Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Tamam mı?

15 May 2018

Son dönemde; bu köşeden AKP’ye dolayısı ile AKP Genel Başkanı Erdoğan’a yönelik pek çok eleştiri yönelttik! Peki AKP İktidarı, Türkiye’ye yönelik kayda değer hiç mi iyi ve ve önemli birşey yapmadı?

Yapmaz mı? Yaptı elbet!

Hem, bozuk saat bile günde iki defa doğru vakti göstermez mi?

AK Parti ve lideri Erdoğan, bilmeyerek istemeyerekte olsa, bu ülkeye, ülke halkına öyle büyük bir iyilik ve hizmette bulundular ki;

Bu iyilikleri, muhtemelen 24 Haziran’da tescil edilip tarihe geçecektir!

Eeeee neymiş peki bu tarihe geçecek önemli hizmet?

Soruyu cevaplamadan gelin biraz daha top çevirelim!

Osmanlı’nın son döneminde, yöneticilerin acizliği, köhnemiş saltanat,  sürekli kaybedilen savaşlar, toprak kayıpları, kaybedilen topraklardan Anadolu’ya ardı arkası kesilmez sürekli göç, yokluk, yoksulluk, idari, siyasal, sosyal kargaşa; çaresizlik ve sahipsizlikle insanları,  dini bir ökse otu gibi kullanan tarikatlara, cemaatlere, muskacılara, üfürükcülere itti.

Kurtuluş Savaşı’na giden yolları açan, Erzurum, Sivas Kongreleri’ne Doğuyu temsilen katılan şeyhler, şıhlar, işgal altında olan bir ülkede, dinin özgürce yaşanamayacağı bilinciyle, Mustafa Kemal’e destek verdiler! Ancak, onların önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşı’nın ardından saltanatın, halifeliğin kaldırılması konusunda, Mustafa Kemal’le yollarını ayırdılar. Hatta Şeyh Sait isyanı, göstermelik “din elden gidiyor” teraneleri ile çıkartılıp sürdürüldü. Ama sonradan, isyanın arkasında İngiliz altınlarının olduğu anlaşıldı.

Mustafa Kemali’in ölümünden sonraki tek parti sürecinde, 2. dünya savaşı koşulları ve yapılan yanlış siyasal, sosyal uygulamalar;

Tekkelerin, zaviyelerin kapatılıp tarikatların dağıtılmasından sonra, yer altına çekilen yobazların, Demokrat Partiye yönelmelerine neden oldu. Demokrat Parti, kadroları itibariyle aslında  dinci değil, liberal bir partiydi. Ancak, DP’ye oy veren, oy verdirenlerin bir kısmı, illegal yapıya geçmiş tarikatların cemaatların kontrol edip, yönlendirdiği seçmenlerdi.

1960 darbesinden sonra da, tarikat ve cemaatlar, DP’nin devamı olan AP’ye yöneldiler. DP’ye AP’ye yönelimde, tabanı etkileyen propağanda; “dindar görünme, dindarların dürüst çalışkan ve dine sahip çıkmaları” üzerineydi.

Milli Nizam Partisi oluşumu ile dindarların bir kısmı, başka partilere vekalet vermek yerine kendileri siyasete girdiler.

Ancak dinin gerekleri ile yönetilip yaşama talepleri üzerine  yapılan siyaset, belli bir büyümeden sonra tıkandı.

ABD’nin ılımlı islam projesi rüzgarını arkasına alan Erdoğan liderliğindeki AKP, dindar olmanın şart olmadığı dindar görünmenin yeterli olduğu mutabakatı ile başlangıçta liberallerin de desteğini alarak iktidar yoluna çıktı. Aynı anlayışla iktidara geldi. Her başarısızlık ve beceriksizliğin ülkeye çıkardığı ağır faturalar, dindarlık, dindar görünme maskesiyle savuşturuldu. Ama, dindar görünmenin yarattığı avantaj, artık dibe vuran ekonomi gemisini yüzüyor göstermeye yetmiyor. Bu ülkede, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana köpürtülen;  “dindarların baskı altında olduğu, dindarların iktidara gelmeleri ile ülkenin yeniden Osmanlı’nın şaşalı günlerine döneceği” görüşünün yanlışlığı, denenerek, yaşanarak görüldü!

Ve anlaşıldı ki, ülke  ve ülkenin geleceğinin teminatı; dindarlık, dindar görünme değil, örgütlü toplum, toplumsal mücadele ve denetim sistemidir.

16 yıllık AKP iktidarı;

Dindar görünenlerin, ülkeyi soymada, köşeyi dönmede, ekonomiyi batırmada  ne kadar başarılı olduklarını!

Ülke yönetiminde de ne kadar başarısız olduklarını!

Dindar görünmenin, dürüstlük ve başarı için bir teminat olmadığını gösterme dimi?

Neymiş efendim?  16 yıllık deneyim sonunda gördük ki;

Her sakallıyı dedemiz sanmayacak, dindar görünenlere de kanmayacak mışız!

AKP iktidarı bize bunu öğretmedi mi? Ülkeye bundan büyük hizmet olur mu?

Şimdi soralım; Devam mı? Tamam mı?

Dünyadaki pek çok ülke gibi, bizim ülkemizde emperyalizme bağımlı kapitalist sistemin hakim olduğu bir ülke.

Ülkemizde faaliyet göstererek iktidara gelen ya da iktidar alternatifi olmaya çalışan partiler kapitalist sistemin parçası.

Kapitalizm; üretim araçlarını ellerinde bulunduranların, çalıştırdıkları insanlara, ürettikleri değerin bir kısmını ücret olarak ödeyip, kalan kısmına el koydukları sömürü sistemidir. 

Ancak, kapitalist sistemin işleyişi, bu tanımdaki kadar açık, anlaşılır değildir. Kendi içinde pek çok çelişkiler, karmaşık ilişkiler oluşturur.

AKP, ülkedeki üretimin kaymağını yiyen emperyalizmin yerli ortağı büyük sermaye ye karşı, paylaşım mücadelesi veren, daha alt sermaye gruplarının kontrolündeki partidir.

Ülkemizdeki büyük sermaye grupları, çok partili sisteme geçilmesinden itibaren, Demokrat Parti’ye, onun devamı olduğunu söyleyen Adalet Partisi’ne ve Anavatan Partisi’ne destek verdiler. Sistem içi parti olmasına rağmen, antiemperyalist söylemlerle iktidara gelen CHP’nin, iktidardan düşürülmesi için devreye girdiler. Hatta, gazetelere verdikleri tam sayfalık duyurularla CHP’yi yıpratma yoluna gittiler.

Seçimlere katılıp iktidara talip olan partilerin hepsi, kapitalist sisteme alternatif başka bir sistem önermemekle birlikte, sistemin işleyişine dair  halka farklı önermelerde bulunabilirler.

Desteklediği partilerin iktidara gelmesini sağlayarak, perde arkasından ülkeyi yöneten ve giderek sermayesini ve ekonomik alandaki hakimiyetini genişleten büyük sermaye;

Bir taraftanda, sistemin sürekliliğini sağlamak için, toplumsal patlamaları, başkaldırıyı önlemek adına, üzerini  boyayıp makyajlayarak, Kapitalizm’i  üzeri tatlandırıcı ile kaplanmış acı ilaçlar gibi halka yutturur.

16 yıllık AKP iktidarında deniz bitti, tekne karaya oturmak üzere. Büyük sermaye grupları, AKP’nin uyguladığı vahşi kapitalizm modeline; OHAL’e, ekonomiye yapılan müdahelelere, işte busebeple, yani geminin karaya oturtulması tehlikesi nedeniyle karşıydı.

Neden?

Çünkü; büyük sermaye, kapitalizmin acı haplarının halka doğrudan yutturulmasının, giderek bir başkaldırıya yol açabileceğini bilir. Sistemde var olan çelişkilerin keskinleşmesini, bu keskinleşme ile kapitalist sisteme alternatif başka sistemlerin gündeme getirilmesini istemez.

Erdoğan 16 yıl boyunca, ülkeyi baskı ve kontrol mekanizmasıyla yönetmeyi başardı! Ama  bu uygulama;  halkın sistemi sorgulamasına, kendi halinde uyuyan kesimlerin uyanmasına yol açtı.

Kapitalist sistemin beyni, büyük sermaye,  genellikle, göstermelik demokrasi modelini tercih eder. Bu modelle,  toplumda oluşan rahatsızlıkların, tepkilerin sistem içi tercih  ve müdahalelerle giderilmesinden yanadır. Oysa AKP, kendi seçmen kitlesi dışındaki kesimlerin yaşam alanlarını öylesine daralttı ki; Erdoğan gak dediğinde,  Yıldırım guk dediğinde, ülkedeki televizyon kanallarının tamamı, canlı yayınlarını bile kesip onların konuşmalarını yayınlamakta.

Ordu, emniyet, MİT, yargı, basın, medya, parlamento, sendikalar, odalar, meslek birlikleri, her şey ama her şey Erdoğan’ın kontrolünde! Ama bütün bunlara rağmen, önümüzdeki seçimleri kaybetme olasılığı çok yüksek!

Kaybetmese de, yani seçimleri kazansa da bu bir pirüs zaferi olacak! Çünkü! savurganlıklar, yolsuzluklar, plansız, programsız, ülkenin geleceğine ipotek koyan güya yatırımlar,  ülkeyi de, denizi de   bitirdi. Tekne kanaya vuruyor! Ülke hızla, kapitalist sistemin gerçek yüzünün açığa çıkmasına, sömürülenlerin sistemi sorgulamasına neden olabilecek, ağır ekonomik ve sosyal krizlere doğru yol almakta.

Sınıf mücadelesi vererek iktidara yürüyen siyasi hareketlerin köşeli politikaları katı ilkeleri vardır. İktidar için, emeği ile geçinen her kesimin yer alabileceği emek cephesini örme anlayışında da yine aynı ilkeler geçerlidir.

Korkuyorlar!

03 May 2018

Son dönemde yapılan anketler, 16 yıldan bu yana ilk kez, AKP’nin seçimleri  kaybetme olasılığını açıkca ortaya koyuyor. Yine anketler, ilk kez bu seçimler öncesi, AKP’ye oy vermekten vazgeçen, ama anketlerde bu tavrını açıkca ortaya koymaktan korkup kaçınan kararsız seçmenlerin, ne kadar büyük oranda olduğunu da ortaya koyuyor. İşte Erdoğan’ı düşündüren, seçimler öncesi ortaya çıkan bu kararsızlar oranının yüksekliğidir. 

Solcular Sosyalistler neredeyiz? - 4.0 out of 5 based on 1 vote

Sene 1980, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Genel Merkezi, illere gönderdiği yazı ile il örgütünü güçlendirmek için, Anadolu’daki parti üyelerinden şartları elveren, kendi imkanları ve yetenekleri ile İstanbul’da yaşamını sürdürebilecekleri İstanbula çağırdı.

O şartlarda, kendi imkanları ile İstanbul’da iş bularak parti çalışmalarına katılmayı göze alan pek çok kişi, yaşadığı ilden ayırılıp İstanbula yerleşerek parti çalışmaların sürdürdü.

Tabi 12 Eylül öncesinde yapılan bu fedakarlık önemliydi ama, 12 Eylül’den sonra illegal parti örgütlenmesiyle  mücadeleyi sürdürenlerin yaptıkları ve yaşadıkları ile mukayese edildiğinde, bu yapılan büyük bir fedakarlık değildi.

12 Eylül sonrasında, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi  Faşizm şartlarına direnebilecek, Konspirasyon kuralları (gizlilik) içinde, bir örgüt modeli geliştirdi. Bu modelle pek çok parti üyesi, hatta aranan parti yöneticileri ve üyeler, parti emri ile il değiştirdiler, ilden ile geçtiler. Partiye mali kaynak için aidatlar, bağışlar toplandı, ticari faaliyetlerde bulunuldu. Yayınlar çıkarıldı, kasetler dolduruldu, Gerçek Gazetesi, bildiriler, dergiler gizlilik içinde yoldaşlara ulaştırıldı.

İnsanların, sorgusuz sualsiz işkenceye alınıp, yıllarca mapuslarda çürütüldüğü veya yok edildiği dönemde, Sosyalist Parti örgütlenmesini ülkede oluşturmak, yaşatmak, şimdiki şartlarla mukayese edilemeyecek kadar büyük cesaret, inanç, direnç ve yaratıcılık gerektiriyordu.

Gizlilik koşulları içinde, her an ihbar edilme, yakalanma, işkence ve ölüm korkusuyla, yeraltı örgütlenmesinde görev almak hiçte kolay olmadı. 

Örgütlenmenin başında herkes tedirgin, umutsuz korku içinde beklemede iken, örgütün en fedakar, yürekli öncü unsurları, illerde örgütlenmeyi oluşturmak için partililerle görüşmeler yaptıklarında, hepimiz işin acemisi olarak başlangıçta korktuk. 

Sonra inançlarımız baskın geldi, bizden daha tecrübeli yoldaşların bize aktardıkları kural ve yöntemlerle korkularımızı yenip, pratiğimizi geliştirerek, en ağır Faşizm koşullarında dahi örgütlenilebileceğimizi gördük. Sonra bizde, başkalarının korkularını yenip, mücadele kararlılığı göstermelerini sağladık.

Tabi bütün bu yapılanlar büyük başarıydı fakat  bizim Faşizmi yenmemize, kalıcı güçlü bir siyasi hareket haline gelmemize yetmedi. Ama, bazı istisnalar hariç, hepimiz o dönemde yaptıklarımızdan pişmanlık değil onur duyduk. Hatta, 12 Eylül Faşizmi’ne karşı oluşturduğumuz illegal örgütlenme mücadelesinde, yaşadığımız sıkıntı ve korkulardan daha büyük ve güzel duygular yaşadık, yaşattık.  Bilgi ve beceri kazandık.

Bunları yazdım çünkü üzülüyorum. Çünkü  günümüzde ne yazık ki; biz Solcular, Sosyalistler,12 Eylül Faşizmi ile kıyaslanamayacak ölçüde daha iyi koşullarda olmamıza rağmen, güçlü örgütlenmeler oluşturamadık. Bırakın güçlü örgütlenmeyi ÖDP süreci gibi bir büyük fırsatı, kısır, bencil, faydacı, cahilce tavırlarla heba ettik.

İşte şimdi, 24 Haziran seçimleri öncesi ülke, var olmak yok olmak ölçüsünde önemli  ağır bir döneme doğru yol alıyor. Tek adamcı otoriter zihniyetin, ülkeyi halkı nereye götürebileceği konusuna en çok Sosyalistler’in, Solcular’ın kafa yormaları, çözüm üretmeleri, sokakta, hayatın içinde olmaları gerekirken, ortada görünen yalnızca CHP, yalnızca Sosyal Demokratlar. 

Bu tablo mutlaka nesnel koşulların ürünüdür biliyorum. Solcuların, Sosyalistlerin örgütsüzlüğünü, dağınıklığını sessizliğini duygusal bakışla tahlil edemeyiz! Arkasındaki sebepleri araştırıp görmek lazım, onu da biliyorum. Ama bu bildiklerim, dağınıklığımızı, örgütsüzlügümüzü, hiçliğimizi; geçmişte verdiğimiz  büyük mücadele ile mukayese etmeme engel olmuyor!

Bu bildiklerim beni teselli etmiyor, üzülmemi engellememe yetmiyor. Solcular, Sosyalistler, yoldaşlar neredeyiz?

Günümüzde, pek çok ülkede Siyasi Partiler, güçbirlikleri ile seçimlere girip iktidara geliyorlar. Ve yine pek çok ülke, günümüzde başarılı koalisyonlarla yönetiliyor. Siyasi tarihte, siyasi partiler arası gücbirliği, ittifak yöntemini ilk kez uygulamaya sokarak, devrimle iktidara gelme başarısını gösteren Komünist Partilerdir. 

Komünist Partiler, Rusya’dan Küba’ya kadar, pek çok ülkede,  başta Çiftçi Partileri olmak üzere, toplumun farklı kesimlerini temsil eden siyasi partilerle, ittifaklar yaparak iktidara gelebildiler.

1970’li yıllarda, sağ sol güçler arasında başlayan silahlı çatışmanın son erdirilmesini isteyen, Emperyalizm’in, bu çatışmaları, silah tüccarları eliyle kışkırttığını anlayan Gazeteci Abdi İpekçi, bu çatışmaların önlenmesi, çatışmasızlıkta uzlaşma sağlanması girişimlerini planlarken öldürüldü.

Geçtiğimiz yıllarda da  Kürt sorununun çözümü için, Emperyalistlerin aradan çıkarılmasına çabalayan pek çok siyasetci, aydın ve bürokratta öldürüldü.

Şimdi ülke yine çok önemli bir kutuplaşmanın ortasında. CHP-İyi Parti yada Saadet,  tek başlarına Cumhurbaşkanlığı’nı kazanıp, parlamentodaki çoğunluğu sağlasalar bile, baskıcı, tek adamcı- otoriter rejim inşaasının yarattığı tahribatı gidermeyi başaramazlar. 

Bundan da once, zaten, bu tek adamcı iktidarın ve otoriter lideri Erdoğanın, bir ittifak ve güçbirliği oluşturulmadan gönderilmesi de mümkün olmayacak gibi görünüyor.

Eğer CHP-İyi Parti ve Saadet, uzlaşma ile güçbirliği ile  2. turda ortaklaşılan adayla, Cumhurbaşkanlığını ve parlamentoda çoğunluğu kazanırlarsa! 

Makul sürede yeni bir Anayasa ile Parlamenter sisteme dönüşü sağlarlarsa! 

Yarattıkları uzlaşma kültürü ve başarıyla, dünyaya da iyi örnek olabilirler. Bu konuda gidişat umut vericidir. 

Büyük gazeteci Uğur Mumcu, Emre Kongar’la 39 yıl once yapılan röportajda “Uzlaşma” konusunda bakın ne demiş;

Uğur Mumcu: Türkiye’de bu anlamda bir uzlaşma yok. Şöyle anlaşma. İşverenle işçi uzlaşıyor. Nerede uzlaşıyor, toplu sözleşme masasında uzlaşıyor. Aralarında uzlaşma çelişki var mı-yok mu onlar ayrı tartışma konusu ama hukuk devleti onların nasıl uzlaşacağını gösteriyor. ‘Gidersiniz toplu sözleşmede uzlaşırsınız’ diyor. Başka nasıl uzlaşmalar oluyor? Bir de salt görüşmeleri var; stratejik silahlandırılmaların sınırlandırılması.

“Anayasa, çeşitli eğilimdeki partilerin bir metin üzerinde uzlaşmaları demektir”

Emre Kongar: Kimle kim arasında efendim?

Uğur Mumcu: Kapitalist dünya diyoruz değil mi! Amerika ile sosyalist dünya, sovyetler uzlaşıyor. Ya da Çin Halk Cumhuriyeti ki emperyalizmi ‘kağıttan kaplandır’ diye tanımliyor ama Amerika Birleşik Devletleri’yle ya da Carter yönetimi ile uzlaşıyor. Bir uzlaşma çağında yaşıyoruz. İtalya’da bunun en somut örneğini gördük. İtalyan Komünist Parti ile Hristiyan Demokrat parti terörizme karşı birleştiler. Görüşlerini terk etmediler. Bu çağın bir uzlaşma çağı olduğunun bilincine vararak birşleştiler. Neye karşı, terörizme karşı birleştiler... Türkiye’de bu anlamda bir uzlaşma yok. Yani herkes kendi görüşlerini ancak karşı tarafa saldırarak anlatmaya çalışıyor. Oysa bir sağcının da solcuyla, bir Marksist ile liberal iktisatçının, işçi ile işverenin uzlaşacağı konular vardır. Hukuk devleti uzlaşma demektir. Anayasa ne demektir, çeşitli eğilimdeki partilerin bir metin üzerinde uzlaşmaları demektir. Ama biz şöyle kabul ediyoruz; İki büyük parti olsun, öbür partilerle uzlaşmayalım. Onları kötüleyelim, karalayalım. Sağ ya da sol. Hiç ayırt etmiyorum. Her türlü partiye örgütlenme olanağını verirseniz uzlaşma da kendiliğinden doğar.

“Süngü ile her şeyi yapabilirsiniz, ihtilal de yapılır ama üzerine oturulmaz”

 Emre Kongar: Bu konuda galiba, ben bir terim farklılaşması yapayım. Uzlaşmadan çok siz bir ittifak üzerinde duruyorsunuz. Yani demokrasinin temel kuralları üzerinde bir ittifak gerekir diyorsunuz. Örneğin iktidar barışçı yollarla değiştirilmeli, silahla değil. Zaten bu silahlı meselede büyük bir politikacının sözü var; süngü ile her şeyi yapabilirsiniz, ihtilal de yapılır ama üzerine oturulmaz. Aslında barışçı yollarla iktidarın değişmesi en sağlıklı da değişme yolu. İşte bu ittifak sizin herhalde söylediğiniz. Yaniiktidarın değişmesi konusundaki ittifak. Değişme yolu konusundaki ittifak değil mi?

“Demokratik yollarla iktidara gelme olanağı ortadan kalktığı zaman”

 Uğur Mumcu: İşte bu uzlaşma yol tıkandığı zaman ortadan kalkıyor. Demokratik yollarla iktidara gelme olanağı tıkandığı zaman karşılıklı olarak silahlı eylemler, karşılıklı olarak uzlaşmaz yollar ortaya çıkıyor. Oysa azınlıkta olan bir parti “ ben görüşlerimi halka anlatacağım, günün birinde halk bana oy verecek ve ben halkın özgür oyuyla iktidara gelicem’ umudu varsa demokrasi vardır.

Erdoğan şokta

24 Nis 2018

Kılıçdaroğlu’nun 15 Milletvekili verip, İyi Parti’nin seçimlere girmesini garantilemesiyle Erdoğan şoka girdi...

23 Nisan resepsiyonunda gazetecilere yaptığı açıklamada bakın ne diyor;

YSK, kararı Cumartesi  vermiş olsaydı,  belki o zaman bu 15’ler olayı olmayabilirdi!

Üstelik; Erdoğan’ın muhalefete kurduğu tuzakları bozacak hamlelerin devamı da gelecek!

Olmak yada olmamak işte bütün mesele bu!

İşte 24 Haziran Seçimleri ülkemizde, demokrasi, hak, adalet özgürlükler açısından bu ölçüde önemli.

Yapılan, hemde Erdoğan’ın yaptırdığı kamuoyu yoklamaları gösteriyor ki; Erdoğan’ın başkan olmasını isteyenlerin oranı %43’ü en iyimser tahminle %45’i geçmiyor.

Peki %45’in karşısında ne var.

Erdoğan’ın başkan olmasını istemeyen %55

Eğer Erdoğan karşıtlığını tek aday üzerinden seçime sürerseniz, bu %45 oranının  %60’a yükselme olasılığıda çok yüksek.

Şartlar, ülkeyi  böylesine hayati bir eşiğe getirdiyse ve bu eşiği aşabilmek için tarihi bir fırsat kaçırılırsa ne olur?

CHP-İyi Parti ve Saadet Partisi, uzun zamandır dışarıya bilgi sızdırmadan yaptıkları görüşmelerle, hem İyi Parti’nin seçimlere katılmasının sağlanması, hemde seçimlere koordineli biçimde hazırlanılması  stratejini uygulamaya koydular.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın her alanda oluşturduğu baskı ortamıdır, CHP-İyi Parti-Saadet dayanışmasını yaratan.

Tarihte daha öncede yaşanıp görüldüğü gibi, diktatörler ve diktatörlükler kendilerini yenilmez yıkılmaz görüp, muhaliflerini ciddiye almazken, aslında kendi karşıtlıkların yaratıp güçlendirirler.

AKP-MHP işbirliği ile İyi Parti’nin önü yasa ve ahlak dışı yöntemlerle kesilmeseydi, İyi Parti’ye olan ilgi  belkide bu ölçüde artmayacaktı. AKP; sözde Bahçeli’yi kurtarmak için, İyi Parti’ye olmadık engeller yaşatırken, aslında İyi Parti’yi mazlum rolüne sokmuş oldu. Sonuçta İyi Parti bugün 20 parti ile Mecliste.

CHP, böylesi kritik bir zamanda, İyi Parti’ye 15 Milletvekili vererek, önümüzdeki seçimde, AKP ve Erdoğan’a karşı kurulacak ittifakın samimiyetini ve gücünü ortaya koydu.

24 Haziran seçimlerine gidilirken, CHP-İyi Parti ve Saadet, ortaklaşa taktiklerle Erdoğan karşıtlığını güçlendirecekler. AKP’den kaçan oyların Öncelikle Saadet’ ve İyi Parti kaymasının ortamını hazırlayacaklar. Bunun yanında Doğu ve Batı’daki  Kürt seçmenlerin oylarını alabilmek için, resmi ittifak dışında açılacak bir kanalla, HDP’ninde,  Erdoğan karşıtı projeye katkı sunması sağlanabilir.

Güneydoğu’da oğlu dağa çıkan anneler, babalarda, Oğlunu askere gönderen anne babalarda, yaman bir çelişkiyle büyük acı içindeler. Güneydoğu’da savaşın biran önce bitmesini, acının ve gözyaşının dinmesini istiyorlar. Terörün kan ve gözyaşından başka birşey getirmediğini, terörün yarattığı savaşın bedelini, tüm halkın çektiğini herkes seslendiriyor artık.

Öyle anlaşılıyor ki; Erdoğan, 16 yıldan bu yana ilk kez bu seçimde, karşısında böyle geniş tabana hitap eden, böylesine organize ittifakla karşı karşıya kalacak.

Aslında, Erdoğan karşıtlarının çok bir şey yapmalarına gerek kalmayabilir, yeterki ittifakı ayakta tutsunlar! 

Çünkü; Ekonomik şartlar 24 Nisan’a kadar daha da ağırlaşacak. AKP içindeki  hesaplaşmalar gün yüzüne çıkacak. Böylelikle elinde yol köprü masallarından başka birşeyi kalmayan Erdoğan, kendi sonunu kendi getirecek.

Ama, 16 yıllık AKP iktidarında, valisinden, kamu kurumları yöneticilerine kadar herkesin, devlette açıktan AKP’lilik, gizliden fetöcülük yaptığı bu zamanda, 24 Haziran seçimi başarısı ile  Erdoğan’ı göndermek yetmez!

Seçimlerin kazanılmasından sonra; CHP-İyi Parti-Saadet Koalisyonu kurulmalı ve  devlet bu işgalden kurtarılarak, tarafsız işleyiş konumuna kavuşturulmalıdır.

 

Erken seçim kararı ile sandığa gidilecek. Danışıklı dövüş tablosu ile önce Bahçeli’nin, sonra, Erdoğan’ın yaptığı erken seçim açıklamaları ile basında, sosyal medyada, televizyonlarda konu en üst perdeden ve en yüksek düzeyde tartışılmaya başlandı!

Peki ya sokak?

Erken seçim sokağın umurunda mı?

Televizyonlarda erken seçime gidileceği haberleri verilirken, sokaktaki insan, şöyle bir kulak verir!  Bakar ki; kendisini ilgilendiren bir şey yok, geçip gider.

Sorsan, erken seçimle ülkede ne değişeceğini bilmez.

Başkanlık, parlamenter sistem nedir? Biz hangi sistemle yönetiliyoruz? seçimden sonra gelecek sistem nedir? diye bir sor hele;

Alacağın cevaplarla; yazsan, ortaya bir komedi, bir orta oyunu malzemesi çıkar.

Ülkenin gerçeği işte bu!

Televizyonlar, internet siteleri, gazeteler üzerinden bakıldığında, sanırsınız ki çağ atlamaktayız. Ülke insanı, ülke, hatta dünya sorunlarına öyle bir duyarlı öyle bir duyarlı ki; sanırsınız her eve birkaç günlük gazete girmekte, herkes basılan en son kitapları alıp okuma yarışında!

Değil! Öyle değil!

Ülkede herşey  azınlıkta bir kesimin etrafında dönüyor. Gazete okuyanlar onlar, sosyal medyada onlar, televizyonlarda vur patlasın çal oynasın programlarını değil, tartışma haber programlarını izleyenler de onlar. Ülkenin geçmişini unutmayan, geleceğinden kaygı duyanlar da onlar;

Kurtuluş Savaşı’nda, düşman Ankara’ya dayanmış iken, Mustafa Kemal  tarlasında bir sıska öküzle ve bir eşeği koştuğu karasabanla, tarlasını sürmeye çalışan köylüye sorar;

Ağa düşman Ankara üzerine yürürken, sen burada ne yapıyorsun?  Vatan tehlikede. Niye düşmana karşı savaşa girmezsin?

Bey! Bey! Benim vatanım işte bu tarla! babam, amcalarım, kardeşlerim hep savaşlarda, cephelerde kaldılar. Şimdi onların dulları, çocukları işte benim bu tarladan çıkaracağım mahsüle bakarlar. Düşman ne zaman bu tarlaya gelip dayanırsa, ben işte o zaman çift sürmeyi bırakır, düşmanın önüne çıkarım!

Aradan geçen onca yıla, onca yaşanana rağmen, bu ülke seçmeninin, sen de %40’ı ben diyeyim %50’si, hala Kurtuluş Savaşı verilirken, tarlasını ekme derdindeki köylünün rolünde, kafasındadır!

Bu insanlarımız için, siyasal sistem, iç, dış politika, ekonomi, kriz, seçim, erken seçim; eğer doğrudan  kendi hanesine çıkar, fayda sağlayacaksa, kendi kesesine, cüzdanına birşeyler  katacaksa, o zaman bir şey ifade eder! Erken seçim, baskın seçim diyenlere, o zaman dönüp bakar. Kendisine doğrudan etkisi olmayan, olmayacak şeylere soğuk, kayıtsız ilgisizdir. Ama her seçimde de, iktidarları seçen, partileri iktidara taşıyan, belirleyici olanlarda yine  onlardır.

Onlar; anketlere, tahminlere taş çıkartan bir öngörü ve sezgiyle, kazanması muhtemel olan partiyi bilir, seçerler, ona verirler  oylarını.  Onlar;  kazanan, kazanacak tarafta olmak isterler her zaman ve daima güçlüden yanadırlar.

Dertleri;  tencere kaynasın, çorba pişsin! 

Haa birde, o parti, bu parti değildir onlar için önemli olan. Huzurdan, kendisine dokunmayan yılanın bin yıl yaşamasından yanadır onlar!

Fayda, çıkar kokusunu erkenden alarak, belirledikleri partileri sandıktan çıkarıp, iktidara getirenler de onlardır.

Ayakkabı kutularına doldurduğu, para kasalarına yığdığı paraları saymaktan yorulup, hem ülkeyi bitirmiş, hem de kendi  siyasi ömrünü tüketmiş!   Vede artık onların hanesine, kesesine  bir faydaları  olmayacak iktidarlara, engin tecrübeleri ile ömür biçenlerde yine  onlardır!

Nazım Usta’nın dediği gibi;

Onlar ki toprakta karınca,

suda balık, 

havada kuşkadar

çokturlar; 

korkak, 

cesur, 

câhil, 

hakîm 

ve çocukturlar 

ve kahreden                  

yaratan onlardır, 

destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

 

Bu kadarı da artık  insan aklıyla, hafızasıyla  dalga geçmektir. Ama bir yandan dalga geçene değil,  dalga geçirtene de bakmak lazım.

Ekonomi coşuyor!, Suriye’yi fethetmişsin. AB’yi ABD’yi titretmişsin! Eee öyleyse neden erken seçim?

Ben bu köşeden, Erdoğan’ın hesabının erken seçim olduğunu kaç kez yazdım. Başkaları da yazdı ama, bu konuda, daha  14 Mart 2018’de, “Bahçeli erken seçim isteyecek, Tayyip Bey’de ortağının hatırını kıramıyormuş gibi davranacak” diyerek, hedefi onikiden vuran; Türktime yazarı Talat Atilla ve onun yazdıklarını Sözcü Gazetesi’ndeki köşesine taşıyan Rahmi Turan oldu.  

Halkın aklıyla, hafızasıyla alay edenler daha öncede oldu. Alay ede ede oy alıp seçimlerde kazandılar. İktidar oldular, iktidarda iken, halkla dalgalarını geçip iktidarda da kaldılar…

Eee sadede gel, sonuç ne oldu sonuç?

Heeeç

Yani Yedikleri içtikleri çaldıklarıyla birlikte geldikleri gibi gittiler mi?

Gittiler ama!

Aması ne?

Aması şu ki; halkın aklıyla, hafızasıyla  dalga geçe geçe oy alan, iktidara gelen, tekrar seçim kazanıp iktidarda kalanlar. Ucundan kıyısından değil, deveyi hamıdı ile yutanlar, şimdi neredeler?

Toprağın altında.

Tamamda toprağın altına öyle kolayca giriliyor mu?

Ne demek şimdi bu?

Soruya soruyla cevap;

Şu demek; bu devleti, milleti dalga geçe geçe aldatıp soyanlar, çalıp çırptıklarını öyle geniş geniş rahat rahat yediler, içtiler de öylemi gittiler öbür tarafa?

İster en eskiden, en başından alıp sona gelin, ister en sondan en eskiye doğru gidin!

Ben fikir vermesi açısından yol vereyim;

Önce dünya basını,  sonra ülke basını belgelerle ortaya koyduki; başta Kenan Evren olmak üzere, 12 Eylül’ün Faşist generalleri, devleti milleti soyup, çok çok büyük servetler edinmişler…

Ama hasta yataklarında, segbis sistemi ile hakimin sorularını cevaplarlarken, korkuları gözlerinden okunurken, söyledikleriyle, inkarları, yalanları ile acınası bile değil, tiksindirici hallerdeydiler.

Yalanla dolanla iktidar olunabiliyor bu ülkede. Halkın aklıyla dalga geçerek iktidarda da kalınabiliyor!

Geldiğimiz noktada artık Erdoğan’ın yapmadığı bir tek şey kaldı;

Bir sabah gazetecileri karşısına alıp;

“Geçen hafta ülkede, kimseler duymadan, sessiz sedasız seçim yaptık.  Halkımız teveccüh gösterip büyük bir oyla Beni başkan partimi iktidar yaptı. Bu konuda soru sormak yasaktır! Yargı yolu kapalıdır! Ohal diye bir şey değil, Ohalsizlik diye birşey yoktur,  Ohaldeyiz yani! Bu iş bitmiştir, ben ne dersem odur. Muhalefete, muhalefet partilerine, muhalif gazetelere, televizyonlara da ihtiyaç yoktur. Bütün bunların yerine geçecek şey zaten vardır, oda Ohaldir. itirazı olan varsa  söylesin diyeceğim ama, söyleyemez Ohal var… “demek.

Sonra ne olacak?

Heeeç

 

Amerika PKK’ya destek veriyor! Mümbiç’te Amerikan Askeri karşımıza çıkarsa vururuz! 

Afrin harekatı’nda Rusya bize hava sahasını açtı! 

Amerika ve AB bize kur savaşı ilan etti.

Bütün bunlardan sonra, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Müslümanlar için kutsal olan Miraç Kandili sabahı Suriyeyi bombalamalarının ardından, Dışişleri Bakanlığından saldırıyı destekleyen açıklama yapılıyor!

Daha sonra bombalamanın, Suriye’de askeri güçlerin bulunmadığı boş alanlara yapıldığına ilişkin batı kaynaklı açıklamalar gelince, AKP çevrelerinden bombalamanın göstermelik olduğu, bu bombalamanın arkasında oyun içinde oyun olduğu yorumları yapılıyor!

Bunlar ve daha pek çok açıklama, zikzaklar ve çelişkiler  dış politikanın iflasının göstergesidir.

Şimdi gelin daha gerilere, Amerika’nın Irak’I işgali öncesine gidelim. Amerika ve dış politikada onun yörüngesinde olan ülkeler ne diyorlardı?

Saddam yönetimi kendi halkına karşı kimyasal silah kullanıyor! Nükleer bomba yapımına yönelerek Batıyı tehdit ediyor!

Irak işgal edilip Saddam’ın idam edilmesi, Irak’ın parçalanmasından sonra, Amerikan ve batı ülkeleri kaynakları açıkladılar;

Işgalden sonra Irak’ta, nükleer bomba yapımına yada kimyasal silah kullanıldığına ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı!

Ne güzel demek ki; artık Irak’ın işgali için ileriye sürülen gerekçelerin geçerli olmadığı ortaya çıktı!

Öyleyse Saddam’ın itibarını iade edip,  açtıkları tahribat için yüklüce bir tazminat ödeyip;  “tü yanlış beş hata etmişiz pardon” deyip çekip gittiler mi?

Ne gezer!

Irak’ı nasıl   “suyumu bulandırdın” gerekçesiyle işgal edip parçaladılarsa, iç savaş çıkarttıkları halde, ezemedikleri Esad’ıda; “suyumu bulandırdın” gerekçesiyle çökertmek, kimyasal silah kullandın yalanıyla iç savaşa rağmen, yıllardır Esad’ın etrafında yer alan Suriyelileri cezalandırmak niyetindeler.

Suriye’de ABD’nin, İngiltere ve Fransa ile birlikte Suriye’ye saldırması, Türkiye’nin de bu saldırıları desteklemesiyle  Esad rejimi çökerse ne olur?

Suriye, yıllarca devam edecek bir kaosun içine girer. Ülkede kan gövdeyi götürür. Irak’ta olduğu gibi, Ameri’ka ve onun uyduları, Suriye’ye yerleşerek ülkeyi talan ederler.

Sonra , sonra ne olur?

Gelin sonrasını, yani ABD öncülüğünde Fransa ve İngiltere tarafından, Suriye’nin başkenti Şam’a düzenlenen hava harekâtına ilişkin görüşlerini, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’dan dinleyelim;

“Konu ne Eset, ne IŞİD, PYD; bunların hepsi bahane. Esas hedef Irak’tan sonra Suriye’nin parçalanıp bölünmesiydi. Onun arkasından da sıra hiç kimsenin de tereddüdü olmasın, Allah muhafaza etsin, bize geliyor. Türkiye ve İran’a geliyor.

No Internet Connection