Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Ülke Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli seçimlerine gidiyor;

Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, en başta CHP’lilerin ve tüm Türkiye’nin ezberini bozup, halkın gözünde büyüyüp devleşiyor.

Muharrem İnce’nin coşkulu kalabalıklarla yarattığı tablo; Ecevit’in de yıldızının parlatıldığı 1973 seçimleri öncesi tablodur.

70’li yıllar, köylünün kooperatifleşme, işçinin sendikalaşma, gençlerin, kadınların özellikle öğretmenlerin derneklerle siyasallaşma, uyanma yıllarıydı.

1973 seçimleri öncesi, illeri, ilçeleri gezen Ecevit, karşısında bilinçli, örgütlü kalabalıkları buluyor, kalabalıkların açtığı pankartlar, atılan sloganlar  Ecevit’in konuşmalarını yönlendiriyordu.

Ecevit’i “Karaoğlan”  “Umudumuz Ecevit” yapanda bu örgütlü  kalabalıklardı.

Aradan geçen bunca yıldan sonra, köprülerin  altından çok sular aktı. 12 Eylül Faşizmi solun üstünden silindir gibi geçti.  Özal dönemi, arkasından koalisyon yılları… Son olarak Erdoğan’ın 16 yıllık tek adamlık diktası  dönemi, emekçilerin çok bilinçli yöntemlerle uyutulduğu, ezildiği oradan oraya savrulduğu dönemler oldu.

Henüz 24 Haziran erken seçimleri kararı alınmadan once, halkta bir sorgulama başlamıştı ama, bu içten, sessiz arayışın bir adresi yoktu.

Erdoğan’ı erken seçime götüren neydi?

Bu sorunun tam olarak cevabını, 24 Haziran seçimlerinin sonuçları verecek!

Erken seçim kararı sonrası ortaya çıkan, “Milet”  ittifakı’nın mimarı, hiç kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’dur. İyi Parti-Saadet ve Demokrat Parti ile birlikte oluşturulan  “Millet” İttifakı, milletvekili seçimi açısından, Erdoğan’ı bile korkutup, kendi kazdığı kuyuya düşürecek çok başarılı bir yöntemdi. Ancak, Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. Turuna bu yöntemin bir katkısı yoktu.

Çünkü; Millet ittifakını oluşturan partilerin, 1. Turda ortak bir aday üzerinde anlaşmaları mümkün olmadı.

CHP açısından bakıldığında; CHP adına seçime girecek aday’ın, hangi özellikleri taşıması gerektiği konusunda parti içi uzlaşma sağlanması kolay olmadı. İllerden yukarıya doğru yapılan nabız yoklamaları, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının mutlaka CHP’li olması gerektiğine işaret ediyordu.

CHP’de Cumhurbaşkanı adayı aranırken, Muharrem İnce’de zaten çoktan bu göreve talip olduğunu duyurmuştu.

Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanı adaylığı, parti içinde genel bir mutabakatla oluşturulsa da, yine de başlangıçta bazı kaygılar vardı.

Muharrem İnce; seçim otobüsleri üzerine çıkıp  mitiglere başlayınca, once bu kaygılar dağıldı, sonra kaygıların yerini umut ve coşku aldı.

Evet; Muharrem ince, söylemleri, ses tonu, vurguları, halkın dilinden konuşması, oturması kalkmasıyla kendi yıldızını kendi parlattı.

Muharrem İnce Yalova’da “Vardar Ovası”  Bursa’da “Cigoş” oynuyor. Malatya’da Kayısı, Adıyaman’da tütün, İstanbul’da  “sorma ver parası” alınan Deli Dumrul Köprüleri, geçitleri için umut oluyor, sözler veriyor. Van’da yaptığı konuşmada çobanların sosyal güvenlik pirimini devletin karşılayacağını, hayvanlar için kullanılacak ilaçların bedelini devletin ödeyeceğini söylüyor.

İnanıyorum; Muharrem İnce’yi artık CHP seçmenleri emekçiler kadar, daha önce diğer partiler oy veren emekçilerde, televizyon başında, miting alanlarının kıyısında, köşesinde izliyor.

Karaoğlanı, “Umudumuz Ecevit” yapan bilinçli, örgütlü seçmenlerin olduğu şartlarda değiliz belki ama;

Hırsızlığın, yolsuzluğun, yoksulluğun, ezip, yeni  çare arayışına ittiği milyonların, ülkenin geleceğine damga vurup, yeni bir devir açabileceği seçimlerin öncesindeyiz.

İşte bu milyonlara; “Umut” olma mücadelesi veriyor Muharrem İnce…

Vura vura duvarları yıka yıka geliyor Muharrem İnce.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, her yıl 10. 000 öğrencinin Avrupa’ya gönderilip orada okutulacağını söylüyor!

Kanlı acılı büyük Ekim Devrimi’nin ardından, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde önce halkın yiyecek, içecek, giyim ve yakacak ihtiyacını karşılama yoluna gidildi. Daha sonra yapılan ilk işlerden birisi, iç savaşın ortada bıraktığı sahipsiz kalan çocukların bakımı, korunması, eğitimi  çalışmasıydı.

Devrimin hemen ardından başarı ile gerçekleştirilen bir başka çalışma da, dünyanın her yerinden Komünistler’inde gelerek, eğitim alabildiği İşçi Üniversiteleri idi. 

Kurtuluş Savaşı öncesinden başlayarak Nazım Hikmet,  Şevket Süreyya, Hasan İzzettin Dinamo gibi pek çok Komünist, kaçak yollarla Sovyetlere gidip, İşçi Üniversiteleri’nde eğitim aldı.  

Ortadoğu, Afrika hatta dünyanın her yerinden başka milletlere ilham kaynağı olan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, ülkenin en büyük sorunu, açlık, bulaşıcı hastalıklar, köyleri kasabaları  yağmalayan kır eşkiyalığı ve karaborsa ile halkı inim inim inleten şehir zorbalığıydı.

Mustafa Kemal; Harf Devrimi’yle Latin Alfabesine geçilmesinin hemen ardından, okuma yazma oranının kadınlarda %2 erkeklerde %5 olduğu tesbitiyle, okuma yazma seferberliği başlattı. Bu seferberlik, kız çocuklarının 12-13 yaşında evlendirildiği şartlarda başlatıldı. Öğretmenler bu seferberlikte, ev ev dolaşarak, okula gönderilmemek için, ahıra, samanlığa saklanan  çocukları bularak okullara kaydettiler.

Sovyet Sosyalist Ekim Devrimi’nden sonra, Sovyetler’de yaşananlarla, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’de yaşananlar arasında benzerlikler var.

Özellikle; Makarenko’nun önderliğinde Sovyetlerde gerçekleştirilen “Sahipsiz çocukların eğitimi modeli”  ile ülkemizde köylerden toplanan çocuklarla, gerçekleştirilen “Köy Enstitü’leri modeli” arasında   büyük benzerlikler ve ortak yanlar var. Halbu ki; “Köy Enstitü’leri modeli” Sovyetler’den değil,  Batı ülkelerinden, özellikle İskandinav ülkeleri eğitim modellerinden ilham alınarak gerçekleştirildi. Başta İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere, devlet tarafından Avrupa’da okutulan eğitimciler, Türkiye’ye döndükten sonra bu kez, eğitim alanında araştırma yapıp, yeni eğitim modeli oluşturmak üzere Avrupa’ya gönderildiler.

Eğitimde durumumuz ortada! Muharrem İnce’nin vadettiği;  “Doğru ,adil seçimlerle, doğru organizasyonlarla başarılı öğrencilerin gelişmiş ülkelerde okutulması.  Daha sonra onların ülkeye dönüp,  bilgi birikimlerini ülkemizde değerlendirmeleri” doğru ve önemli bir projedir.

Günümüzde yaşadığımız nasıl bir demokrasi ise; nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan,  asgari ücretliler, açlık, yoksulluk sınırı altında yaşam mücadelesi verenler asla meclise giremezler!

Neden;

Çünkü onlara;  yaşam mücadelesi verirken eğitim görme, eğitim alma, siyasal, sosyal alanda kendilerini yetiştirme fırsatı verilmedi.

Ülkemizde; İsviçre’de olduğu gibi tarım üniversiteleri, bir zamanlar  Sovyetlerde olduğu gibi, işçi üniversiteleri kurulmalı! 

Kurulmalı ki;

Üretici köylüler, işçiler, özellikle asgari ücretliler, buralarda aldıkları eğitimle kendilerini yetiştirip, sendikal, siyasal örgütlenmelere gidebilsinler! Meclise girip, kendi mücadelelerini kendileri versinler! Versinler ki; göstermelik demokrasiden gerçek demokrasiye geçebilelim.

24  Haziran’da yapılacak seçimlerin sonuçları ile AKP mecliste azınlığa düşer, Erdoğan’ın yerine ilk turda yada ikinci turda başka bir aday Cumhurbaşkanı seçilirse ne olacak?

Millet İttifakı içinde yer alan Partilerin ve onların Cumhurbaşkanı adaylarının açıklamalarına göre;

Bir kere o gün hava bulutlu ve kapalı olsa dahi; gönüllere güneş yüreklere umut doğacak…

Ayrıca,  3 adaydan, İnce, Akşener veya Karamollaoğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, muhtemelen en önce, bize  “Nazi Almanyası”ndaymış hissi veren “Ohal” kalkacak.

Ülkedeki bilim insanları ve üniversiteliler  YÖK” belasından kurtulacak! Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü sağlanacak.

Ekonomi yeniden yapılandırılıp, devlet ihaleleri yolu ile vatandaşın sırtından, çalma, çırpma, soyma dönemi kapatılıp daha şeffaf ve denetlenebilir bir modele geçilecek.

Eğitim, sanat, kültür, tarım, hayvancılık, ve diğer alanlardaki yanlış uygulamalara, yasaklara son verilip, gelişmenin ve yaratıcılığın önü açılacak.

Bunlar  ve daha yapılması, değiştirilmesi gereken pek çok şey ülkenin beklentisi.

Cumhurbaşkanlığını, Millet İttifakı adaylarından birisinin kazanması halinde, bakanlar kurulunun, bu üç partiden oluşturulması bütün bu vaat ve beklentilerin gerçekleşmesinin sigortası olacak.

Neden mi?

Çünkü; Millet İttifakı, mecliste çoğunluğu kazanıp, ittifak içinden bir cumhurbaşkanı seçilsede, bakanlar kurulunun, yani hükümetin tek, bir parti mensuplarından oluşturulması; ülkede yeni yolsuzlukların, hırsızlıkların, kanunsuzlukların oluşturulmasına engel olamayabilir. Ama üç ayrı parti mensuplarından oluşacak bakanlar kurulu, kendi içinde bir denetim mekanizması işletebilir.

Peki bu yöntem; ülkede demokrasinin, barışın, adaletli paylaşımının, halk denetiminin yapılması için yeterli olacak mıdır?

Sorunun cevabı uzun kapsamlı hatta karmaşık! Ancak bir başka soru ile konuyu belki sadeleştirebiliriz;

AKP’nin illerde ve ülke genelinde kuruluş aşamasından günümüze değin sırtını dayadığı en büyük kesim hangi kesimdi?

Tüccar, Esnaf, serbest meslek, 

AKP’nin il ve ilçelerdeki yöneticilerini,  milletvekili adaylarını çıkardığı kesim hangi kesimdi?

Tüccar esnaf, serbest meslek. 

Peki; CHP, İyi Parti, Saadet’in dayandığı kesim hangi toplum kesimleri?

Tüccar, esnaf, serbest meslek.

AKP’nin 16 yıllık iktidarı boyunca, işçi, kamu çalışanı, üretici köylü ve küçük esnafların,  yetersizde olsa var olan örgütlenmeleri, örgütleri çökertilip, kontrol altına alındı. Ve bu kesimlerin mecliste temsili mümkün olmadı.

AKP’den sonraki dönemde; taşaronlaştırma sahtekarlığıyla süründürülen sendikasız  işçiler, kamu çalışanları, üretici köylüler, küçük esnaflar gereği gibi örgütlenemezse!

Sınıflarının çıkarlarını koruma mücadelesi verecek doğru, özgür, bagımsız  örgütlenmelere ulaşamazlarsa sürünmekten kurutulabilirler mi?

İşçiler, kamu çalışanları, yoksullar ve diğer emekçilerin haklarını tüccarlar arar mı? 

Arar! Arar! el elin eşeğini nasıl ararsa öyle;  türkü çağırarak!

 Gündelik yaşamda sıkca kullansakta, etki ve öneminin farkında olmadığımız, adeta  sihirli bir kelimedir; “Korkma” 

Öyle ki Mehmet Akif, İstiklal Marşımızı yazmaya bu kelime ile başlamış; 

Korkma!

Neden?

Çünkü; ülke işgal altında! Padişah ve yandaşları kendilerini kurtarmak için ülkeyi satmışlar! Ülkede düşmandan korkuluyor! Padişahın paralı katilleri, isyancılardan korkuluyor! Askere alınmaktan, savaşmaktan korkuluyor! İşte tam bu yüzden de, Mehmet Akif, bu korkuların yenilmesi için İstiklal Marşı’na “Korkma” diyerek başlıyor.

İlimizdeki odaların, birliklerin, sendikaların, derneklerin, genel deyimle sivil toplum yapılanmaları yöneticilerinin, bazı istisnalar haricinde çoğunluğu AKP’ye üye! Peki üyesi oldukları AKP’nin uygulamalarından, politikalarından memnunlar mı? Kapalı kapılar arkasında yaptıkları eleştirileri dikkate alacak olursanız memnun değiller! Ama basın önünde, kürsülerde, toplantılarda söylediklerine bakarsanız AKP’yi ve politikalarını destekliyorlar!

Nedendir bu çifte standart?

Çünkü korkuyorlar!

Çünkü; iktidar, kendisine muhalefet eden sivil toplum örgütlerinin, gelirlerini, yetkilerini tırpanlayan yasa değişiklikleriyle, onları işlevsiz bir hale getirebiliyor.

Çünkü; Sivil Toplum örgütleri yöneticileri, koltuklarını kaybetme korkusuyla, gidip AKP’ye üye olup, iktidarın kılıcını çalmaya soyunuyorlar!

Korkan yalnızca onlar mı?

Yeşilova CHP İlçe Başkanlığı’na öfkeyle burnundan soluyarak giren bir vatandaş; Elindeki dilekçeyi uzatıp, “benim üyeliğimi silin, silindiğine dair bana yazı verin. 2 oğlumun işe girmesi için, CHP’den istifa etmem gerekiyor.” Buna mecbur kaldım. Ama bilirsiniz istifa etsemde benim gönlüm CHP’de! Diyor.

KPSS’den yüksek puanlar almış, yakından tanıdığım zeki, çalışkan, başarılı gençler var. İş başvurusu yapıp mülakatta eleniyorlar. Onlardan çok daha az KPSS Puanı almış kişiler, mülakat sonrası işe alınıyorlar. Bu gençlerin aileleri, en sonunda çaresizlikten AKP’ye üye olmakta buluyorlar çareyi!

16 yıllık AKP iktidarıyla  yaratılan korku imparatorluğunda, herkesin bir korkusu var! İnsanlar, ihale almak,  işe girmek, tayin yaptırmak, görevde yükselip, müdür, müdür yardımcısı, şef olabilmek, destek, teşvik hatta bankalardan kredi alabilmek, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’ndan kömür gıda yardımı, gazi, maaşı, çürük raporu ve başkaca şeyler alabilmek için AKP’li olmak AKP’li görünmek zorunda hissediyorlar kendilerini.

Burdur Şeker Fabrikası satıldı! CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce ve  İyi Parti Cumhurbaşkanı Adayı Meral Akşener; Burdur Şeker Fabrikası’nın satışını iptal edip, fabrikayı geri alacaklarını söylüyorlar. Burdur Şeker Fabrikası satılmadan Önce, CHP’nin düzenlediği “Şeker fabrikaları vatandır, vatan satılmaz” mitinginde, bir avuç Şeker İş Sendikası üyesiyle,  CHP yöneticileri ve üyeleri  vardı. Pancar üreticileri miting alanında yoktu!

Neden?

Pancar üreticileri Burdur Şeker Fabrikasının satılmasını istiyorlar mıydı?

İstemiyorlardı!

Ama miting alanına gelmekten, miting alanında görünmekten korktular!

Yanız pancar ürecileri değildi korkan!

Ticaret Odası, Borsa, Yetiştiriciler Birliği, Kırmızı Et, Küçükbaş Hayvan Yetiştiricileri birlikleri, Esnaf Odaları Birliği, Ziraat Odası ve sektördeki diğer sivil toplum örgütleri de, bazı istisnalar dışında açıktan,  Burdur Şeker Fabrikası Satılmasın! Diyemediler! Ama aslında, çiftçiler, pancar üreticileri, hayvan yetiştiricileri ve sektördeki sivil toplum yapılanmaları; “Burdur Şeker Fabrikası satılmasın ama, kendileri risk almadan, iktidarın hışmına uğramadan, fabrikanın satışı önlensin” istediler.

Bunun adı korku!

Peki korkarak Korku İmparatorluğu’ndan kurtulmak mümkün mü?

Azıcık geriye bakan, birazcık tarih bilen, en azından Kurtuluş Savaşı’nın nasıl, hangi şartlarda, ne pahasına kazanıldığını bilen herkes bu sorunun cevabını bilir.

Korkarak Korku İmparatorluğu’ndan kurtulamazsın!

“Korkma”zsan yıkılır korku imparatorluğu!

Özellikle İyi Parti’nin mitinglerinde, miting alanındakilerden den daha fazla kişinin, miting alanı dışında Meral Akşeneri dinlediği haberleri basında yer almakta.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan habere göre; Akşener’i miting alanı dışında dinleyen bir kadın, miting alanına girmek için geldiğini, ancak polisin alana girenleri kameraya alması ve fişlenme korkusu nedeniyle, miting alanına girmediğini, söylemekte!

1 Mayıs yasa ile ilan edilmiş bayram değil mi?

Bayram elbette!

1 Mayısı alanlarda meydanlarda kutlamak yasal  bir hak değil mi?

Haktır.

Peki; geçtiğimiz 1 Mayıs’ta, Cumhuriyet Meydanı’n yasal prosedürler yerine getirilerek düzenlenen kutlamalarda polisin görevi neydi?

Tabi ki yasal bir kutlamaya katılanların güvenliğini sağlamak.

Güvenliğin nasıl sağlanacağı, sağlanması gerektiği belli değil mi?

2018 1 Mayıs kutlamaları için Cumhuriyet Meydanı’nda toplananları sivil polisler, benim görebildiğim 15 kamera ile kaydettiler!

El insaf! Polisin görevi tedirgin etmek, tesbit etmek, diğer bir deyimle fişlemek değil, kutlamaya katılanların güvenliğini sağlayıp, kutlamaların huzur için sürmesine ortam sağlamak.

İlin valisi, emniyet müdürü, emniyetin yetkilileri;  1 Mayıs’a katılan İşçileri, , öğretmenleri, üniversitelileri, diğer kamu çalışanlarını, işçileri, gençleri, kadınları,  CHP-ÖDP-Disk- Eğitim Sen-Eğitim İş ve diger örgütlerin yönetici ve üyelerini, 15 polis  kamerası ile kaydettirip, güya kutlamacıları  tedirgin etmeye çalışmak size ne kazandırdı?

Devletin polisini, kamerasını kullanarak; 

Yasal bir bayram olan 1 Mayısı kutlamak için, Köprübaşı’ndan Cumhuriyet meydanına yürüyüp gelenleri, tedirgin etmek, fişlemek hangi yasaya, hangi etik kurala uygundur?

1 Mayıs’ın kutlanmasını bırakın, adı bile emek, İşçi sınıfı düşmanlarını ürkütüp korkutur. Halbu ki; son olarak  12 Eylül Faşizminin tatil olmaktan çıkardığı 1 Mayıs, 2009’dan bu yana, resmi olarak tatil ilan edilip  “Emek ve Dayanışma” adıyla kutlanan bayramdır.

Üstelik; 1 Mayıs, 1906’dan bu yana, daha Osmanlı döneminde iken kutlanmaya başlandı. 1923 Yılı’nda Cumhuriyetle birlikte 1 Mayıs resmen “İşçi Bayramı” ilan edildi. Ama günümüzde, ilimizde,  hala 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı bir öcü gibi göstermeye çalışıp, 1 Mayıs kutlamalarına katılacakları korkutup, yıldırmak için neler neler yapılıyor.

Ama ildekilerin yaptğı ne ki; Balık baştan kokar! AKP iktidarı, 1 Mayıs’ın, 1977’de 34 kişinin katledildiği Taksim’de kutlanmaması için, her sene istanbul emniyetini seferber ediyor.  1 Mayısı Taksim’de kutlamak isteyenlere karşı adeta savaş açıyor!

CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce ezberleri bozuyor. Geçmişte, parti içi muhalefet çalışmasında tepkiler alan İnce, şimdi ise harikalar yaratıyor. Cumhurbaşkanı adaylığı çalışmalarında, bırakın CHP’lileri, bütün diğer  partilerin seçmenleri de Muharrem İnce’yi kucaklıyor. Vatandaş, Muharrem İnce’yi gönlünde çoktan kurtarıcı, umut ve Cumhurbaşkanı yaptı bile...

Cerrahpaşa olayı başta Erdoğan ve AKP’deki bozgunun göstergesidir.

Erdoğan’ın emri ile bazı üniversiteler bölündü! bölünmeden yeni üniversiteler kurulacak! Peki niçin? Neden? Bilen var mı?

Erdoğan’ın paşa gönlü böyle istediği için!

Muharrem İnce Cumhurbaşkanı adayı değil mi?

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’de Cumhurbaşkanı adaylarına açık kamu Kurumu değil midir?

Öyle tabi...

Peki o zaman, Erdoğan, neden  YÖK üzerinden, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı’na; “Muharrem İnce’yi Cerrahpaşaya sokmayın” talimatı gönderir?

Yasal hak ve yetkisini kullanıp, Muharrem İnce’yi Cerrahpaşa’da misafir eden Dekanı niye görevden aldırır?

Korkudan, şaşkınlıktan, ne yaptığını bilmezlikten! Bunun adı bozgun!

Döviz aldı başını gidiyor. Başta Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri, bakanları sanki beklenenden erken gelmiş bir felaketin şokunu yaşıyor gibiler!

AKP tabanında ise bir şaşkınlık bir belirsizlik hakim! Çünkü AKP tabanı böylesi bir kriz halinde, bekledikleri, umut veren açıklamaları yukarıdakilerden alamıyor, önlerini göremiyorlar. Geçtiğimiz Şubat ayında bir okurum, “ülkenin önde gelen bir holding yöneticisinin kendisine, Dolar’ın 3-4 ay içinde 7 liraya çıkabileceğini söylediği” bilgisini aktarmıştı!

Bu bilgi benimle paylaşıldığında, ortada henüz erken seçim kararı yoktu. Ekonomide var olan kriz halka daha tam olarak yansımamıştı. Bilgi kaynağınıda yazma imkanım olmadığı için, bu bilgiyi köşemde dile getirmedim. Ayrıca böylesi bir bilgiyi açıklamak felaket tellallığı olarak değerlendirilebilirdi.

Yine yaklaşık aynı zamanlarda başka bir okurumda; “özel bir banka genel müdürünün kendisine, dış borç faizlerinin ödenmesinde bir tıkanma noktasına gelindiği, Nisan ve Mayıs aylarında ödemelerin son bir kez daha yapılabileceği, ancak Haziran’da artık ödeme yapılamaz hale gelineceği” bilgisi verdiğini söylemişti.

Bu bilgiler bana geldiği sıralarda , Erdoğan, ekonominin ne kadar iyi durumda olduğunu anlatıyor, bakanlar ekonominin coştuğu müjdesi veriyor, Başbakan Yıldırım’da, Türkiyenin tarımda dünyada bir numara olduğunu söylüyordu!

İşin aslına bakarsanız, ülke ekonomisi uzun zamandan beri zordaydı. Yanlış ekonomi politikaları, savurganlık, soygun, yolsuzluk, ülkeyi yalnızlaştıran, hem Rusyaya hem Amerikaya oynayan, istikrarsız, güven vermeyen dış politika ve tabi yıllarca dövizle borçlanılarak yapılan, üretime istihdama dayanmayan, müteahit firmaları ve onların işbirlikçilerini zengin eden yatırımlar. Yerli üreticiyi desteklemeyip, tarım ve hayvancılık  ürünleri dahil pek çok şeyin ithalatı yoluna gidilmesi, ülkeyi, artık içinde yaşayıp iyice hissettiğimiz büyük bir krize getirdi.

Bu arada;  “Erdoğan’ın 24 Haziran seçimlerine kazanmak için değil, kaybetmek için gireceği, erken seçim kararını alırken niyetinin, ekonomik kriz patlamadan erken seçime gidip, krizin faturasını 24 haziranda iktidara gelecek başka partilere yıkmak olduğu” görüşleri de dillendiriliyor.

24 Haziran’da  Erdoğan’ın ve AKP’nin seçimleri kazanma  şansları yok gibi görünüyor. Ayrıca seçimi kazanarak, ekonomik krizin içinde boğulmaya niyetlerinin olmadığı da söylenebilir.

Miillet ittifakı içindeki partilerin, Cumhurbaşkanlığını kazanıp, parlamentoda çoğunluğu sağlamaları, özellikle yeni dış politika, Suriye, Suriyeli göçmenler konularında  Türkiyeyi bir rahatlamaya sokacaktır.

Erdoğan’ın o Eeeeey diye başlayan hesapsız cümleleri yerine, ölçülü, kararlı bir şekilde yürütülecek dış politika ile Amerika ve Avrupa ile ilişkiler tutarlı düzeyli bir hale getirilebilir. AB konusunda da önemli gelişmeler sağlanabilir.

Dış borç faiz ödemelerinde de bir süre Türkiyeye yeni imkanlar yaratılabilir.

Ama seçimler sonrası, ülkeyi ve iktidara gelecekleri bekleyen ağır bir ekonomik krizdir. Dövizdeki  yükselişin getireceği büyük oranlı devalüasyondur. 

Devalüasyon demek, TL’nin alım gücünün azaltılması,  halkın cebindeki paranın alım gücünün düşürülmesi, emekçilerin, ücretlilerin, işçinin, memurun, köylünün, küçük esnafın daha da yoksullaşması demektir!

Soygun, yalan, talan, hukuksuzluk, beceriksizlik,  ülke gelirlerinin Fetö ve diğer tarikatlara peşkeş çekilmesi ülkeyi bitirdi.

Önümüzdeki dönemde bu kriz bütün ülkeyi vuracak; şirketler, İflaslara, kapanmalara, küçülmelere yönelip işçi çıkaracaklar. Krizden sermaye sahiplerinin bir bölümü zarar görecek, bir bölümü ise  krizi kullanıp, krizden büyüyerek çıkacak.

Krizden en büyük zararı, yoksulluk ve açlık sınırı altında ücret alanlar, yoksullar, gecekondularda yaşayanlar, yoksul köylüler, işçiler, memurlar,  asgari ücretliler, küçük esnaflar,  yani emeği ile geçinenler görecek.

Ekonomik krizlerin yaşandığı ülkelerde, işçiler, memurlar, gençler, kadınlar, üretici köylüler sahte, sarı  örgülenmelerle kandırılmışlarsa ve  gerçek anlamda örgütlü değillerse; krizin faturası daima emekçilere çıkar!  Gerisi hikaye

 

Biz değil Erdoğan düşünsün! - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Anadolu’nun zalime karşı durma, zulme boyun eğmeme geleneği çok eski çok köklüdür.

Peki o zaman neden hala zalimler hükmedip zulüm yapıyor?

Bu sorunun cevabını ninem yıllarca önce vermişti bana;

“Dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.”

Ayrıca çobanın kepeneğiyle ürküttüğü koyunların arasında olmak, boyun eğmek, olanı biteni görüpte görmezden gelmek, zalimin zulmüne ortak olup onun kılıcını sallamak kolay!

Hangi devirde olursa olsun, hangi zamanda yaşanırsa yaşansın, zalime karşı durmak, zulme kafa tutup direnmek zor!

Ammaaa geriye dönüp baktığımızda, kötüler, zorbalar, diktatörler,  halkı aldatıp soyanlar, onların kemik yalayıcıları,  yalan yeminle sahte dindarlıkla iktidarlarını sürdürenler, eninde sonunda tarihin çöplüğüne gidiyor!

Zalimin zulmüne direnen, akıl, bilim, hak, adalet, adil paylaşım, kardeşlik yolunda yürüyüp, ülkesi, halkı için, mazlumlar için canlarını ortaya koyanlar,  Pirsultanlar, Şeyh Bedreddinler, Nazımlar, Denizler, Yaşar Kemaller, Güneyler, mahzuniler ve daha pek çokları, sözleri, şiirleri, türküleri, kitapları, filmleri, oyunları, resimleri, ile anılırken, zalimin kılıcı olan “Hızır Paşalar”a lanet okunmakta.

Oyun içinde oyun oynanmakta. Dedikodunun bini bir para.

Neymiş seçimi kaybetsede iktidardan gitmezmiş...

Gidecek!

Ya yine seçim kazanıp iktidarda kalırsa ne olacakmış?

Şimdiye kadar ne olduysa o!

Ben bu yaşıma gelinceye dek sağı, solu, dindarları birleştiren koalisyonlar gördüm, yaşadım.

Ama muhalefetteki sağın, solun, dindarın, seçime aynı ittifak içinde girip, oy pusulasında aynı karede olduğuna ilk kez şahidim!

Demek ki; iş buraya kadar gelmiş... AKP iktidarı ve lideri Erdoğan, sağıda-soluda-dindarıda, herkesi karşısına alıp, ülkenin en az yarısına illallah dedirtmiş! 

Böylesine kenetlenmiş bir muhalefet 24 Haziran seçimlerini kazanır mı? 

Kazanır!

Kazanmazsa;  

Biz yine aynı kararlılıkla yola devam ederiz.

Gerisini de bırakın, böyle bir muhalefeti, CHP- İyi Parti-Saadet ve HDP’yi, yani neredeyse ülkeyi karşısına alarak iktidar olacak olan Erdoğan düşünsün! Onuda biz mi düşüneceğiz!

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından günümüze dek yobazlar, Savaşı Mustafa Kemal komutasındaki subayların, askerlerin, milletin değil, yeşil sarıklı evliyaların kazandığı yalanını yaydılar!

Kimdi bunları söyleyen yobazlar?

İngilizlerle işbirliği yapan Padişah Vahdettin’in,  İngiliz altınlarıyla toplayıp, kuvayı Milliyecilere saldırttığı Anzavur isyancıları ve diğer isyancı hainlerin kalıntıları!

Düşmanın denize dökülüp, bağımsızlığın kazanılmasından sonra; Kuvayı Milliye subayları ve askerlerine saldırıp, onları kudurmuş yobazlara linç ettiren bu haydutlara ne oldu? Nereye gittiler? Arap çöllerine mi kaçtılar?

AKP İktidarında her Milli Bayram öncesinde olduğu gibi; “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” öncesinde de, Mustafa Kemal Atatürk’ün adının yer almadığı kutlama mesajları yayınlandı!

Behey takiyyeciler, Atatürk’ün adının yer almadığı mesajlarla kutladığınız, kutluyor görünmeye çalıştığınız bayramın adı ne?

“Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı!”

Bu bayramı kutlamak için, Atatürk’ün adını anmadan yazdığınız mesajlara, yalnız kargalar değil, başını kuma gömüp, kıçını açıkta bırakarak saklandığını sanan,  Devekuşları bile; “Benden de aptallar varmış” diye gülmez mi?

Mustafa Kemal, daha Kurtuluş Savaşı sürerken, mecliste ağır eleştirilere maruz kaldı. Savaşın kazanılmasından, Cumhuriyet’in ilanından sonra da bu eleştiriler sürdü. 

Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hasan İzzettin Dinamo, Kemal Tahir ve başkaca solcu aydınlar, yazarlar, şairler, gazeteciler Mustafa Kemal’i, sağlığında da ölümünden sonrada eleştirdiler.  Ama, onun Kurtuluş Savaşı’nın Muzaffer Komutanı, Cumhuriyetin Kurucu lideri olma vasıflarına asla saygısızlık etmediler. Onun; büyük komutan, büyük devlet adamı, büyük siyasetçi  olduğunu da asla inkar etmediler.

Yobazların, kafatascıların; sağlığında, kendisine ve çocuklarına  sahip çıkmadıkları,  daha sonra adını kullandıkları İstiklal Marşımız’ın Şairi Mehmet Akif;

Mustafa Kemal’e muhalif olup Mısır’a yerleşti! Peki 1936’ da ülkesine döndükten sonra ne demişti?

“Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!”

Eeeeey  gafiller! Sinsice, korkakca metinlerle, tabanlarına Mustafa Kemal’e saldırı mesajını vermeye çalışanlar;

Bırakın bu takiyye makiyye ayaklarını! Mustafa Kemal’i eleştirebiliyorsanız, eleştiri yapabilecek malzemeniz varsa çıkın ortaya açıktan eleştirin. Eleştirilerinize katılsakta, katılmasakta, söz söyleme özgürlüğünüzü sonuna dek savunalım! 

Eeeeey Mustafa Kemal’in başarılarının sembolü olan Milli Bayramları, Mustafa Kemal’in adının yer almadığı mesajlarla kutlamaya kalkanlar;

Milli Bayramların kutlanmasına engel olan, kısıtlama getiren, “gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet” içinde bulunanlar;

Siz her ne kadar kıçınızı açıkta bırakıp, başınızı kuma gömsenizde; 

İnternet devrinde, dünyanın her yerinden, Mustafa Kemal’e dair  başarılara, açık yüreklice yapılmış, eleştirilere ilişkin bilgi ve belgelere bir tıkla ulaşmak artık mümkün!

Ama belli ki;

Sizin kafalarınız, Anzavur isyanları zamanında gömdüğünüz kumlarda kalmış! Çıkardığınız seslerden de kötü kokular gelmekte!

Yetivesin gali

17 May 2018

Köprübaşında toplanıp sohbet edenlerin konuşmalarına kulak veriyorum;

Birisi korku ve kaygılarına dile getirerek soruyor;

Bu adam seçimi kaybetse de iktidarı bırakıp getmez! Geder mi?

Diğeri cevap veriyor;

Geder geder getmeyipte netcek? Demirel, Özal nasıl gettiyse oda getcek. Sırası gelen getmeli demi. Hem yorulduk demeyomu, demir yorgunluğu va demedi mi? Yetivesin gali! Bu gadar zamanda demir olsa yorulur. Hep oy vedik emme, yeter gali! Yetmez mi?

Bu konuşmalar pek çok yerde yapılıyor. Pek çok kişi, daha önce Erdoğan’a oy verse de şimdi oy vermek niyetinde değil! Ama kaygılı! Erdoğan’ın 24 Haziran’da seçimi kaybetsede, ne edip edip iktidarı, sarayı bırakmayacağı kaygısı vatandaşın dilinde!

Hatırlıyorum; Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra Özal’a ilk darbe kendi partisi Anap’ın yöneticilerinden geldi!

Cumhurbaşkanlığı süresi dolup Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra Demirel’in kapısını çalan olmadı!

Yaşarsak göreceğiz, Demirel ve Özal’ın yaşadıkların Erdoğan’da yaşayacak!

16 yıl iktidarda kalmayı başaran, bütün seçimlerden galip çıkan Erdoğan’ın etrafındakiler, sırf Erdoğana olan hayranlık ve bağlılıklarından dolayı mı onun karşısında saf saf dizilip el pençe divan duruyorlar?

Cevabı belli arı bal alacağı çiçeği bilir!

Peki ya çiçekte bal bitince?

Bu sorunun cevabının bir kısmını, 24 Haziran seçimleri öncesi, kalan kısmını da 24 Haziran seçimleri sonrası alacağız.

Daha önceki seçimler öncesi vatandaşa el altından pompalanan neydi?

Erdoğan giderse faiz, döviz, enflasyon yükselir! Kredi ile ev araba alanlar, banka kredileri ile ticaret yapanlar zora düşer!

Dolar 4 lira 40 kuruşu gördü, seçimlere kadar 5 lirayı geçebileceği söyleniyor. Erdoğan giderse ekonomi çöker yalanları artık sökmez oldu!  Çünkü; Ekonomi Erdoğan başta iken çöktü zaten. O zaman başka bir korku yaratmak lazım;

Erdoğan 24 Haziran Seçimlerini kaybetsede gitmez!

Gider gider tıpış tıpış gider! Yalnız benim merak ettiğim şey, Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedip giderken, arkasında bıraktığı saraya dönüp dönüp bakacak mı? bakmayacak mı?

Vatandaşın dediği gibi “getmeyipte netcek? Yetivesin gali.

No Internet Connection