığı bu süreç, 1950’den sonra Demokrat Parti ile hız kazanmıştır. Türkiye artık NATO’nun da üyesi olarak ABD’nin hem stratejik dostu, hem de işbirlikçisidir. Ülke Amerikan üsleriyle donatılmış, Sovyetler Birliğine karşı bir üs olarak kullanılmıştır. Amerikan kültürü bütün ülkeyi sarmıştır. 

27 Mayıs’ı yapan kadrolar da bu konuda uyanıklık gösterememişlerdir. Öyle ki Barış Gönüllüleri projesi onların iktidarı döneminde uygulanmış, okullarda öğrencilere Amerikan süttozu içirilmiştir. 

Amerikan emperyalizmine karşı itirazlar, daha İkinci Dünya Savaşı sonrasında solculardan gelmeye başlamış, bu itiraz daha sonraki yıllarda kesintisiz olarak sürmüştür. Halen de devam etmektedir. Bunun nedeni, burjuvazinin her an emperyalizmle işbirliği yapma eğilimine karşı bağımsızlığın en kararlı savunucularının emekçiler (sosyalistler) olmasıdır. 1971 faşist darbesinden sonra yargılanan biz devrimciler, bunu Amerika’nın istediğini biliyor ve savunmalarımızda dile getiriyorduk. 

Dürüst ve düzgün bir siyasetçinin ve tarihçinin Türkiye’de Amerikan işbirlikçiliğini dile getirecekse söze öncelikle Kore’de harcanan askerlerden başlaması, Altıncı Filo’yu protesto edenler ve bu yurtsever gençlere saldıranlardan geçerek, Amerikalıların “Bizim oğlanlar” diye söz ettiği 12 Eylül paşalarının, sonra Irak’a asker göndererek bir koyup üç alma sevdasından bahsetmesi gerekmez mi? 

İktidar çevrelerinin zaman zaman ABD ile didişmelerinin nedeni, onların ilkesel olarak ABD!ye karşı, hele hele antiemperyalist olmalarından değildir. Bu didişmenin nedeni, Ortadoğu’da kimin hâkim olacağı ile ilgili bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Avrupa ülkeleriyle didişmenin nedeni ise, Avrupalıların Türkiye’de radikal bir İslam devleti kurulmakta olduğu ve bunun El Kaide, IŞİD, Boko Haram gibi Batı ve uygarlık düşmanı örgütlere cesaret vereceği kaygısıdır.  

Ülkemizde dürüst bir politika iktidarda olsaydı, bu iktidarın bu son olay karşısında şöyle demesi gerekirdi: “Amerika’ya bu kadar atıp tuttuktan sonra bir Amerikan şirketiyle danışmanlık anlaşması yapmamız hataydı. Bu konuda bizi eleştiren ve uyaran muhalefete teşekkür ederiz.“ (9 Ekim 2018)

Dün Bugün Yarın bloğumdaki öteki yazılar için: zekisarihan.com

Köyde güz döneminin tadını çıkarmak için 24 Eylülden başlayıp 3 Ekimde sona eren Beyceli ziyaretim, yalnız doğanın güzelliğini doya doya seyretmeme, konu komşuya ziyarete değil, anıların tazelenmesine de vesile oldu. Her gelişimde de böyle olur zaten.

Benim de defnedileceğim kesin olan mezarlığımızı ziyaret eder, ölmüşlerimle içimden konuşurum. 

Bu mezarların içinde daha çocuk yaşlarında toprağa giren dört kardeşim de var. Aydın, Fıtrat, Âdil ve Şevki. En küçüğü bir yaşına basmadan, en büyüğü on yaşı içindeyken son nefeslerini verdi. Sık sık gurbete çalışmaya giden babamız başlarında mıydı, bilmiyorum. Anamızın gözyaşlarının ise  pınar olup aktığı kesin. Biri tarlada kazma sallarken düşürdüğü olmak üzere on çocuk doğurmasının nedeni bu ölüm sıklığı karşısında soyumuz sürsün diye olmalı. Çocuklarını ölümle yarı yarıya paylaşmışlar!

Ölen dört kardeşimden ilk üçünü hatırlayamıyorum, yalnız iki buçuk yaşında ölen Şevki’nin beşik toprağını getirdiğimi hatırlıyorum. Ölümünden bir yıl önce 1952’de çekilmiş bir aile fotoğrafında da yer almış.

70 YIL SONRA DİKİLEN MEZAR TAŞLARI

Bu çocukların mezarları kaybolmasınlar diye, ölümlerinden çok sonra, ağabeyimiz Erol tarafından bir betonla çevrilmiş olmakla birlikte, mezar taşları yoktu. Kendimizle hesaplaşarak “Bu nasıl kardeşlik böyle!” dedik. Doğum ve ölüm tarihlerini saptamaya çalışarak bu yaz mezar taşlarını diktik.

Bu son ziyaretimde, anne ve babamızın yanında, sanki onların şefkatli kolları arasında sonsuz uykularındaki kardeşlerimin mezarları önünde el bağladım ve dedim ki:

“Ah sevgili kardeşlerim! Talihsiz kardeşlerim! 

Dünyanın açgözlü büyük cani ve katillerinin milletleri birbirine kırdırdığı İkinci Dünya Savaşının yol açtığı kıtlık yıllarında, Ceyhun dedenizin (Ceyhun Atıf Kansu) sizin gibi köylü çocukları için ‘Kızamık Ağıdı’nı yazdığı şartlarda zayıf bedenleriniz, birçok köylü çocuğu gibi bu salgına dayanamadı.

 Anamız, o yıllarda ‘savlur’u, yani sağılır ineği, kömüşü, koyunu olan ailelerin çocuklarının yaşadığını söylerdi. 

SOSYALİZMİ ÖĞRENDİK

Talihsiz ve masum kardeşlerim!

Sizler kara toprağa girdikten on, ön beş yıl sonra, bütün yasaklamalara rağmen insanlığın yarattığı en âdil, insancıl felsefesi olan sosyalizm düşüncesi, dereleri, tepeleri aşarak köyümüze de ulaştı. Ülkemizin milyonlarca genci, işçisi, köylüsü gibi kardeşleriniz Erol, Fatma, Zeki, Ayhan, sosyalizmi benimsedi. Çocuk ölümlerinin kader olmadığını da öğrendi. Her evin ‘savlur’u olsun, kimse açlık çekmesin, çocuklar ölmesin diye mücadele edenlere katıldı. En büyük ablanız 84 yaşındaki Feride de farklı bir yöntemle bu duygularını dile getiriyor. Beş vakit namazının yanına beş vakit daha katarak bütün insanlığın iyiliği için dua ediyor.”

Bu sözlerimle kardeşlerime hesap verdikten sonra kafamda öte dünyaya değil, bu dünyaya ait bir yığın sorunla mezarlıktan sessizce ayrıldım. (Güncelleme: 6 Ekim 2018)

Geçen hafta güz dönemi ziyareti için memleketim Fatsa’daydım. Şehirde birkaç ziyaret yaptıktan sonra öğle üzeri köye hareket etmeden önce pazar yerini dolaştım. Pazar bir caddede kuruluyor. Fatsa Belediyesi için üstü kapalı bir pazar yeri yaptırmaya sıra gelmemiş! Pazartesi günleri şehir halkı gibi köylüler de haftalık yiyecek alışverişlerini yapmak için bu pazar yerine doluşurlar. Pazardaki bolluk karşısında bir kez daha sevindim, hem de bu ülkede yaşadığıma şükrettim.

Domatesten patatese, üzümden muza, mandalinadan taze fasulyeye kadar ülkemizin her yerinden getirilmiş meyve ve sebze gibi ne ararsan var. 

KÖYLÜ PAZARI

Bu pazarın arkasında bir sokak var ki burada köylerden getirilmiş bahçe ürünleri satılıyor. Başlarında köylü kadınları bekliyor. Eskiden yakın köylerden kadınlar ellerinde bakraçlar ve sırtlarında sepet ve küfelerle şehre iner ve “Takıl Pazarı” denilen üstü kapalı Pazar yerinde yerlerini alırlardı. Ürünlerini sattıktan sonra da köylerinin yolunu tutarlardı. Şimdi hem nüfus hem de tüketim arttığı ve çeşitlendiği için pazar yeri “Hafta günü” çok kalabalık oluyor. Aralarında tek tük erkeklerin de olduğu köylü kadınlar bu sokakta erkenden yerlerini alıyor, müşterilerini bekliyorlar. Tartıyla satış yapanların hepsinde terazi yok, yanlarındaki komşularının terazisini kullanıyorlar. Bozuk para alışverişi yapıyorlar. Hepsi geleneksel giysiler içindeki bu kadınlar, eski kasaba eşraf ve esnaf kadınları gibi erkeklerden kaçmıyor, hazırdan yemiyorlar. Ekmeklerini topraktan çıkarıyorlar. Okula giden çocukları, askerdeki evlatları için harçlık biriktiriyorlar, kocalarına danışmadan harcayabilecekleri bir bütçeye sahip oluyorlar.  

Sergilerde, tezgâhlarda neler yok ki? Yoğurt, peynir, tereyağı, mısır unu, yerli domates, salatalık, kirmit, kırmızı ve yeşilbiber, yerli patates, taze fasulye, kestane…

Hele Karadeniz Bölgesinin siyah kokulu üzümleriyle dolu sepet ve gıdıkları görünce pek sevindim. Kente yerleşen hiç bir Karadenizli bu üzümün tadını unutmaz. Bir serginin başındaki kadından izin alıp küçük bir salkım aldım, önce kokusunu içime çektim, sonra da tattım. Kilosu diğer üzümlerle ayarlı olsun diye dört veya beş liraya satılan üzümden almadım. Çünkü bir saat sonra çıkacağım Beyceli köyündeki evimizin yanındaki sergende sallanan siyah salkımlar beni bekliyordu. İnanın, insan nasıl en iyi kendi köyü ve evinde rahat ederse, in iyi lezzeti de kendi memleketinde yetiştirilen ürünlerde buluyor. Patatesinin başında bekleyen bir köylü, herhalde bunu bildiği için “Kumru patatesi bunlar, kestane kadar lezzetli” diye malını övüyordu. Zaten köye haftada iki gün sebze satıcısı geldiği için birkaç şey alarak köyün yolunu tuttuk. 

“BU ADAM ARTIK BIRAKMALI”

Biz Fatma abla ile tezgâhlar arasından yürürken iki Fatsa köylüsü arkamızda hem yürüyor, hem konuşuyorlar.

Biri:

-Bu adam artık çekilmez oldu! diyor. Evet, ilk iki dönemde iyi idi. Allah’ı var, iyi hizmet etti ama artık faydalı değil zararlı olmaya başladı.

Öteki: 

-Öyle diyon emme gardaşım, dedi. Onun devri bitmedi. Başımızda biraz daha kalmalı.

İlki görüşünde diretiyor:

-Enver’i (Ordu Belediye Başkanı) görevden niye aldılar?

-Fetullahçı diyorlar.

-0nu o göreve getirirken Fetullahçı olduğunu bilmiyorlar mıydı? Bunlar hep bahane.

Konuşma bu minval üzere devam ediyor. Onlar da bizim gibi pazarı geziyor olmalılar ki hep ardımız sıra geliyorlar.

Söz Fatsa Belediyesine intikal ediyor. İlki belediyeden de şikâyetçi. Arkadaşı zayıf bir sesle, alt perdeden belediyeyi savunuyor. Ses tonuna ve ısrarına bakılırsa ilki baskın durumda, ikincisi ise belki de arkadaşıyla diyalogu ve arkadaşlığı koparmamak için itirazlarını zayıf tutuyor. Ne de olsa aynı beldede yaşıyorlar. Birbirlerini vatan haini ilan etmiyorlar. Bunun bir görüş ayrılığından ibaret olduğunu biliyorlar... (Güncelleme 4 Ekim 2018)

Bir köy veya mahalle muhtarı bu görevi ne kadar süre ile yapmalı? Bunun için yasal bir kural olmadığından ömrünün sonuna kadar muhtarlık yapanlar var! Çoğu ise bir veya birkaç dönem işbaşında kalır. Seçimlerde karşısına rakipler çıkar ve bunlardan biri oyları toplayınca muhtar değişir. 

Çok uzun süre muhtarlıkta kalmanın sakıncalarının başında köyden yetişecek yeni bir yöneticinin önünü tıkamış olmasıdır. 

Dernekler, vakıflar, sendikalar da böyledir. Buralarda yönetimi ele geçirenlerin bir kısmı, üyelerinin rızalarıyla, bir kısmı ise çeşitli önlemlerle muhalefetin önünü tıkayarak iktidarda uzun süre kalıyorlar. Hatta bazı kuruluşlar, kendi adlarından çok demirbaş hale gelmiş başkanının adıyla anılıyor. 

Siyasi hayatımızda politikayı meslek haline getirmiş insanlar var. Her dönemde parti başkanı veya milletvekilidirler. Bu görevleri sona ererse sudan çıkmış balığa dönecekleri hissine kapılırlar.  İkinci Meşrutiyet döneminin renkli simalarından Osmanlı Sosyalist Fırkasının, Mütareke döneminde Türkiye Sosyalist Fırkası’nın başkanı İştirakçi Hilmi partisinin ikinci kongresinde kendisini ömür boyu başkan ilan ettirmiş. Bu kararı hükümet tanıyınca partinin üyeleri yeni bir sosyalist parti kurmuşlar. İştirakçi Hüseyin Hilmi, başka hataları yüzünden de partisini kaybederek yapayalnız ortada kalmış. 1922 yılında da bir cinayete kurban gitmiş!

Parti ve devlet başkanlıklarında bir kişinin makamına kazık çakması büsbütün hatadır. Türk siyasi hayatı, bunun sakıncalarını görerek cumhurbaşkanları için tek ve 7 yıllık bir dönemi öngörmüşken, daha sonra bu, beşer yıllık iki dönem olarak düzenlendi. Böylece devlette kurulacak bir diktatörlük önlenmeye çalışılmış ise de. AKP, bunu yeni bir anayasa değişikliği ile bütün yetileri cumhurbaşkanına vererek geçersiz hale getirdi!

NE ZAMAN BIRAKMALI? 

Yasada ve tüzükte bir hüküm olmasa da bir yönetici, yönetimi ne zaman bırakmalıdır? Kanımca bu soruya şöyle yanıt verilebilir: En güçlü olduğu zaman. Yani başarılarının doruğundayken.  Başarı eğrisi dibe vurduğunda veya parti içindeki muhalefetin ite kaka düşürdüğü bir başkan, eski saygınlığına kavuşamaz. 

Örneğin İsmet Paşa, CHP’de parti başkanlığını ne zaman bırakacağını tayin edemedi, Ecevit’in karşısında yenildi ve sonunda partisinden bile istifa ederek siyasi hayatını noktaladı. 

Memleketi en iyi kendilerinin yönetebileceğini, başka biri geldiği zaman memleketin yıkılacağını düşünenler. Ülkede demokrasiyi boğmuşlarsa ve devleti sıkı sıkıya kendilerine bağlamışlarsa bir daha o makamı bırakmak istemezler. Bu durum darbeleri davet eder.  Bir yönetici, derneğinin, sendikasının veya partisinin gücüne inanmalı ve onların her zaman kurumu yönetecek liderler çıkarabileceğine güvenmelidir. Kendisi bunu hem özendirmeli, hem da buna yardım etmelidir. Eğer hizmetleri unutulmayacak biri ise ona onursal bir makam biçilebilir veya danışman olarak görüşlerinden yararlanılabilirler. 

İktidar çok tatlıdır, aynı zamanda ateşten bir gömlektir.  Tek adam sisteminin yaratacağı sakıncaları ancak özgür seçimler ve demokrasi giderebilir. Özgürlüğün olmadığı bir siyasi ortamda zaten tek belirleyici, tek adam olmanın övünülecek bir yanı yoktur.

BEN NE ZAMAN BIRAKTIM?

Ele aldığım konularda daha somut konuşabilmek için sık sık kendi yaşadıklarımdan da söz ediyorum. Bu konuda da kendimden örnek vermesem olmaz. Başında bulunduğum kuruluşlardan en uzun ömürlü, dolayısıyla en uzun süre temsil ettiğim iki kuruluş var. Bunlardan biri Öğretmen Dünyası dergisidir ki, 1980 yılında yayın hayatına atıldı. Ben bu derginin (1982’de yazıişleri müdürü olduğum iki sayısını ve 1986’daki yaklaşık bir yıllık gönüllü ve zorunlu ayrılığı saymazsak)  1988’e kadar yazı kurulunda bulundum. 1988’de Yazı işleri müdürü, ardından da sahiplik görevini üstlendim. Bu grevim devam ederken 2003’te kurduğumuz Ulusal Eğitim Derneğinin genel başkanlığına seçildim. Dergide her yıl yapılan seçimlerde ve dernekte iki yılda bir yaptığımız kongrelerde seçildim.   Ancak dergi ve dernekte her zaman çok ön planda görünmek, derginin ve derneğin adının benimle anılması gibi bir sakınca da yaratmaya başladı. Birçoklarının bilmediği şey, bu kurumların birer kolektif çaba ile ayakta durduğu idi. 

Derneğin 2009 kongresinde, dernek başkanlığında bunun son dönem olacağını belirttim ve 2011 Kongresinde de bu sözümü tuttum. Karşımda bir aday yokken ve hiç kimse “Yeter artık, bırak” dememişken başkanlığı bıraktım. Arkadaşlarım da dergide ve dernekteki emeğim nedeniyle kongre kararıyla bana “Onursal Genel Başkan” sıfatını verdiler.  Dernek de dergi de bu değişimden ötürü bir zaafa uğramadı. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğunu da kabul etmeli. 

GEREKLİ OLAN KURUMLAŞMADIR

Bir kurumun yaşaması için güvence olan, başkanı değil, kurumlaşmasıdır. Kurum daha baştan sağlam ilkelere bağlanır, daima tabana dayanır ve içinde demokrasi uygularsa selametle yol almaya devam eder. Kitlelerin sağduyusuna ve ortak akla güvenmek gerekir. Karar alma mekanizmasını tek bir kişiye bağlamak, daima o kişinin siyasi felaketi ile sonuçlanma riskini de taşır. Birçok yazımda vurguladığım gibi Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasının nedeni Meclis’te ifadesini bulan ortak aklın eseridir. Şimdi o Meclis’in ülke yönetiminde devre dışı bırakılması bunca yılıklı deneyimlerden sonra ne kadar acıdır! 

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun girdiği her seçimden başarısızlıkla çıktığını gerekçe göstererek istifa etmesini isteyen bir hayli insan var. Başarıyı onun yerine geçecek bir başkandan beklemenin hayal olduğunu “CHP’nin Yarası Derinde” yazımda anlatmıştım. Ancak CHP’de huzursuzlukları ve genel başkanın daha fazla yıpranmasını önlemek için partide ortak aklı harekete geçirmek, bütün adayları önseçimle belirlemek gerekir.  CHP’nin ihtiyacı da kurumsallaşmaktır. 

Ancak yazık ki bizim insanlarımızın çoğu, bir kurtarıcı bekliyor. (19 Eylül 2018)

Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com

Kitap: Hamit Erdem, Osmanlı Sosyalist Fırkası ve İştirakçi Hilmi, İstanbul, 2012, Sel Yayınları, 334 sayfa.

Adnan Oktar ve arkadaşlarının suçları hakkında çeşitli haberler çıkıyor. Yıllarca hükümet tarafından el üstünde tutulan Fetullah Gülen Cemaatinin uğradığı akıbete şimdi de Adnan Oktar ve müritleri uğruyor. 

“Düşenin dostu olmaz” demişler. Bu atalar sözü işimdi iktidar ve yandaşları açısından tam da doğrudur. Oktar hakkında geniş bir iddianame yazıldığı ve pek çok eylemle suçlanacağı anlaşılıyor. Doğrusu bu konularda bir şey yazacak değilim. Birçok erkeğin ağzının suyunu akıtan güzel kedicikleriyle geçirdiği hoş zamanların görüntülerini yadırgasam da bunun suç olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Öteki suçlamaların doğru olup olmadığını da adil bir yargılamadan sonra öğreneceğiz. 

Benim yazacağım konunun şu dönemde Adnan Oktar’a bir zararı yok. Çünkü o konuda hükümet çevreleri ve yargı tarafından suçlandığını duymadık.  Aksine onun görüşleri bu çevreler tarafından savunuluyor. 

BEŞ KİLOLUK LÜKS KİTAP

21 Temmuz 2009 günü memlekete gitmişken bir vesile ile köyümüze yakın Kumru ilçesine de uğradım. 1953’te ilkokula burada başlamıştım.  Bir yıl okuduğum ilkokulu ziyaret etmek istedim.  Okul yıkılmış, yerine iki katlı bir bina yapılmıştı. Şimdi Belediye olarak kullanılıyordu. Üst katta Öğretmenevi için birkaç oda ayrılmıştı. Salonun bir köşesinde küçük bit kitaplık dikkatimi çekti,

Camlı dolapta her öğretmenevinde bulunabilecek 20-30 kitaptan başka, dolabın ölçülerine sığmadığı için en üste konulmuş kocaman bir kitap duruyordu. Birinci hamur kaliteli kâğıda basılmış bu resimli kitabın ağırlığı 5 kilodan hafif değildi. Üzerinde “Yaratılış Atlası” yazıyordu. Yazarı ise Harun Yahya. Daha önce basına yansımış bu kitabı Kumru gibi ücra ve yoksul bir ilçenin öğretmenevinde görmek varmış! 

Bilindiği gibi kitap, Evrim teorisini sözde çürütmek için yazılmıştı. Canlılar evrime uğramamıştı. Onlar şimdi nasılsa o biçimde yaratılmıştı! Bazı balık ve omurgalı hayvanların fosilleriyle bugünküleri karşılaştırıyor ve bunların aynı olduğunu, yani bir evrime uğramadığını anlatıyordu!

Bu kitabı Kumru gibi Karadeniz’in iç kısımlarında yoksul köylü kitlelerinin yoğunlaştığı bir ilçede görmem beni fena halde üzdü. Bu üzüntümü orada öğretmenevi yetkililerine söylemek istedim fakat ortada bunları söyleyeceğim kimse yoktu!

KARANLIĞA MAHKÛM ETMEK 

Ankara’ya dönünce internetten öğretmenevinin posta adresini buldum ve duygularımı bir mektup halinde öğretmenevi yöneticilerine yazdım. Evrim Teorisi gibi yalnız canlılar bilimini değil, evrenin oluşumunu da reddeden bir görüşle Türkiye nasıl aydınlanacak, nasıl kalkınacaktı? Kumru’da çalışan öğretmenler, çocuklara o kitaptaki görüşleri mi anlatacaklardı? Bu durum, Kumru köylü kitlelerini sonsuz bir karanlığa mahkûm etmek değil miydi?

Bu kitabı kütüphaneye koymuş olabilirlerdi ama yanına evrim teorisini anlatan bir kitap da koysalar daha iyi değil miydi? 

Aradan 5 yıl geçti. 6 Haziran 2014 günü, bir grup arkadaşla Batı Karadeniz’den geçerken İnebolu Öğretmenevinde geceledik. Hayret! Aynı kitap buranın kütüphanesinin de demirbaşlarındandı.  Bütün milletvekillerine de dağıtılmış olan kitap muhtemelen bütün öğretmenevlerine gönderilmişti.  Kaygılarımı Öğretmenevinin bayan müdürüne söyledim. Kitap onun dikkatini çekmemiş. Derhal kaldıracağına söz verdi.

SUÇ ORTAĞI 

Bence Harun Yahya takma adını kullanan Adnan Oktar’ın asıl suçu budur. Karşısında yarı çıplak kedicikleri oynatması, bu suçunun yanında hiç kalır. 

Çünkü Adnan Oktar, aynen bugünkü iktidar gibi bilimin evrim gibi en temel konularından biriyle savaşmış, bu hareketiyle Türkiye’ye en büyük kötülüklerden birini yapmıştır. Eğitim programlarında evrimi anlatılmayan bir millet sittin sene iflah olmaz.  Bu eğitim sisteminin içinden bilim adamı yetişmez. Ancak şarlatanlar çıkar. 

Bu hükümet ve bugünkü yargı, bunun hesabını Adnan Oktar’a sormuyor! Onun evrim karşıtı tezi iktidar tarafından da hararetle savunuluyor. Krizimiz yalnız ekonomide olsaydı bunu atlatabilirdik ama eğitimdeki bu krizi atlatmak o kadar kolay olmayacak… 

Yeni öğretim yılı “hayırlı ve uğurlu” olsun! (17 Eylül 2018)

Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com

Uyguladıkları iç ve dış politikada sıkışan iktidar çevreleri bir süredir “Hepimiz aynı gemideyiz” diye bir terane tutturdu. Açık denizlerde pusulası sağlam, güvenle yol alan bir geminin kaptanı, yolculara dönüp “Hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatı yapmaz. Belli ki gemi su almaya başlamış, denizde bir o yana bir bu yana yalpalıyor.  O zaman yapacağın şey kaptanlığı ehil ellere bırakarak çekilmek değil mi? Herkes o gemide ise senden başka kaptanlık yapacak yok mu? Yoksa onları daha önce küpeşteden denize mi attın? Yoksa Ellerini kollarını zincirleyip kamaralara mı kilitledin? Veyahut denize açıldığın tarihten beri sabah akşam yaptığın anonslarla onları iyice itibarsız hale mi getirdin? 

Hâlâ hem ülkeyi en iyi kendinin yöneteceğini ileri sürüyorsun, hem de “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek gemideki yolculardan seni desteklemelerini istiyorsun. Güverteye kaygı ile toplanmış yolcuları böylece susturabileceğini sanıyorsun. 

İktidarın sözcülüğünü üstlenmiş bazı televizyon bülbülleri, muhalefetin ağzını tıkamak için ikide bir Kurtuluş Savaşı’ndan ve Atatürk’ten de söz etmezler mi? Kurtuluş Savaşımız bu milletin ortak kutsallarından olduğu için bu örnek karşısında akan suların durulacağını sanıyorlar. Nitekim öyle de oluyor! Oysa işin rengi tamamen farklıdır.

AYNI GEMİDE FARKLI POLİTİKALAR

İşin gerçeği şudur: Hürriyeti elde etmek için yıllarca uğraşan Jön Türkler da Abdülhamit’le aynı gemide idiler. Abdülhamit hürriyetçilere “Yapmayın, aynı gemideyiz. Anayasa rejimine dönersek veya ben tahttan çekilirsem devlet gemisi batar, siz de benimle birlikte boğulursunuz” demiş olmalılar. 

Jön Türkler bu demagojiye aldırmadılar ve milletin diri unsurlarına önderlik ederek Hürriyeti ilan ettiler. Abdülhamit’in yıldızı söndü ama gemi yoluna yeni kaptanlarıyla devam etti.  

İttihat ve Terakki Partisi, altı yıl sonra 1914’te gemiyi tehlikeli sulara sürdü ve gemiyi batırdı ama bu Abdülhamit’in yokluğundan değil, hürriyet’in yokluğundandı. Milletin Meclisi’ne, hatta hükümete bile danışmadan ve üstelik muhalefeti tamamen susturarak fırtınalı denizlere açıldılar. Bu süreçte hiç kimse “Aman çenemi kapatayım, hepimiz aynı gemideyiz” demedi. Mustafa Kemal Paşa da İttihat ve Terakkiye muhalefet edenlerdendi. Asılan, sürgüne gönderilen, gazeteleri, dergileri, dernekleri, partileri kapatılan muhalifler de. Aynı gemide bile değillerdi ve onları bindirdikleri gemi Sinop zindanına yol alıyordu. Şimdinin cezaevlerinde iddianame bekleyen barışçı ve devrimcileri gibi…

ÖTEKİ GEMİ: BENDIRMA VAPURU

1919’a gelindiğinde geminin kaptan köşküne Altıncı Mehmet Vahidettin oturdu. Yurtseverler, bu geminin fena su aldığını ve batmakta olduğunu gördüler.  “Padişahımız en iyisini bilir, ayrı baş çekmeyelim” demediler. Kongreler topladılar, Kuvayı Milliye birlikleri kurdular. Geminin kaptanı, bu gemide başka kimsenin söz sahibi olmasını istemiyor, adeta “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek farklı çözüm yolları önerenleri hain bile ilan ediyordu. 

Söz gemiden açılınca Bandırma Vapurunu örnek vermek yerinde olacaktır. O gemide Samsun Limanına yolculuk yapanlar başlangıçta Vahdettin’e adeta yalvardılar. Samsun’dan Erzurum Kongresine, hatta Sivas günlerine kadar geçen sürede ona isyan etmediklerine, memleketin kurtuluşu için çare aradıklarına yemin billah ettiler. Geminin tek kaptanı olduğunu düşünen Vahdettin, kendisi de Anadolu’ya geçecek yerde, Kuvayı Milliyecileri idama mahkûm etme yolunu seçti. Hep aynı gerekçe: “Hepimiz aynı gemideyiz. Geminin kaptanı benim. Farklı sözler işitmek istemiyorum.” 

“BU MİLLETE BİR ÇOBAN LAZIM”

İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği 16 Mart 1920 günü kendisini ziyaret ederek millet temsilcilerinin onayı olmadan bir anlaşmaya imza atmamasını isteyen Rauf Bey’e Padişah Vahdettin, “Bu millet bir koyun sürüsü, ona bir çoban lazım, o da benim” demiştir. Kuvayı Milliye’nin projesi ise Türk, Kürt, Çerkez, Sünni, Alevi, sağcı, solcu demeden milli birlik politikaları uygulayarak milleti tek cephede tutmaktır. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM bu anlayışın eseridir. 

Açık denizlerde seyreden gemilerin kaptan değiştirmesiyle ilgili pek çok hikâye vardır. Türk siyasi hayatında da zorlu iktidar değişimleri hep kaptanın bertaraf edilmesiyle mümkün olabilmiştir. Dünyadaki örnekleri de bundan farklı değildir. Çan Kay Şek’in kaptan olduğu Çin gemisinde Mao’nun dümene geçmesi, Rusya gemisinde Kerenski’nin elinden Lenin’in dümeni alması, Küba gemisindeki dümenin Batista’dan Kastro’ya geçmesi, sözü fazla uzatmamak için verilebilecek birkaç örnektir. Yanı başımızdaki Suriye gemisinde ise dümeni ele geçirmek için birbirine girmiş gruplar var ve iktidarımız “Yapmayın, hepiniz aynı gemidesiniz” demiyor. Bu gruplardan birini açıkça arkalıyor. Sonra Türkiye’ye dönüp millete “Hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatı yapıyor… 

SEN TÜRKİYE DEĞİLSİN

Bizim safdillerden başka kimse bu “Aynı gemideyiz” söylemini yutmaz. Sosyal kanunlar hükmünü yürütür. Evet, aynı gemideyiz ama sen bu gemiyi iyi yönetemiyorsun, gemi, kayalıklara doğru hızla yol alıyor. Memleketi selamete çıkarmak için benim iyi bir programım var: İsraf ekonomisi yerine üretim ekonomisini yürürlüğe koyacağım. Hem dışarıda, hem içerde savaş politikalarından barış politikalarına geçeceğim. Demokrasi ile milli birliği sağlayacağım. Sosyal adaleti yaygınlaştıracağım, partizanlık yapmayacağım, Eğitimde hurafe yerine bilimi kılavuz edineceğim.  

Gemidekilerin hayatını ve geleceğini sen tehlikeye atıyorsun. Benim görevim, bunu millete bütün araçları kullanarak anlatmak. Kusura bakma, senin yanlış politikalarının payandası olamam. Sen Türkiye değilsin. (14 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Cumhuriyet gazetesindeki yönetim ve buna bağlı olarak gerçekleşen ideolojik değişim, yalnız gazetenin okurlarını değil, Türkiye’nin nereye gitmekte olduğunu sorup soruşturan herkesi ilgilendiriyor. 

Cumhuriyet’in içindeki kavgada haber alma kaynağımız gene gazetenin kendisidir. Gazetenin yöneticileri yargılanırken mahkemede olup bitenlerden okuyucularını haberdar ediyordu.  Cumhuriyet’in sahibi konumundaki Vakfın toplantısında usule aykırı olarak işlem yapıldığı, kıl payı da olsa bir grubun yönetimi ele geçirdiği, böylece gazetenin politikalarında da değişiklik yapıldığı ileri sürülüyordu. Yönetimde yer alamayan grup mahkemeye başvurmuş hatta gazetenin kendilerine teslim edilmesi için en yukarıdaki kişiden de yardım istemişti! 

Sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle eski yönetim yeniden Cumhuriyet’in başına döndü. Bu yönetimle uyuşamayacakları anlaşılan yazar ve yöneticiler, tek tek ayrılma yazılarını yayımladılar. Gazete yönetimine yeni adlar getirildi. Yeni yönetim de açıklamalar yaptı ve gazetenin “Atatürkçü politikaya kesin olarak döndüğünü” ilan etti.

Gene de bu ayrılığın sınıfsal ve ideolojik anlamı anlatılmış değildir. 

BU BİR SINIF KAVGASIDIR

Bilenlere malum olduğu üzere, her düşünce, bir sınıfın damgasını taşır. Bazen bu konuda bulanıklıklar yaşansa bile şarkıdan türküye, edebiyattan mimariye ve resme kadar her alan son tahlilde bir sınıfın çıkarlarına hizmet eder.  

Cumhuriyet’teki bu çalkalanma, 24 Ağustos 2017’ tarihli “Cumhuriyet’teki Yarılma” yazısında anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye solunun yönelimini göstermesi açısından anlamlı bir örnektir. Cumhuriyet’in yeni yöneticilerinin bildirilerinde gazetenin Atatürkçülüğe kesin dönüş yaptığını belirtmekle birlikte kendilerini aynı zamanda solcu saydıklarında şüphe yoktur. 

Tasfiye edilen grupla, yönetime gelen grubun solculukları hangi noktada ayrılıyor? 

Bu ayrılığa sebep “Kürt sorunu” diye tanımlanan, aslında bir Türk sorunu da olan insan hakları konusundaki temel tutum farklılığıdır. Daha derine inildiğinde temelde yatan, işçi sınıfı ile burjuvazinin çıkar çatışmasını fark etmemek mümkün değil. Fakat günümüzde güçlü bir sosyalist hareketi olmadığından şimdilik bu konudaki ayrılığın üstü örtülebilmektedir. Politik işçi hareketi şimdilik bir tehlike yaratmadığı için ne diye ona karşı bayrak sallasınlar? Fakat Kürt sorunu on yıllardır zaman zaman uyumuş görünerek, zaman zaman köpürerek Türkiye’de herkesi bu konuda bir tutum almaya zorluyor. 

GÜNCEL AYRIŞMA KONUSU KÜRT SORUNU

Birinci teze göre, Kürtlerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve demokratik haklardan yararlanmaları işçi sınıfı ideolojisinin (sosyalizmin) vazgeçilmez şartlarındandır. İkincisine göre ise Türkiye’de yaşayan herkese Türk denir. Bu ülkede başka bir milliyetin varlığından ve onların özgün ihtiyaçlarından söz etmek ihanettir. Yoksa ülke bölünme tehlikesi altındadır ve bunu teşvik edenler de düşmanlarımızdır. 

Vakfın yeni yöneticilerinin “Atatürkçülüğün kesin olarak geri döndüğü” ifadesi tam da bu ayrışmanın itirafıdır. Kürtleri defterden silme anlayışının hem mükemmel, hem de kurnaz bir ifadesidir. Ancak en gerici darbe dönemlerinde bu ifade devlet tarafından kullanıldığı için sosyalistler açısından çekici bir ifade olma özeliğini çoktan kaybetmiştir. 

Son dört yıldır benim gibi okuyucusu olanlar, gazetenin sol muhalefeti bir bütün olarak ele aldığını, CHP gibi HDP haberlerine de manşetten yar verdiğini gördüler. Gazete demokrasiyi kararlılıkla savundu ve gericiliğe karşı bir ortak muhalefet cephesi kurulması doğrultusunda yayın yaptı. Bunun bedelini de zindanlarda yatarak ödediler. Galiba tek adam rejimine ödenecek borçları da var! Davaları temyizde. Artık kalemleri kırıldığına göre belki de borçlarının üstü affedilir… 

“Türkiye Halkı Sağcılaşıyor” diye boşuna yazmıyorduk. Bu sağcılaşma toplumun bütün kesimlerinde yaşanıyor. Tayyip Erdoğan Kürtlerle uzlaşma masasını devirmesine az insan mı alkış tutmuştu? Masa devirme işi Cumhuriyet’in yazı işleri masasına kadar inmiştir! Cumhuriyet’e tarihi bir düşmanlıkları olmakla birlikte iktidar yanlısı yazarların Cumhuriyet’teki bu dönüşümü alkışlamaları anlamlıdır. 

Emperyalizme ve gericilikle savaşın adı olan bir Atatürkçülük iyi hoş da sosyalizm ve Türk-Kürt birlikteliğine karşı savaştırılan bir Atatürkçülük çok geriden bir sestir… (12 Eylül 2018)