Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

İçişleri Bakanı Soylu, CHP İl Başkanlarının şehit cenazelerinde protokole alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklamada;

“Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; ‘ CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin’ diye. Bu kadar basit. Onların gideceği bir adres var. O adresi de göstereceğiz. PKK mensuplarının cenazeleri var. Biz onları çok kısıtlı kaldırtıyoruz. Onlara bir kişilik kontenjan ayıracağız. Sandıkta beraberlerse cenazede de olacaklar” dedi.

Yürürlükteki yasalar içişleri bakanına böyle bir talimat yetkisi veriyor mu?

Şehitler için kılınacak cenaze namazlarında protokol uygulaması olmaz. Şehitler için düzenlenecek askeri törenin protokol düzenlemesi de içişleri bakanının sorumluluk alanına girmez. Çünkü törenin düzenleyicisi garnizon komutanlıklarıdır.

Bu durumda, İçişleri Bakanı soylu bu talimatıyla suç işlemiş olmaz mı?

İçişleri bakanının verdiği talimatla, valiler CHP’lilerin şehitlerin cenaze törenlerine katılmalarını polis gücüyle önlemeye kalkarlarsa bu suç teşkil etmez mi?

Bu soruların cevapları belli!

Erdoğan’da bakanlarda, AKP yöneticileride, CHP’lilerin, İçişleri bakanının talimatıyla şehitlerin cenaze törenlerine alınmamasının yasal bir yetkiye dayanmayacağını bal gibi bilirler. İçişleri bakanının yetkisini aşarak verdiği talimat, CHP’lilerin, şehitlerin cenaze törenlerine katılımını engelleyemez?  Ayrıca; Erdoğan’da, bakanlar da, AKP yöneticileri de CHP’nin, PKK terörüne açık seçik karşı olduğunu, bu karşıtlığı her vesile ile halka duyurduklarını da iyi bilirler!

Peki o zaman mesele nedir?

Mesele  yerel deyimle çalıya taş atmaktır?

Şöyleki;

AKP Genel Başkanı Erdoğan yıllardır hep bu taktiği uygular.

Kamuoyunun nabzını tutup tepkisini ölçmek istediği bir konuyu, bir bakan yada bir AKP yöneticisi üzerinden piyasaya sürer. Piyasada oluşan tepki ve yorumları gözden geçirir. Sonra  oluşan tepki yada destek havasını değerlendirmeye tabi tutar. Konunun ağır tepki görmediğini, toplumda destek bulduğunu tesbit ederse konuyu uygulamaya sokar. Tepki gördüğünü göreceğini, destek bulamayacağını görürse de, konuyu geri çeker, beklemeye alır yada tümden gündemden çıkarır;

Peki konu ne;

Erdoğan 24 Haziran Seçimleri öncesi genel olarak sağ kesimde ve AKP tabanında oluşan milliyetci dalgayı çok iyi okudu. Üstelik Amerika ile anlaşıp, PYD’nin membiçten çekilmesini sağlayıp, askeri membiçe sokarak ve seçime çeyrek kala Kandil’e hava harekatı düzenleyerek gelişen milliyetçi dalgayı büyüttü!

Şimdi Erdoğan’ın hesabında, partisinden MHP’ye giden oyları geri çekmek, CHP’yi PKK ile ilişkilendirerek, olabilirse CHP tabanından ve diğer partilerin tabanından oy kazanmak var!

Ama içişleri bakanı üzerindan piyasaya sürülen ”CHP’lileri Şehitlerin cenaze törenlerine sokmayın talimatı” konusu, daha once nabız ölçmek amacıyla piyasaya sürülen konulardan çok farklıdır! Farklı olduğu kadarda tehlikelidir!

CHP’liler piyasaya sürülen bu talimatı geri çektirinceye kadar direnmeli ve konuyu kamuoyuna en doğru şekilde anlatmalıdırlar.

Bu talimat gösteriyor ki, seçim kutlamalarında patlayan silahlar rastlantı ve kontrol dışı olaylar değil!

Bu talimat üzerinden verilecek mücadelede geri adım atılmadan akıllı davranılıp, akılcı davranışlar sergilenmeli.

Genel bir değerlendirme ile; önceki dönem CHP milletvekili Eren Erdem’in  “FETÖ’ye üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçlamasıyla tutuklanması, Erdoğan’ın yerel seçimlere kadar ülkeyi germek üzerinden politika yürüteceğinin göstergesidir! CHP’ye  yönelik PKK’lılık, Fetöcü’lük suçlamaları bu gerginliği artıracaktır. Bu oyuna gelinip, gerginlik tuzağına düşülmemeli!  Ama kararlı bir mücadele yürütülmeli ve bir adım bile geri atılmamalı! 

Seçimler yapıldı, siyasi partiler seçim sonuçlarını değerlendirdiler yada değerlendirmeye devam edecekler.

24 Haziran Seçimleri gecesi saat 11:30 sıralarında Gazi Caddesi’nde, seçim zaferi kutlamasından dönen başı yazmalı, şalvarlı AKP seçmenleriyle karşılaştım. Yanlarında kocaları, çocukları, torunları da vardı.

Hepsinin yüzünde, Erdoğanla birlikte kazanmanın,  zor ve büyük bir iş başarmanın mutluluğu, büyük güce ortak olmanın rahatlığı, hazzı okunuyordu!

Memlekette Ohal varmış! ülke tek adam diktası ile yönetiliyormuş! Yargı, yürütme, yasama  tek adamın elindeymiş! YÖK baskısındaki üniversiteler özerk degilmiş, Yolsuzluk, yalan ayyuka çıkmış, “Hak hukuk adalet” hak getireymiş! Bunlar ve daha pek çok önemli büyük ülke  sorunları; seçim zaferi kutlamasından dönen şalvarlı, dastarlı kardeşlerimizi hiç mi hiç ilgilendirmez!

Peki ne ilgilendirir onları?

Onlar ve daha milyonlarca AKP seçmeni, görünmez ağlarla birbirlerine bağlı, birbirleriyle  iletişim etkileşim içindedirler. Ne zaman kömür, gıda dağıtılacağını, nereye işçi alınacağını, hangi iş için mülakat yapılacağını, nasıl Nakdi yardım, Yakacak (odun- kömür) yardımı-Gıda ve erzak yardımı-Giyecek yardımı-Şartlı gebelik yardımı Şartlı eğitim yardımı-Kırtasiye yardımı-Kira yardımı, Engelli yardımı-Öğrenci yardımı – burs ödemesi-Proje destek yardımı-Doğum yardımı- Çocuk yardımı-Emzirme yardımı (süt parası)- Muhtaç asker ailesi yardımı alabileceklerini hızlı biçimde öğrenirler!

Ardından yine yapılan araştırma ile hangi kuruma başvurulması gerektiğini belleyip soluğu AKP’de alırlar. AKP’de onları sekreterler karşılar. Adlarını yazdırıp sabırla bekleyerek, AKP milletvekilleri yada  yöneticileri ile görüşürler. Sonra AKP’den aldıkları onay ve selamla, resmi kurumların yolunu tutarlar.Çoğu zaman AKP’nin kapısını çalan binlerce AKP’liden çok azının çocuğu yada kendisi için iş talebi olumlu sonuçlanır. Ama istisnasız hepsine çay içirilir, güler yüzgösterilir. 

AKP seçmenleri AKP’de; kendileri gibi konuşan, davranan çalışanlar yada yöneticilerle karşılaşırlar, onlarda kendilerini görürler…

Bu işleyiş, bu döngüdür AKP’yi iktidarda tutan! Bu sistemi AKP-Erdoğan’mı icad edip uygulamaya soktu? 

Hayır!

Sistem, Osmanlı’dan bu yana yürürlükte. Ama asıl olarak sistemi Cumhuriyet’e uyarlayan Demokrat Partidir! Sonra sistem  bir  miras gibi, Adalet Partisi ANAP,  Doğru yol, MHP ve son olarak AKP’ye devredildi!

Peki bu kısır döngü hep böyle gidecek mi?

Ne demişti Rektör yardımcısı hazret?

“Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.” 

Aldık mı sorunun cevabını!

Hatta AKP oy kaybettikçe, belkide Hitler Almanyası’nı aratmayacak bir yöntemle, kendisini ve partisini eleştiren gazetecileri, isim isim yazdırdığı ilanla tehdit eden Bahçeli, bu oyları toplayacak ve güçlenecek. Böylece dini kullanan diktadan, ırkçılığı kullanan diktaya doğru ülke savrulabilecektir.

Erdoğan; AKP’nin oylarının düştüğünü, MHP’nin oylarını koruduğunu iyi tesbit edip, MHP ile ittifaka girerek, hepimizi ters köşeye yatırdı. Bundan sonrası için artık,  Erdoğanın oylarını, etkilese etkilese patates soğan fiyatları etkiler! 

Peki ne yapmalı?

Bu kısır döngü devam edecek! Devam edecek ama, bizde doğruları söyleyip savunmaktan hiç vazgeçmeyeceğiz;

“Umutsuz durumlar yoktur, Umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” 

Mustafa Kemal bu sözleri hangi şartlarda söylemişti? Hep birlikte düşünelim mi?

“Açık Tuş” - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Seçim sonuçları gösterdi ki; Sosyal Demokratlar’ın salt  “inşallahla, maşallahla” AKP seçmeninden yeterince oy koparması mümkün değil!

Fakat Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmanın da alemi yok elbette. Solcuların, Sosyal Demokratların istedikleri zaman; “inşallah, maaşallah, Allah’ın izniyle” demelerine de kimsenin bir diyeceği olamaz! Ama yapılması gerekenleri yapmayıp,  sadece bu dil ve üslupdan keramet beklenerek de AKP tabanından oy devşirilemez.

Seçim sürecinin demokratik olmadığı, TRT, Anadolu Ajansı, havuz medyası ve tüm devlet kurumlarının açıktan aleni AKP’ye çalıştığı biliniyor. Böyle işleyen  bir seçim sürecinin de adil olmadığı kesin. Sandık sonuçlarının sadece; yanlı bir devlet kurumu haline gelen, Anadolu Ajansı tarafından ülkeye ve dünyaya duyurulması, doğal olarak oyların sayımı ve dökümü konusunda da kaygı yarattı. 

Ancak seçim sürecindeki bütün adaletsizlikleri, oyların sayımını, sonuçların açıklanma biçimini bir yana bırakıp; Erdoğan’ın oylarını nasıl koruduğuna, MHP’nin herkesi şaşırtarak oylarını nasıl artırdığına bakmak lazım. Muharrem İnce, cumhurbaşkanlığı seçiminde %30’un üzerinde oy alırken, CHP oylarının niye %22’ye gerilediği de iyi analiz edilmeli!

Ben yıllardır bu köşeden bilinen bir gerçeği seslendirerek; “işçiler, kamu çalışanları, üretici köylüler, küçük esnaflar, sendikalar, kooperatifler ve  odalarda, emek ve emeğin hakkını koruma ve  yükseltme ekseninde örgütlenmedikce, CHP Sosyal Demokrat bir parti olamaz!” demekteyim.

AKP’nin; emekçiler, işçiler, üretici köylüler, esnaflar alanında, rahatca at oynatmasının sebebi, emekçilerin ülkede sınıf temelli bir örgütlenme içinde olmamasıdır!

Tabi bunlar, yani son seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, uzun kapsamlı ve çetrefilli meseledir.

Ancak kısa yoldan bazı örnekler, özellikle ilimizdeki seçim sonuçlarının değerlendirilmesinde bize fikir verebilir.

AKP’nin geleneksel son gün seçim yürüyüşü, nerede ve saat kaçta başladı? Hangi güzergahlarda devam etti?

Saat 11.00’de Nato Yolu’ndan başladı, Nato Yolu altındaki mahallelerde devam etti. Şeker Meydanı’nda tamamlandı. 

Ya CHP ne yaptı?

CHP yürüyüşü, Yeni Otogar önünde saat 9.30’da başlayıp Şeker Meydanı’na kadar sürdü.

AKP’nin çok çok kıdemli Milletvekili Adayı Bayram Özçelik, istediği yerde oy kullanma hakkına sahipti. Oyunu nerede kullandı? 

Bağlar Mahallesi olarak bilinen, köy kökenlilerin, besicilerin yaşadığı bölgedeki, Türk Hava Kurumu İlkokulu’nda!

CHP Millevekili Adayı Mehmet Göker’de istediği yerde oy kullanma hakkına sahipti ve  oyunu Burkent’teki Uso Anadolu Lisesi’nde kullanmayı tercih etti!

Seçim sonuçları ve seçim öncesi çalışmalarıyla, Burdur’da  AKP demenin, Bayram Özçelik demek olduğu bir kez daha ortaya çıktı. 

Bu ülkede Solcular, Sosyal Demokratlar, liberaller seçim sonuçlarını iyi okumalı.  AKP’den MHP’ye kayan, yada dönen oyların ne anlama geldiğine,  bunun önümüzdeki süreçte nelere yol açabileciğine kafa yormalı!

En az 10 yıllık programla, işçi, köylü, esnaf, gençlik, kadın  örgütlenmesi çalışmalarına en kısa zamanda başlanmalı.

Çalınan oy savunması mazereti de artık bir yana bırakılmalı;  Milli Güreşçi Yaşar Doğu, Dünya Şampiyonası’nda güreşirken, rakibini iki kez tuş yapsa da hakem Kabul etmez! Yaşar Doğu sonunda, karşısındaki güreşçiyi tuşa getirir, ardındanda çıkar göğsüne oturur. Sonrada hakeme sorar;

 “Budamı tuş değil?”

Yapılması gereken tamda bu!

Türkiye’deki Sol’un Sosyalistler’in nedir bu hali? Neden örgütlenemiyorlar?

Telefonda bu soruyu sordu oğlum.

“Sahi, biz Solcular, Sosyalistler, neden gereği gibi güçlü bir örgütlenme ile ülke siyasetine yön verecek bir güç oluşturamıyoruz?” Kendimize bu soruyu soruyor muyuz?

Oğlumun sorusu; ” Türkiye’de Solcular Sosyalistler niye  örgütlenemiyorlardı!

Bende ona; “Solcular Sosyalistler yalnız Türkiye’de değil, dünya genelinde de gereği gibi örgütlenemiyor. Geçmişte; bazı istisnalar dışında, bütün dünyada Sosyalistler’in yüzü Moskova’ya dönüktü.  Sovyetler’de Sosyalizm uygulaması başarısız olunca, dünya Solu, Sosyalistleri pusulalarını yitirdiler. O gündür bugündür, dünya Solu yolunu, yönünü bulabilmiş değil!

İyice araştırıldığında görülür ki; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşundan sonra, Sosyalist Örgütlenme açısından, dünyadaki en şanslı ülkelerden birisi de Türkiye idi!

Sosyalistler İttihat Terakki içinde önemli bir yere sahiptiler. Ancak; Enver Paşanın yanlış politikaları nedeniyle yollarını ayırdılar.

Kuvayi Milliye içinde, Sosyalist fikri benimsemekle birlikte, Mustafa Kemal’in Kurtuluş mücadelesine katılan örgütsüz Sosyalistler de vardı.

Eeee un, şeker, yağ varsa niye helva karamadı Sosyalistler?

Herşeyden önce, Mustafa Kemal Sosyalizme karşıydı. Ama Lenin’in göndereceği altınlar ve silahlara da ihtiyacı vardı! Bu nedenle, ülke içindeki Sosyalist örgütlenmelere izin vermese de Sovyetlerle ilişkilerini hep iyi tuttu.

Fakat asıl önemli neden; Mustafa Kemal’in ilimde, fende, bilimsel bakışta, ülkedeki Solcular’dan hep daha ilerde oluşuydu.

Mustafa Kemal bilime inanıyordu, bilime bağlılığıydı. Fakat daha önemlisi; bilimin ve bilime bağlı tesbit ve önermelerin, sürekli bir gelişim ve değişim içinde olduğuna da inanıyordu.

Bilimin ışığında yürünmesi halinde, karanlıkların arkada kalacağını, bilimsel tesbit ve tanımların; çerçevesi çizilen, sınırlandırılmış şeyler olamayacağını söylüyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ülkede az sayıda cesur, namuslu yazar, çizer, şair, gazeteci yobazlık ve cehalete karşı  yiğitce mücadele verdi.

Ama sanayi gelişmediği, işçi sınıfı oluşmadığı için,  Sol’un namusunu kurtarma görevi, hep aydınların üstüne kaldı!

Bizim kuşak ve daha önceki kuşaklar bilirler ki; Türkiyede aydın denince akla ilk Aziz Nesin gelir.

Aziz Nesin’e göre aydnlarımız ödlekti! Çünkü; tarihsel koşullar içinde bastırılıp sindirilerek ödlekleştirildiler!  Ama bundan utanması gerekenler, aydınları o duruma düşüren baskıcı yöneticiler, zorbalardır!

Yolda sokakta soruyorlar;

24 Haziran seçimlerinin sonuçları sence ne olur?

Sorunun cevabının bir kısmını Mustafa Kemal, 97 yıl önce Sakarya Meydan Savaşı esnasında vermiş zaten;

“Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Oğlum Çoşku Türkel’in ısrarlı önermesiyle okuduğum, Celal Şengör’ün yazdığı, “Dahi Diktatör” adlı kitapta yer alan bu cümlenin, sihrini kerametini bir kez daha kavradım.

Sakarya Meydan Savaşı;

Askerin %46’sı silahlarıyla birlikte cepheden kaçmış. Yunan ordusu ilerlemekte. Moraller bozuk;

Mustafa Kemal; işte tamda bu  en kritik noktada, dünya savaş ve savunma tarihine geçecek talimatını verir. Verdiği talimat mevzilere kadar iletilir;

“Hattı müdafa yoktur sathı müdafa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Celal Şengör’ün kitapta söylediklerine tümüyle katıldığım söylenemez! Ama keşke bu kitabı tüm Türkiye okusa, okuyabilse!

Celal Şengör bu kitapta, parça parça bildiklerimizi, daha önce okuduklarımızı çok güzel bir sıralama ve yorumlama ile okuyucuya sunuyor. Kitabı roman okurcasına soluksuz okuyabilirsiniz.

Şimdi gelelim yazının başındaki sorunun cevabının kalan kısmına;

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır”

İyide bu iktidarla, memleketi neredeyse onlar yönetmekte!

Fetö sözde gitti! Bakanlıklar, Menzilciler’in, Nakşibendiciler’in, Süleymancılar’ın, Nurcular’ın elinde! Bu tarikatlar cemaatlar gazetelere verdikleri boy boy ilanlarla Erdoğan’a oy istiyorlar!

Yani herşey çoktan bitmiş mi, umutsuz muyuz?

Hayır; 

İşte tam da bu noktada önemlidir, bu direniş kararlılığı ve mesajı;

Muharrem İnce’nin hitap ettiği kalabalıklar, daha önceki seçimlerde hiç görmediğim kadar çoşkulu!

“Muharrem İnce”  derseniz; umutla, aşkla, inaçla, çoşkuyla adeta kendisini aşıyor.

Hep bana soruyorlar, bu kez ben sorayım deyip, AKP’ye yakın olduğunu bildiğim bir muhtarın önüne geçtim;

Muhtarım nasıl gidiyor işler?

İyi gidiyor!

Beklediğim cevap bu değildi! Bu kez apaçık sordum;

Anladım. Peki seçim işleri nasıl gidiyor? 

Gözleri parladı;

Bu kez Muharrem İnce ile iyi gidiyor, çok iyi gidiyor…

Sevinçliydi, çoşkuluydu, umutluydu.

Bu seçimin yönünü belirlemekte en önemli faktör bence gençler olacak. Muharrem İnce’nin mitinglerinde, meydanları dolduranların, mitinglere heyecan katanların öncüleri gençler. Bu gençlerin çoğu, belkide hayatlarında ilk kez miting alanlarına gidip, ülkenin geleceği için mücadele kararlılığı gösteriyorlar.

Tıpkı “Ahmet Arif” gibi onlar benim de umudum; 

“Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?”

24 Haziran seçimleri sonuçları ne olursa olsun, biz burdayız!

Sonuç ne olursa olsun! Biz bu köşeden yada hayatın herhangi bir alanından, mücadelemize “Kaldığımız Yerden” devam ederiz…

16 yıllık uygulamalara baktığımızda, aslında Erdoğan’ın, %50’ye yakın oy almasına şaşmamak gerekir. Hatta; yasalara, yönetmeliklere,  teamüllere, geleneklere, bürokrasiye, rest çekerek, bu kadar zamandır yaptıklarıyla, daha önceki seçimlerde %70-80 oy almamasına şaşmalı!

Çocukluğum, babamın seçim yenilgisi üzüntülerine ortak olmakla, gençliğim “Daha Güzel Bir Dünya” mücadelesi içinde yer almakla geçti.

“Daha Güzel Bir Dünya” serap değil, daha güzel bir dünyayı kurmak imkansız da değil!

Daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu anlamak için, keşke okunsa ama,  Marx’ın Kapital’ini okumakta şart değil!

Çünkü Marx’tan once, hatta binlerce yıl önce’de “Spartaküs”  gibi, Daha Güzel Bir Dünya” için mücade edenler vardı!

“Daha Güzel Bir Dünya” mücadelesine katkı sunmanın, basit yalın, anlaşılır bir formülü var;

İyi olmak, iyi insan olmak!

Nasıl olunur?

Öncelikle; toplumun çıkarlarını kişisel çıkarlarından üstün tutarak!

Topluma, insanlığa, yakınlarına, sorumluluğunu taşıdıklarına karşı, görevlerini bilip yaparak. 

İyi insan olmanın bedelleri yok mu?

Var elbette; İyi insan olmak, görevlerini yapmakla birlikte, haklarını bilmeyi, savunmayı, haklının, mazlumun yanında olmayı, haksıza, zalime, zulme karşı durmayı gerektirir.

İyi olmak tamamda; bu haklının, mazlumun yanında, zalimin karşısında olmak ne demek?

Kendi kabuğunda yaşayıp giderken, İyi insan olacağım diye,  neden zalimlerin hışmını üstüne çekip, mazluma kalkan olsun ki insan?

İşte zurnanın zırt dediği yer de burası;

İnsanlık; Taş Devri’nden Tunç Devri’ne, Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a, kölelikten özgürlüğe,  bu gün yaşamımızı kolaylaştıran herşeye, iyi insan olma mücadelesi ile ulaştı.

“Daha Güzel Bir Dünya” mücadelesiyle, haksızlığa, zalime karşı durmanın bedeli de var elbet! Ya mükafatı?

Onun cevabını da  Büyük Sinemacı, Yazar, Şair Yılmaz Güney’den alalım;

Hayat Bize Mutlu Olma Şansı Vermedi  Sevgili

Hayat bize mutlu olma şansı vermedi

Biz kendimizden başka

Herkesin üzüntüsünü

Üzüntümüz,

Acısını acımız yaptık.

Çünkü dünya’nın öbür ucunda,

Hiç tanımadığımız bir insanın

Gözyaşı bile içimizi parçaladı….

Kedilere ağladık

Kuşların yasını tuttuk.

Yüreğimizin yufkalığı

Kimi zaman hayat karşısında

Bizi zayıf yaptı.

Aslında ne güzel şeydir

İnsanın insana yanması

Sevgili…

Ne güzeldir bilmediğin birinin

derdine üzülmek ve çare aramak.

Ben bütün hayatımda hep

Üzüldüm, hep yandım..

Yaşamak ne güzeldir be sevgili

Sevinerek, severek, sevilerek,

Düşünerek…

ve o vazgeçilmez sancılarını

Duyarak hayatın

Muharrem İnce mitingi bitti. 8-10 genç, miting alanından çıkarken, biraraya gelip, ışıldak meşale önünde anı fotoğrafı çektiriyorlar.  O sırada, öfkeli öfkeli onlara bakan polis memuru, bir taraftan da  göstere göstere onları kameraya kaydediyor! 

Sayın polis memuru kardeşim;

Muharrem İnce mitinginden çıkarken, bir araya gelip, sevinçlerini, coşkularını, çektirdikleri fotoğraflarla ölümsüzleştiren 8-10 gencin bu yaptığı suç mudur?

Sen öfkeli öfkeli, mal bulmuş mağrip gibi, o gençleri “kameraya kaydettin” diye amirlerin sana madalya mı takacaklar?

Yoksa; o biraraya gelip fotoğraf çektiren gençlerin ortaya koyduğu görüntüde, benim ve başkalarının göremediği, ama senin gördüğün bir suç unsuru mu vardı?  Sen o kaydettiğin görüntüleri amirlerine vereceksin! Onlarda savcılığa götürecekler! Savcıda soruşturma açacak öyle mi?

Soruların cevaplarının hayır olduğunu sende biliyorsun değil mi?

Peki o zaman  ortada bir suç, suçlu yokken, neden milletin parasıyla alınmış devletin kamerasını lüzumsuz, gereksiz çalıştırır, parasını milletin ödediği pili boşa harcarsın?

Aslında ne yapmaya çalıştığın, amacın bilinmekte, belli! Şükür ki; bu davranış, bu uygulama  genel değil istisnai!

Muharrem İnce mitinginin coşkusu sevinci ile dolup, bu sevinçlerini yaşayan gençlere; “bakın sizi kamerayla kaydediyorum, mimliyorum, fişliyorum korkusu” vermek! 

Nedir bu öfke muhaliflere! Kimseleri rahatsız etmeden, kendilerini ifade etmeye çalışan bu ülkenin gençlerine, kadınlarına, bilim insanlarına, yazarlarına, sanatçılarına bu öfke nedendir?

Bu şehir sakin, görevlerini bilen, haklarını sonuna kadar savunan insanların memleketidir.

Başka şehirler de durum nedir, nasıldır bilemem. Ama, Burdur’da gençler bu kuru “fişleme, mimleme” tehditlerine pabuç bırakmaz, sen de yaptığınla kalırsın!

Gençler; Hangi siyasi görüşten olursanız olun! Bilgisayar çağında sizler, yasalara saygılı, görevlerini bilen, haklarına da sahip çıkan ülkesini, ülkenin insanlarını seven, geleceğimiz, umutlarımızsınız.

Kimden, nereden gelirse gelsin, bu tür sözde “fişleme, mimleme” numaralarına da pabuç bırakmazsınız bilirim!

Ben de “Kaldığımız Yerden” köşemde, ayırımsız hepimizin demokratik haklarını savunmaya devam ediyorum, edeceğim.

Şimdi ülkenin geldiği bu yol ayırımında, demokrasiye, özgürlüklere sahip çıkma zamanı! baskıyla, otoriteyle bizi yıldırmaya çalışanlara karşı “Korkma” “Tamam” deme zamanı!

“Muharrem” aldı başını gidiyor. Yüksek performansı ve halktan gördüğü ilgi ile televizyon kanallarını mitinglerine bağlanmak zorunda bırakan O! 

No Internet Connection