Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Ülkede basın özgürlüğü sorunu var mı?

Bence artık yok! 

Daha da doğrusu, ülkede basın özgürlüğü sorunu, yok sayılacak kadar az!

Bir ülkede basın özgürlüğü sorunu nasıl var olur?

Basın mensuplarının yaptıkları haberler, yorumlar iktidarları rahatsız eder, kızdırır! 

Onlar da ilgili kurumları harekete geçirirler!  

Bu haberleri yapan basın mensupları ve onların yer aldığı gazeteler, televizyonlar, internet gazeteleri üzerine baskı uygulayıp, sansür koyarlar! 

Buda yetmezse, hükümetin beğenmediği, kızdığı haberler suç sayılır! 

İlgili kurumlar harekete geçirilir! 

Bu gazeteciler ve gazeteler, televizyonlar hakkında soruşturma açılır!

Bu formülü ülkemize uyarlarsak; 

Ülkemizde gazetelerin, televizyonların, internet gazetelerinin ezici çoğunluğu, hükümeti memnun etmek için haber yayıp yayınlamakta. Ve bu gazeteler, televizyonlar, internet gazeteleri ve buralarda görev yapan basın mensupları için, sansür uygulaması, basın özgürlüklerinin kısıtlanması söz konusu bile değildir!

Öte yandan, eser miktarda gazete, televizyon, internet sitesi gibi yayın organlarında görev yapan basın mensuplarının, basın özgürlüğünün kısıtlanması zaten bir önem arzetmez!

Malum; demokrasilerde belirleyici olan çoğunluktur! Ezici çoğunluğu teşkil eden basın yayın organları, hükümetle ters düşmeyecek haberler yapma konusunda özgürlerse, matematiksel demokrasi ölçeğinde, ülkede genel olarak basın özgürlüğü vardır! 

Basın özgürlüğü yoktur diyenler de, bu durumda kayda alınmayacak bir azınlığı teşkil ederler ki; 

Buda genel yargı ve tesbiti 

değiştirmeye yetmez!

Evet; gerçekten de ülkede basın özgürlüğüne genel bakış budur!

Ama keşke olaya birde şöyle baksalar;

Başkan Erdoğan; kendi ifadesi ile “Minareler süngümüz, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, mü’minler asker” şiirini okuyarak, “halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu işlediği gerekçesiyle, 1999 yılında, 10 ay hapis ve 177 milyon TL para cezasına çarptırıldığında;

Yana yakıla, kendisine haksızlık yapıldığına dair haber yapabilecek gazeteciye, televizyoncuya ihtiyaç duymadı mı?

Hani derler ya;  “Unutulmamalıdır ki; adalet bir gün herkese lazım olur”

İşte; iktidarları memnun etmek için değil, doğru bildiğini, yapması gerektiğine inandığı haberleri yapan, yorumları yazan gazeteciler, gün gelir geçmişte olduğu gibi gelecektede herkese lazım olur! 

İşte o vakit, Keserin, sapın, hesabın döndü bir zaman gelir! Böylesi gazeteciler yana yakıla aranır! 

Aranırda bulunur mu ki?

Adnan Oktar ve cematının; yıllardır, herkesin bildiği yasadışılıklarını, iktidar, emniyet ve savcılar yeni mi öğrendi?

Çocuk tecavüzü, kadın kaçırma, zorla alakoyma, silahlı örgütle tehdit, şantaj, yabancı ülkelere ajanlık gibi, 30’a yakın suçlama ile yargılanacak olan Adnan Oktar, bu suç örgütünü hangi yapı arkasına saklamıştı?

4 kitabi dinde dahil olmak üzere, bütün dinler ve inançlar, aslında “yaradılmak”tan ötürü “yaradana” şükran, minnet, sevgi ile bağlanma anlayışındadır.

“Yaradılanlar” “yaradana” olan sevgi ve bağlılıklarını; ibadet ve başkaca yollarla ifade ederler.

Özellikle kitabi dinlerde, peygamberler, “yaradılanın” “yaradana” minnet ve bağlılığını, sevgi ile göstermesi çağrısında bulunurlar… “Yaradılanların” “yaradana” sevgi ile bağlanması anlayışı hüküm sürdüğü sürece, peygamberler dışında, “yaradanla” “yaradılan” arasına kimsenin girmesine ihtiyaç kalmaz!

Ne zaman ki; dinlerin, mensupları üzerinde, “yaradan” korkusu hakim kılınır! İşte o zaman, tarikatlar, cemaatlar ortaya çıkıp, “yaradan” korkusu baskısı ile “yaradan”ın emirlerini yerine getirmede; tek doğru yolun, “kendi cemaat ve tarikatlarına dahil olmak” olduğu görüşünü dayatırlar.

Üstelik; hemen hemen bütün din ve inçlarda tarikatlar, kendilerinden başka doğru tarikat olmadığını söyler, kendileri dışındaki tarikatları, sapkınlıkla suçlayıp, düşman ilan ederler.

Bu yapı; tarikatlara; “kendi doğrularını hayata geçirmek için”, “kendilerine herşeyin mübah olduğu” anlayışını da getirir.

Yalnız ülkemizde değil, başka ülkelerde de tarikatlar; iktidara gelmek, kendi anlayışlarını iktidarda görmek için, siyasi partileri, siyasileri, bürokratları etkileri altına almaya yönelirler! Eğitim, emniyet, ordu, yargı ve diğer kurumları ele geçirmek için çalışırlar.

Tarikatlar, güçlenerek,

yaygınlaşarak, iktidarları kontrolleri altına alsalar da! Yasal sınırları zorlayıp, kendilerine meşru zeminler yaratsalar da! Yer altında çalışma, gizllik görüntüsü vermekten asla vazgeçmezler. Çünkü onlara göre; tarikatları, inançları, daima baskı altındadır! Kendilerinden başka herkes onlara düşmandır! 

En başında söylediğimi gibi; tarikatları var edip güçlendiren; “yaradan”dan korkulması gerektiği dayatmasıdır!

Tarikat ve cemaatlar, yüzlerce, binlerce yıldır var! Var olmaya da devam edecekler! Ama olması gereken, cemaat ve tarikatlara, yasalar nezdinde ayrıcalık tanınmamasıdır. Yasa dışına çıkan tarikatlara, yasal yaptırımların uygulanmasıdır!

Ülkemizde tarikatların, ticari, siyasi ve diğer bütün alanlarda, ne denli güçlü olduklarını! Ama bu güçlerinin, devlet  denetiminden uzak olduğunu herkes bilir!  Ama nedense, iktidarlar, güvenlik güçleri ve savcılar bilmez!

Neden?

“Yaradan” “yaradılana” “yaradılmak”tan ötürü, sevgi ile bağlanıp, sevgisini, minnetini ibadetlerle ve  başka yollarla ifade edebiliyorsa, tarikatlara cemaatlara gerek kalır mı?

Tarikatları varedip ayakta tutan; yarattıkları  “yaradan” korkusudur. 

Tarikat liderleri, yarattıkları “yaradan” korkusu üzerinden; kendilerini “yaradan” ile “yaradılan” arasına yerleştirip, kendilerinden de korkulmasını sağlarlar!

Halbuki Yunus; herşeyi bir yana bırakıp, korkuları yıkarak, doğrudan  “yaradana”  yönelip, ona olan sevgisini mutlaklaştırarak ne diyor?

Bana seni gerek seni.

15 Aralık 2017 tarihinde, annesi A.Ç. ile emniyete gelen E.Y. isimli çocuk, Armağan İlci Mahallesi’nde bulunan bir öğrenci yurdunda kalırken, aynı yurtta kalan, F.E.C. isimli kişinin kendisine cinsel istismarda bulunduğunu söyleyip şikayetçi, davacı oldu.

Güvenlik güçleri, bahsi geçen adrese gittiklerinde, yurt olarak kullanılan apartmanda, işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının olmadığını gördüler. Binada öğrencilerin kaldığına dair tutulan bir defter veya bilgisayar kaydının bulunmadığını da, yurdu işleten V.G.’den alınan bilgiyle tesbit ettiler.

İşletmeci V.G. gerekli evrakları getireceğini söyleyip binadan ayrıldı. Daha sonra bir avukatla emniyete gelip, yurdun ruhsatının olmadığını,  yurtta kalan öğrencilere dair kayıt bulunmadığını, ancak, ruhsat işlemlerinin devam ettiğini beyan ederek, elini kolunu sallaya sallaya emniyetten çıkıp gitti!

Daha önce gazetemizde haberini yaptığımız bu olayın, adli süreci ve sonucu yazımızın konusu değil. Konumuz olayın idari süreci.

Şimdi soralım;

Öğrenci yurtlarını kim, kimler  

denetler? İsteyen istediği gibi özel öğrenci yurdu açabilir mi? 

Yasa ve yönetmelikler; 4+4 yani ilkokul, ortaokul öğrencileri için, özel yurt açılıp işletilmesini yasaklıyor!

Son 4’e yani lise düzeyine gelince; lise öğrencilerinin kalacağı yurtlar açmak  için, yerelkurumlardan izin alınması mümkün değil! Lise öğrencilerinin kalacağı özel yurtlar için, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan özel izin almak gerekiyor!

Hal böyle iken soralım;

Armağan İlci Mahallesi’ndeki yurtta kalırken,  aynı yurtta kalan F.E.C. tarafından cinsel istismara uğradığı iddiasıyla, emniyete gidip şikayetçi olan E.Y. kaç yaşında, hangi eğitim düzeyindeydi?

Bu olayın yaşandığı kaçak yurda 

sonradan ruhsat verildi mi? 

Verildiyse; hangi yaş ve öğrenim düzeyindeki çocukların kalmasına yönelik ruhsat verildi. Yurt olarak kullanılan binaya giden güvenlik güçleri, bu ruhsatsız, kaçak yurtta, hangi yaşlarda ve eğitim düzeyinde çocukların  kaldığını tespit ettiler mi? Konu İl Milli Eğitim müdürlüğü ve ilgili kurumlara intikal ettirildi mi?

Etmedilerse bu ağır bir görev ihmalive suçu değil mi?

Sormaya devam edelim;

İlimizde; 8 yıllık ilköğretim, ortaöğretim düzeyinde öğrencilerin kaldığı, cemaatlere, tarikatlara ait, özel yurtlar var mı? Varsa haklarında niye işlem yapılmıyor?

Lise düzeyinde öğrencilerin kaldığı tarikat ve cemaatlerin kontrolünde olan öğrenci yurtları var mı? Varsa  Milli Eğitim Bakanlığı’ndan  izin alınmış mı?

Lise öğrencilerinin, üniversitelilerle birlikte  kaldığı, cemaat ve tarikatlara ait yurtlar var mı?

Hatta alanı biraz daha  daraltıp soralım;

İl genelinde, şehir merkezinde, merkez köylerde,  özellikle Bucak’ta; bu örnekte olduğu gibi kaç ruhsatsız, yasadışı öğrenci yurdu vardır? Bu yurtlar cemaat ve tarikatların kontrolünde midir? Ruhsatlı olup işletilen cemaat ve tarikatlara ait olan kaç öğrenci yurdu tespit edilmiştir?

Evet; buyrun ilgili kurumların yöneticileri top sizde…

Şimdinin meclis başkanı,  bir zamanların başbakanı Binali Yıldırım, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada ne demişti;

Ülkemiz Avrupa’da tarımda  bir numara!

Yıldırım’ın bu sözlerine milletvekilleri niye gülmüştü?

Bulgaristan’dan saman, Amerika’dan buğday, mısır, ayçiçeği, bezelye, kuru fasulye, mercimek, nohut,   pamuk!

İsrail’den biber, turp,marul, soğan, domates, kabak, ayçiçeği, buğday, kavun, karpuz, çiçek! 

Yunanistan’dan Sudan’dan mısır, Zimbabve’den bezelye,  Afrikalı Tanzanya’dan barbunya, hıyar, Sırbistan’dan buğday,  Pakistan’dan patlıcan, hibrit, yani genetiğine müdahale edilmiş tohumlar aldığımız için mi, Avrupa’da tarımda bir numarayız?

Tarımda, Avrupa’da bir numaraysak, o zaman Başkan Erdoğan, neden, sadece, sarayın bahçesinde hibrit olmayan, doğal tohumlarla, ilaçsız, hormonsuz yetiştirilmiş sebze ve meyvelerle besleniyor?

Neden bizler gibi pazarlarda, marketlerde satılan sebze ve meyvelerle beslenmiyor? 

Neden, GDO’lu ürünlerin, İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya ve  İskandinav ülkelerine girmesi yasak? Neden GDO’lu ürünlerin, bu ülkelerde tüketime sokulmaması için sıkı denetimler ve yasaklamalar uygulanıyor?

Ey ülkemin insanları; ülkemizde yediğimiz gıdaların büyük bölümü, dışarıdan ithal edilen, genetiği değiştirilmiş ürünler!

 İthal edilen,  genetiği değiştirilmiş tohumlar ve bu tohumlardan elde edilen GDO’lu ürünler, kansere başta olmak üzere pek çok hastalığa yol açıyor!

Bu işin sağı solu, o partilisi bu partilisi yok! Bugün, dünyanın tamamına gıda ürünleri satan bu dünya devi mafya  firmalar, gıdalar üzerinde oynadıkları oyunlarla, dünya insanlığını zehirliyorlar. Aynı zamanda bütün ülkeleri kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Öylesine ki; bu mafyalaşmış gıda devleri, bizim ülkemizdeki tohum kullanımını da denetleyebiliyorlar. Onlara bu yetkiyi; yapılan anlaşmalarla, son 20 yılın hükümetleri verdiler.

Önümde, televizyonlarda sürekli reklamı yapılan, büyük bir  markanın ürünü var. “dışı çukulata kaplı yumurta” reklamıyla satılıyor;

İçindekiler bölümünü hiç okudunuz mu? Bakın neler yazıyor; 

Şeker, Bitkisel yağ (Palm Sal)  Yağsız süt tozu yağı, Azaltılmış kakao tozu, Buğday Unu, Buğday Ruşeymi, Buğday Nişastası, Arpa Malt Özü emülganatör, Lesitin Soya, Peynir altı suyu, tozu (süt ürünü) Bitkisel yağ (ayçiçek) aroma vericiler, kabartıcılar (Amonyum bikarbonat, tuz,  Sodyum bikarbonat, tuz sütlü krema.

Ağırlıklı olarak çocukların, genelde herkesin yediği bisküvi, pasta, tatlı, ambalajlanmış dondurma, çikolata ve diğer benzeri ürünlerde, artık süt yok! Peyniraltı suyundan elde edilmiş kimyasallar var! Pancar şekeri yok, Glikoz-Fruktoz şurubu var!  Bunların yanında, başkaca genetiği değiştirilmiş, kimyasallaştırılmış pek çok şey!

Evet, önümdeki, 20 gramlık ürünün içindekiler listesi değilde sanki, karmaşık, anlaşılmaz kimyasallar formülü gibi!

Bu listede yer alan maddelerden kaç tanesi hakkında bilgi sahibisiniz?

“Biz” on yıllardır her seçimde “onların” kaybetmesini, “bizim” kazanmamızı istiyor, bekliyoruz.

Ama her seçimde “onlar” kazanıyor!

Eee ne demek şimdi bu? Yani seçimlerde kazanmayı umut etmeyelim mi?

Seçimi kazanmak ne demek?

Seçimi kazanmaktan kastımız, beklentimiz, umduğumuz nedir?

İktidara gelmek mi?

İktidara gelmekten kastımız nedir o zaman?

İktidara gelmekten anladığımız, işçilerin, üretici köylülerin, küçük esnafların yani eliyle üreten herkesin, yazdıkları, çizdikleriyle, bilimle, sanatla onlara rehberlik eden onları donatanların iktidara gelmesi mi?

Öyleyse bu ham bir hayaldir, sağlıklı gerçekçi bir beklenti değildir!

Çünkü ülkemizde “onlar” örgütlü, “emeğiyle geçinenler” örgütlenmiş değildir. 

“Emeğiyle geçinenler”in, kendilerini iktidara taşıyacak, sendikal, sosyal, siyasal  örgütlenme içinde olmadıkları apaçık ortada!

Eee bu durumda iktidara gelmek, seçimlerde kazanmayı umut etmek için, emeğiyle geçinenlerin örgütlenmelerini tamamlamalarını mı bekleyeceğiz? O zamana kadar yapılacak hiçbir şey yok mu?

Üstelik; bu emeğiyle geçinenlerin örgütlenmesi ve iktidara alternatif olma süreci kendi haline bırakılırsa, kim bilir kaç on yıllar sürer! 

Doğru ve de işin püf noktası tamda burası;

Konuyu tam da başa alıp soralım;

“Biz” her seçimde kazanmayı umuyoruz değil mi?

Sonra ne oluyor?

“Onlar”; yani sömürü, yalan, talan, soygun, zulüm düzeninin sahipleri kazanıyor. “Biz”se her seçimden sonra hayal kırıklığına bozguna uğruyoruz değil mi?

Halbuki bozguna uğramanın, çökmenin alemi ne?

Evet! ama ne yapmalıyız?

Yapmamız gereken; bu şartlarda, umutlarımızı seçimlere değil, seçimlerden önce, bu şartlarda, bu kurtlar sofrasında var olmaya, örgütlenmeye, birbirimizle kenetlenmeye bağlamalıyız.

Son seçimleri ele alırsak seçim öncesi “onlar” zaten iktidarda değil miydi? Seçimden sonrada yine iktidarda olanlar onlar değil mi?

İşte; biz, onların iktidarında var olmayı, örgütlenmeyi, büyümeyi, bizi iktidara taşıyacak, sosyal, sendikal,  siyasal yolların taşlarını sabırla, azimle örmenin yollarını öğrenmeliyiz. Yapılması gereken  budur.

Toplum, özellikle de gençler tüketim kültürünün pençesinde. Emperyalizm; gelişen teknoloji ile  bizim gibi ülkelerde, cep telefonundan, televizyonlara, bilgisayarlara kadar her yolu kullanarak, kendi tüketim ve asimilasyon politikalarını dayatıyor.

Oysa; dünyada eşi benzeri görülmedik duyarlılıkta ve güzellikte, sevdayı, dayanışmayı, kardeşliği haksızlık ve zorbalığa başkaldırıyı anlatan türkülerimiz var bizim…

Geçenlerde; ulaştığım bir sitede, Muharrem Ertaş Usta’dan, sözleri Dadaloğlu’na ait, “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri” türküsünü dinledim. Sitede türküye yönelik; “Böyle türkülerimiz varken, bizim insanlarımız nasıl kötü olabiliyor şaşıyorum!  Ruhun şad olsun büyük usta” yorumunu okudum.

Bu tesbit ve dilek üzerinde uzun uzun düşündüm kaldım…

Evet; dünyanın bütün ülkelerinin kültürlerine, müziğine, sanatçılarına, bilgelerine saygımız sonsuz. Ama biz de öyle değerler var ki; yüzlerce binlerce yıl ötelerden hala bize seslenir durur.

Dede Korkut-Ömer Hayyam-Hoca Ahmet Yesevi-Yunus Emre-Nasreddin Hoca- Nesimi-Pir Sultan Abdal- Dadaloğlu-Köroğlu-Karacaoğlan-Aşık Veysel-Nazım-Ahmet Arif-Aziz Nesin- Sabahattin Ali-Rıfa Ilgaz-Sait Faik-Kemal Tahir-Yaşar Kemal-Neyzen Tefik-Ruhi Su- Yılmaz Güney-Muharrem Ertaş-Mahsuni Şerif-Neşet Ertaş-Fazıl Say… Saymakla bitmez daha nice büyük bilgeler, ozanlar, yazarlar, şairler, sinemacılar, sanatçılar…

Peki, nasıl oluyor da biz böylesine büyük değerlere sahipken, Emperyalizm’in kültür asimilasyonuna direnemiyoruz?

Çünkü; bu ülke, 10 yıllardır Emperyalizmin işaret edip seçtirdiği, desteklediği partiler ve iktidarlar, hatta darbeciler tarafından yönetildi, yönetiliyor!

Eee o zaman yapacak bir şey yok mu yani bu konu da?

Var, var tabi hem de çok şey var!

Öncelikle evimizde çocuklarımıza, okulda öğrencilerimize, işyerlerinde birlikte çalıştıklarımıza, hayatın  her alanında herkese, kültürümüzü, bilgelerimizi, ozanlarımızı, yazarlarımızı, şairlerimizi, bize ait olan her şeyi anlatmakla başlayabiliriz.  

Örneğin; evimizde, taze sütten, doğal maya çalarak ürettiğimiz yoğurdun faydalarını ve bu ülke ülke insanları tarafından bulunup nasıl dünyaya tanıtıldığını anlatabiliriz.

Kendi kültürümüzü anlatmakta; en önemli imkan ve fırsat yerel yönetimlerdedir. 

1998’de kaybettiğimiz Merhum Belediye Başkanı Armağan İlci’yi,  efsane yapıp unutulmaz kılan neydi? Yol- kaldırım-su-imar hizmetleri mi?

Hayır; Armağan İlci’yi unutulmaz kılan, düzenlediği şenliklerde, hem yerel, hemde ülke ölçeğinde tanınmış ve başarılı, ama iktidarların televizyon, salon ve diğer alanlarda yasaklayıp, ambargo koymasına rağmen, halka malolmuş ozanları, sanatçıları, yazarları, şairleri, karikatüristleri, ressamları, bestecileri halkla buluşturmasıydı. Konser, panel, seminer, sergi, imza günlerinde, onları halkla kaynaştırıp, karşılıklı iletişim kurmalarını sağlamasıydı. Bu anlayış ve etkinliklerdir Armağan İlci’yi efsane başkan yapan…

Gelelim günümüze; Armağan İlci’den bu yana,  bu anlamda etkinlikler, çalışmalar yapma imkanları, geçmişe göre artık  çok daha fazladır.

Belediyeler; sivil toplum örgütleri, özellikle kamu çalışanları sendikaları ile işbirliği yaparak,  şiir, öykü, resim, karikatür, türkü, spor üzerine gençleri yönlendirebilecek çalışmalar yapmalılar. 

Kendi kültürümüzü tanıtacak yarışmalar düzenleyerek, gençleri teşvik etmeliler. Kendi kültürümüzün temsilcilerini, türkülerimizin  ustaları sanatçıları halkla buluşturmalılar.

Piyasa müziği yapan şarkıcıları sahneye çıkarmakla, sosyal kültürel hizmet verilmiş olmuyor! 

Edebiyat alanının ustası yazarları, çizerleri, şairleri ilimize çağırıp, düzenleyecekleri panel seminer, sergiler, imza günleriyle, halkımızı kendi kültürlerine yönlendirmeliler. 

Aslında; bu etkinlikler, belediyelerin asli görevi olmalı! Yol, kaldırım, su, park ve diğer  çalışmaları, yapılması gereken rutinler olarak görüp değerlendirerek, daha fazla sosyal, kültürel çalışmalara yönelmeliler?

 

24 Haziran seçimleri öncesi,  Türk Lirası’nın, Dolar-Euro ve diğer yabancı paralar karşısında değer kaybetmesinin, faizlerin ve enflasyonun yükselmesinin, gıda ve diğer ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının artmasının sebebi dış güçlerdi!

Erdoğan böyle dedi, seçmenleri de buna inanarak oy verdi.

Erdoğan; kendisinin seçimleri kazanması ve yeni başkanlık sisteminin devreye  girmesiyle,  işlerin yoluna gireceğini, doların ineceğini, faizlerin, enflasyonun, artan fiyatların düşeceğini söylemişti!

Peki sonuç ne oldu?

Her şey bir yana, Salı Pazarı’nda karpuzdan başka ucuz bir şey yok. Oda ihtiyaç fazlası üretimden ve ürünün tarlada kalmasından. 

Bakmayın siz soğan patates fiyatları düştü haberlerine! Pazarda soğan 5-   patates 6- domates 5- taze fasulya 8 liraydı. Sebzede meyvede düşüş yok! üstelik fiyatlar düşüş değil artış eğilimli.

Erdoğan; Eğitim, Sağlık, Kültür-Turizm gibi önemli bakanlıkları işadamlarına Verdi. Hazine ve Maliyeyi ve tüm parasal kurumları, damadı üstünden kendisine bağladı!

Böyle bir kabine tablosu ile Erdoğan’ın yapmak istediği ne?

Bu kabine görüntüsü ile Erdoğan, Avrupa ile parasal ilişkileri düzene sokabilir, borçların faizini ödeyebilmek için yeni borçlar bulabilir mi?

Bekleyip göreceğiz!

Ancak; beklemeden görebileceğimiz şey, Erdoğan’ın emirlerini körükörüne uygulayacak bir kabine oluşturduğu!

Kapitalist sistemlerde hazine ve maliye yönetimi, dünya piyasalarına uyum sağlayıcı bir profesyonellik gerektirmez mi?

Bu kabine; Avrupa ile ilişkilerin düzelmesini, ülkeye turist gelmesini, ihracat artışını, acilen dış borç faizlerin ödenmesini sağlayacak yeni borçlar edinilmesini sağlar mı?

İstemeyiz! Kimse istemez ülkenin ağır bir krize girmesini!

Ama enflasyon, faiz, döviz, yükselen fiyatlar sarmalı, ülkenin bir krize gittiğinin göstergesi;

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden yapılan açıklamaya gore; 2017 yılında kapanan şirket sayısı bir önceki yıla gore; yüzde 22.46 artışla 13 bin 517 oldu.  Sırada iflaslarını açıklamaya hazırlanan büyük firmalar var!

Büyük holdinglerin, firmaların, hatta mahalle bakkallarının bir krizle kapanması asla istenmez.

Ama görünen odur, gidişat orayadır ki;

Ülke, ekonomik  kaoslara, bunalımlara yol almakta! 

Bunalımların  emeğiyle geçinenlere getireceği nedir?

İşsizlik, açlık ve acı!

Çocukluğumda radyo spikerleri, ajans saatinde verdikleri haberlerde; “Yarı Resmi El Ahram Gazetesi’nde yer alan habere göre” diye başlayıp, o gazetede çıkan haberi aktarırlardı!

Dönemin Mısır’ında yayınlanan, “El Ahram Gazetesi” hiç değilse yarı resmiymiş! Şimdi bizim ülkemizde yayın yaparak milyonlara seslenen televizyonların,  birkaç istisna dışında tamamına yakını, binlerce basılan gazetelerin, yine birkaç istisna dışındaki büyük çoğunluğu, “artık El Ahram’ı” aratırcasına, yarı resmi değil, tümüyle resmi, sahibinin sesi  oldular! Hepsinin Kontrol ve denetimi bir kişinin, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın elinde!

Hani nerdeyse Erdoğan emretse, bu televizyonların, gazetelerin sahipleri ve yöneticileri;

Rıfat Ilgaz’ın “Hababam sınıfındakiler” gibi “Tek ayak üstünde” duracaklar!

Benim okuyarak yada yaşayarak öğrendiğim, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde , basın böyle aciz ve onursuz bir duruma düşmedi!

Neden ve nasıl böyle oldu kısmına girmeyelim. Aslında herşey apaçık gözümüzün önünde bu hale geldi! Ama yine de biz görmedik, duymadık, bilmeyiz diyenler varsa, bilenler bilmeyenlere anlatsın!

Biz gelelim “Yarı Resmi Elahram” gazetesi’nden beter duruma düşen basının, aslında nasıl olması gerektiğine;

Basın mensupları, gazetecilerin görevi nedir? Gazeteci ne yapar, ne yapmalı?

Öncelikle; gazetecilerin ne yapmaması gerektiğine başka meslekler üzerinden bakalım mı?

Bir öğretmen öğrencilerine “ders çalışmayın, öğrenmeyin, eğitim gereksizdir” der mi?

Bir doktor “sağlığınıza dikkat etmeyin, benim verdiğim ilaçları kullanmayın”  diyebilir mi?

Evet işte gazetecilerin görevi de, siyasilerin, yönetenlerin, ellerindeki ekonomik, parasal güçle, her alanda hükümranlık sürdürenlerin, gönlünü hoş eden haberler yapmak, yazılar yazmak değildir!

Üstelik böylesi bir işin tavrın karşılığı gazetecilik değil; saray soytarılığı, dalkavukluk, şaklabanlıktır!

Televizyon ve gazete mensuplarının gazeteci mi yoksa saray soytarısı mı olduklarını; 24 kişinin öldüğü İhmal! İhmal! Diye bağıran tren kazası hakkında yazdıkları ile test edebilirsiniz

Kimi zaman karşılaştığım bazı okurlar soruyorlar;

 “hep eleştirel yazılar yazıyorsun! Korkmuyormusun?” 

Korkuyorum!

Ama once, bu “eleştirel yazılar yazma” konusuna değinelim;

 Gazetecinin asli görevi, gazeteci olmanın gereği; 

Ülkede, toplumda, devlette, hükümette, aksayan yanlara dikkat çekmek, yalanı, yanlışı, rüşveti, yolsuzluğu, haksızlığı yaptığı haberlerle ortaya çıkarmak, bu ve benzeri konularda eleştirel yazılar yazmaktır. 

Korkmaya gelince;

Korkuyorum! Yaptığım haberlerde, yazdığım yazılarda haksız olmaktan, haksızlık yapmaktan, yanlış yapmaktan, yanılmış olmaktan, çok ama çok korkuyorum! Hepsi bu…

Kim Daha Büyük?

 Nasrettin Hoca’ya: 

- “Efendi” demişler, “padişah mı büyük, yoksa çiftçi mi ?”

- “Çiftçi büyük elbet” demiş Hoca ve eklemiş; “Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse pâdişah acından ölür.”

Dondurma neyle yapılır, dondurmanın içinde neler bulunur?

Bunu bilmeyecek ne var! Süt,salep, şeker.

Çok güzel.

Peki; kendimiz ve çocuklarımız için aldığımız, yediğimiz, hazır dondurmaların ambalajları üzerinde bulunan “içindekiler” bölümünü hiç açıp okuduk mu? 

Orada süt, şeker, salep yazıyor mu?

Ben söyleyeyim; yazmıyor, yazamaz!

Çünkü; bu hazır ambalajlanmış dondurmalara artık süt, salep, şeker koyulmuyor!

Peki ne koyuluyor?

Hazır dondurma ambalajının içindekiler bölümünü okuyup, bu soruya cevap arayalım mı?

Çok ilginç; İçindekiler bölümünde süt, Şeker, salep yazmıyor! 

Yediğimiz hazır dondurmaları süt şeker, salep kullanmadan yapmayı nasıl başarmışlar? Süt, şeker, salep yerine neler kullanmışlar?

Bakalım; süttozu, glikoz şurubu, peyniraltı suyu, bitkisel yağ (hurma,pamuk,kanola ayçiçek) kıvam artırıcı (guar gam, keçiboynuzu gamı, sodium karboksimetil selülöz, karragenan)  emülgatörler (yağ asitlerinin mono ve digliseridleri) Aroma verici (vanilya) en alt bölümde de eser miktarda soya lesitini, guliten içerebilir yazıyor! 

Özellikle çocuklarımızın sağlığını nasıl etkileyeceğini bilmediğimiz şeyler yazıyor! Burada yazan şeylerin bazılarının ne olduğunu biliyormusunuz. Örneğin  bütün çikolatalarda, tatlılarda, bisküilerde, dondurmalarda kullanılan “lesitin” nedir biliyormuyuz?

Hazır dondurmalar, çikolatalar, tatlılar, pastalar, bisküviler evet ülkemizdeki bütün  bu gıda ürünlerinin hiçbirinde, artık pancardan elde edilen şeker kullanılmıyor! Onun yerine “Nişasta Bazlı şeker” olarak tanımlanan, “GDO’lu mısır’dan elde edilen “glikoz şurubu” kullanılıyor.

Süt yerine, değişik işlemlerle, onlarca yıldır stoklanmış süt tozu ve peynir altı suyu kullanılıyor!

Peki; neredeyse bütün bu hazır gıdalarda kullanılan, bu peynir altı suyunun kerameti nedir?

Peynir üretiminden arta kalan suyun  sıcak plakalara püskürtülmesi ile elde edilen toza peyniraltı suyu deniliyor! Ülkemizde; neredeyse bütün hazır gıdalara süt yerine bu madde koyuluyor.

Bu satırları okuduktan sonra, siz  peyniraltı suyunun, sütün yerini tutabileceğini söyleyebilirmisiniz?

Birde; çikolata, tatlı, pasta ve bisküilerde  çok kullanılan “guliten” var!

Nedir guliten? Aslında buğday proteini! Ancak; ülkemizde, gıdalarda kıvam artırıcı ve ekmekde elastikiyet ve sertliği sağlamak için kullanılan bu guliten; bizim bildiğimiz, doğal buğdaydan elde edilen buğday proteini değil artık! Amerika’dan ithal edilen, genetiğine müdahale, edilip kromozom sayısı değiştirilmiş buğdaydan elde edilen protein!

İyide ne var bunda? Peynir altı suyuna yapılan işlemin, glikoz şurubunun, gulitenin, gıdalarda kullanılmasında ne sakınca var, varsın kullanılsın!

Evet;  zaten yıllardır kullanılıyor!  Genetiği değiştirilmiş, Amerikan tohumundan elde edilen buğdaydan üretilen guliten, çoçuklarımızı Çölyak hastası, obez yapıyor! 

Nişasta bazlı şeker olarak bize yutturulan, GDO’lu Amerikan tohumundan üretilen mısırdan elde edilen  glikoz şurubu, şeker hastalığına yol açıyor!

Ülkemizde; son dönemde, şeker, çölyak, MS (Multipl skleroz) Alzheimer, obezite  hastalıklarının artmasının temel nedeni, işte bu Amerika’dan ithal edilen, genetik müdahale ile doğal yapısı bozulmuş tohumlardan elde edilen ürünler.

Artık  ülkemizde hiç kimse, hiçbir kurum tahıl ürünleri, bakliyat, meyve tohumlarını ve diğer tohumları üretmiyor, üretemez!

Neden?

Çünkü AKP hükümeti; 2006 yılında çıkardığı 5553 sayılı tohumculuk yasası ile “sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir” hükmü getirdi ve böylelikle, bizim köylümüz, Amerika ve diğer ülkelerden ithal edilen tohumlara mahkum edildi de ondan!

Geçen Cumartesi mesai bitiminde evime giderken, Tabakhane Camisi önünde, yere oturmuş bir dilenci elini uzatıp yardım isteyince baktım ki;

Kucağında henüz daha birkaç günlük olduğu görülen bir bebek!

Üstü başı perişan, kadın muhtemel ki sığınmacı. Kucağındaki bebek de eski üskü kirli bezlere sarılmış!

Kadının yanından uzaklaşırken düşündüm; gelip geçenlerin yüreğini sızlatıp, para koparmak için teşhir edilen bu bebeğin, bu şartlarda yaşayabilmesi güç. Öyleyse devletin ilgili kurumlarını harekete geçirip, bu bebeği bulunduğu şartlardan kurtarmalı!

112’yi arayıp 155 Polis İmdat birimine ulaşarak, karşıma çıkan görevli polise durumu açıkca, ayrıntılarıyla anlatıp, birkaç günlük bebeğin çok kötü şartlarda olduğuna, yaşamını yitirebileceğine özellikle dikkat çektim. Görevli polis memuru konuyla ilgilendi, olay mahalline ekip göndereceğini söyledi.

İhbar sonucunda ne yapılacağını görmek için yakın bir yerde bekledim. Ekip geldi, iki polis kadına doğru yürürken, kadın kaçmaya yeltendi. Polisler durdurdular. Aralarında kısa bir konuşma geçti. Sonra polisler ekip aracına yöneldi, kadında kucağında çocukla yürüyüp gitti!

Polisler kimlik kontrolü yapmadılar. Kadının kucağındaki çocuğa eğilip bakmadılar! Muhtemelen kadına dilenmemesi uyarısında bulunup gönderdiler!

Niçin böyle yaptılar, ne yapmaları gerekirdi?

Yapmaları gereken; Aile ve Sosyal Politikal İl Müdürlüğü ile irtibat kurup, o kurumdan uzmanların olay mahalline gelmelerini sağlamaktı. Onlarla birlikte yaptıkları kimlik kontrolü, bebeğin o kadına ait olup olmadığının belirlenmesi çalışmalarından sonra, kadın ve çocuğu karakola götürmeliydiler. 

Aile Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü görevlileri sosyal hizmet uzmanları ile birlikte, kadının ifadesini almaları gerekirdi! Kadına ait olduğu tesbit edilirse, çocuğu annesiyle birlikte, hastaneye sağlık kontrolüne  götürmeliydiler!

Şayet; çocuğun kadına ait olmadığı tesbit edilirse, çocuk kadından alınıp, önce sağlık konrotolü için hastaneye götürülüp, gerekirse tedavi edildikten sonra, koruma altına alınmalıydı!

Evet bilindiği gibi, polislerin normal şartlarda yapmaları gerekenler bunlardı!

Ama yapmadılar, zaten yapamazlardı!

Neden?

Çünkü günlerden Cumartesi’ydi ve

Cumartesi günleri Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü tatildeydi,  kapalıydı da ondan!

174  nolu Alo Gıda hattı; adı üstünde; gıdalarla ilgili bir sorun yaşandığında, ihbarda bulunulması, Gıda Tarım Hayvancılık İl Müdürlüğü görevlilerinin bu ihbarla  harekete geçip, bozuk gıda ihbarında bulunulan işletmeleri denetlemeleri, bozuk olduğu ihbar edilen gıda numunelerini alarak işlem yapmaları için vardır!

Gelin şimdi bir senaryo üzerinden, canlandırma yaparak, hafta sonu Cumartesi yada Pazar günü 174 Alo Gıda’yı arayalım;

174 Alo Gıda’mı?

Evet.

Ben falan ildeki, filan adresteki şu isimdeki işletmeden aldığım gıdanın bozuk olduğunu gördüm. Bu işletmede bozuk gıdalar hala satılmaya devam ediyor. Bu işletmedeki gıdaların ilgililerce denetlenmesi ve işletmeye gereken işlemin yapılmasını istiyorum.

Tamam ben not aldım, görevliler pazartesi günü o işletmede gerekli denetimi ve işlemi yaparlar.

İyi de bu durumda pazartesiye kadar o işletmedeki bozuk gıdalar satılmaya devam edilecek!  Pazartesiye kadar o bozuk gıdalar belkide satılıp tüketilecek! İlgililer niye bugün denetim ve işlem yapmıyorlar?

Beyefendi Gıda Tarım Hayvancılık İl Müdürlüğü çalışanları devlet memuru! Siz bilmiyormusunuz? Devlet memurları Cumartesi Pazar çalışmazlar ki!

Keşke sağ olsaydı! Bu olaylar tam Aziz Nesin”lik…

No Internet Connection