Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Ülkede  ekonomik kriz var mı-yok mu?

Bu konuda görüşler ve teşhisler muhtelif;

İş  çevrelerine, ekonomistlere  bakarsanız kriz var!

Muhalif siyasilere bakarsanız; Ülke ağır bir ekonomik krize doğru gidiyor! Kimse malını satmak istemiyor! 

Çünkü; 

Sattığını, sattığı fiyattan yerine koyamamaktan korkuyor! Dövizdeki artışla insanlar yoksullaşıyor!

Peki; dövizdeki yükseliş insanları yoksullaştırıyor ise, uzun bayram tatilinde, büyük şehirleri boşaltıp sahillere akın eden milyonlara ne demeli? Dövizdeki artış, ekonomik kriz onları hiç etkilemedi mi?

Erdoğan’a bakarsanız;

“Birileri bizi güya ekonomi, yaptırım, kur, döviz, enflasyon, faizle tehdit ediyor. Onlara diyoruz ki oyununuzu gördük ve meydan okuyoruz”

Geçmişte tüm dünyayı kasıp kavuran krizler, tek tek ülkeleri silindir gibi ezip geçen krizler;

İşte bu ekonomik krizlerin hiçbirisi, birbirinin tıpatıp aynısı değildir. Krizler sebepleri açısından farklı farklıdırlar. Ama sonuçları ise birebir aynıdır!

Dünyayı sarsan krizlerde; İnsanlığın çok  büyük bölümü sıkıntılar yaşayıp, acılar çekerek yoksullaşırken! Tüm dünya  piyasasını avucunda tutan, az sayıdaki büyük firmaların  sahipleri, bu acılar üzerinden varlıklarını ve paralarını katbekat artırırlar.

Tek tek ülkelerde yaşanan krizlerde, emeğiyle geçinenler, az topraklı köylüler, esnaflar, ücretliler yoksullaşıp sıkıntıya düşerken, büyük sermaye sahipleri, tefeci vurguncu takımı, özellikle de siyasi iktidarların kolladığı sermaye çevreleri, paralarını, varlıklarını katlayarak artırırlar.

Ama öyle anlaşılıyor ki; bağımsız ekonomistlerin aylardır yaptığı uyarılar, toplumun bir yarısını, yani AKP seçmenlerini hiç etkilememiş!

AKP çevrelerine bakarsak; ülkede hiçbir ekonomik sıkıntı yok! Hatta yaratılmak istenen ekonomik kriz, Erdoğanın müdahaleleri ile önlendi!

Tamam, keşke öyle olsa! Ekonomik kriz önlenmiş olsa, ekonomik sıkıntılar olmasa, memleket güllük gülistanlık olsa!

Peki o zaman; ülkede bir ekonomik kriz, en hafifinden ekonomik kriz tehdidi yoksa!

Niye Erdoğan’ın emri ile bütün bakanlıkların harcamaları durduruldu, donduruldu?

Neden bakanlıkların bütçelerinden %30’luk bir kısıntıya, kesintiye gidilmesi için çalışma başlatıldı?

Kriz yoksa; neden, düne kadar Erdoğan’ın ekonomiyi uçurduğunu söyleyen bazı gazeteler, şimdi, “dövizdeki artışla fırlayan kağıt fiyatlarının, Anadolu Basını’nı iflasın eşiğine getirdiğini” yazıyorlar?

Pazara çıkıp özene bezene seçip aldığınız domatesi, evde bıçakla ortasından ikiyi ayırdınız. Domatesin içi süngerimsi, beyaz, ne olduğunu anlayamadığınız bir madde ile dolu! Şimdi önünüzde dışı domatese benzeyen, içi ne olduğunu anlayamadığınız,  size “domates” diye satılan bu ürün gerçekte domates mi?

Bu sorunun cevabını aramak için gelin Amerika’ya kadar gidelim;

Tarım ilaçları üreten Monsanto şirketince üretilen, yabani otları yok etmek için kullanılan ot ilaçlarındaki glifosat maddesi nedeniyle, kan kanserine yakalandığı gerekçesiyle şirkete dava açan bir Amerikalı bir çiftçi, mahkemece haklı bulundu. Monsanto Firması  289 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum edildi.

Bayer şirketi tarafından 66 milyar dolara satın alınan Amerikan firması Roundup’un ürünü olan Monsanto ’nun, Roundup isimli herbisit (yabancı ot öldürücü) ilacı Türkiye’de de satılıyor. Firma aynı zamanda dünyanın en büyük GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tohum üreticileri arasında yer alıyor.

İşte; ortasından ikiye ayırdığınız domatesin içinde yer alan süngerimsi maddeye yol açan bu yabancı ot öldürücü ilaç!

Pazara çıktığımda, dışından fevkalede güzel görünen domatesleri almadan once, satıcının onayını alarak ikiye ayırıyorum. Eğer içinden süngerimsi beyaz madde çıkarsa almıyorum. İçinde süngerimsi madde olmayan bildiğimiz domatese benzeyen domatesleri satan satıcıya süngerimsi maddeyi soruyorum;

“Onun nedeni kullanılan yabancı ot ilacı. Özellikle fazla kullanılırsa domatesin içi sünger gibi beyaz bir hal alıyor. Ben bu ilacı kullanmıyorum.” diyor.

Haber Türk’ten konuya dair yayınlanan haberde;

Amerika-California eyaletinde; Yabani otları yok etmek için kullanılan Monsanto şirketinin ürettiği ilaçlardaki, glifosat maddesi nedeniyle, kan kanserine yakalandığı gerekçesiyle, şirkete dava açan 46 yaşındaki Dewayne Johnson’ın, mahkemece haklı bulunduğu belirtildi. 

Mahkeme Jürisinin; Yıllarca yabancı otla mücadele işinde çalışan Johnson’ın kansere yakalanmasında, Roundup ve Ranger Pro markalı kimyasal ilaçların etkisi olduğuna ve ilaçların üzerinde potansiyel sağlık tehlikesine ilişkin uyarı etiketi konulmadığına hükmettiği bilgisi verildi;

Haberde ayrıca, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan bir yetkili tarafından yapılan; 

Yabani otları yok etmek için kullanılan glifosat maddesinin kan kanserine yol açmadığının tespit edildiği, ilacın doğru kullanılması halinde tehlike teşkil etmediği, Türkiye’de bu ilacın kullanımı konusunda, yetiştiricilere eğitim verildiği” açıklamasına da yer verildi.

Ülkemizde de; yabancı otla mücadelede kullanılan bu ilaç, domatesin bünyesine girip bitkinin doğal yapısını bozuyor. Bu bozulma, domates’in içinde, domatesle yakından uzaktan alakası olmayan süngerimsi beyaz maddenin oluşmasına yol açıyor!

Diğer yandan, bu tarım ilacı yabancı otların öldürülüp yok edilmesinde çok etkili! Zaten rağbet görüp ülkemizde çok satılmasının ve kullanılmasının sebebi de bu! Ama öte yandan; yabancı otları öldüren bu ilaç, domatesin yapısını bozuyor!  Hem bu ürünü yetiştirenlerin, hem de yapısı bozulmuş bu domatesleri yiyenlerin kanser olmalarına sebep olabiliyor!

Tarım Bakanlığı’na bakarsanız; bu tarım ilacının doğru kullanılmasında bir sakınca yok! Zaten bizim yetiştiricilerimiz bakanlıkca verilen üretim sayesinde, bu tarım ilacını doğru şekilde kullanıyorlar. Yani bu tarım ilacı Amerika’da kansere yol açsa da, ülkemizde doğru kullanıldığı için, kansere yol açmıyor! Eğer duydularsa bu açıklamaya kargalarda gülmüştür!

Şimdi sorumuzu tekrarlayalım;

Pazarlardan, marketlerden aldığımız içi süngerimsi beyaz madde ile dolu “domatesler” sahiden domates mi?

Bu “domatesler” sağlığımız açısından tehdit oluşturuyor mu, oluşturmuyor mu?

Sonunda kartlar dağıtılıp oyun açıldı;

Hala kendisini ormanın kralı gibi göstermeye çalışan, dişleri dökülmüş Amerika, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye yönelik yaptırımlarını uygulamaya soktu ama;

Almanya, İtalya başta  olmak üzere AB ülkeleri, Amerikan tehdidine karşın Türkiye’nin yanında olduklarını açıkladılar. İran’da Türkiye’ye açık destek verdi. Amerika Erdoğan üzerinden Türkiye’ye niye saldırıyor? Bu soruya cevap aramadan önce Amerikan Emperyalizmi Veba’sının ülkemize nasıl girdiğine bakalım mı? Kurtuluş Savaşı’nda; ABD, Mustafa Kemal’e resmi devlet desteği vermedi. Ama Amerikalı gazetecilerin Türkiye’ye gelip Mustafa Kemal’le yaptıkları röportaj ve haberlerle, ABD kamuoyunun desteğinin alınması sağlandı.

1923’ten, Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar 15 yılda, Osmanlı’dan kalan borçlar ödendi. Fransız ve İngilizler’den demiryolları ve limanlar satın alındı.  Türkiye’nin demirçelik ve silah dahil hemen hemen bütün ihtiyacını karşılayabilecek 46 fabrika kuruldu.

İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmese de ekonomik olarak çok yıprandı. Savaş sonrası İnönü, Nato’ya girme başvurusunda bulundu ama, başvuru kabul görmedi. Menderes, iktidara geldikten hemen sonra Nato’ya başvurdu ama onun başvurusu da kabul edilmedi. ABD ile Kuzey Kore arasında başlayan savaşa Türkiye asker gönderdi. Kore’de dökülen kanların bedeli olarak Türkiye Nato’ya alındı. Ardından, Menderes Hükümeti’ne, Amerika’nın denetim ve yönlendirmesi ile kullanılabilen Amerikan yardımları verildi. Menderes tarafından dillendirilen dönemin sloganı; “Küçük Amerika olacağız, her mahallede bir milyoner yaratacağız” idi.

Menderes Hükümeti, Amerikan kredileriyle ülkede bayındırlık seferberliği ilan edip yollar yaptı. Kredi paraları tükenip geri ödeme yapılması gerektiğinde, Menderes Amerika’dan yeni kredi istedi ama alamadı. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’ne yönelip, tarım ürünleri satarak ödenmek üzere  faizsiz kredi aldı. Bu kredilerle, SSCB Türkiye’de pek çok önemli sanayi kuruluşunu kurup Türkiye’ye teslim etti. Amerika’ya rest çekip Sovyetler’e yönelen Menderes bir darbe ile devrilip darağacına çıkarıldı!

Menderes’in idamından sonra, DP’nin devamı olarak kurulan AP’nin liderliğine getirilen Demir’el, iktidara gelerek ABD ile ilişkileri düzeltip, yeni Amerikan kredileri aldı. 1973 seçimlerinde, Erbakan’la koalisyon yaparak iktidara gelen Ecevit, Barış Harekatı ile Kıbrıs’a asker çıkarınca, Amerika Türkiye’ye ambargo koydu. 

Ambargo sonrası, Türkiye, parasını verip Amerika’dan aldığı uçak ve diğer savaş araçlarını yedek parça sıkıntısı nedeniyle kullanamaz hale geldi. (Bugün de parasını verdiğimiz F35’leri alamadığımız gibi) Bu esnada Ecevit, en büyük desteği Türkiye’ye gizlice mermi, silah, uçak yedek parçası ve uçak yardımında bulunan Libya Lideri Kaddafi’den gördü. 

1975’te Amerikan ambargosu devam ederken, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, ambargoya karşılık olarak, İncirlik’te dahil olmak üzere, 21 Amerikan üs ve tesisini kapattı. 21 üs ve tesise Türk Bayrağı çekildi.  Amerika’n ambargosunun 1978’de kaldırılmasına rağmen, Amerikan Üsleri’nin tekrar açılmasına izin verilmedi. Taki 12 Eylül Faşist darbesine kadar! Amerika’nın kuklası, 12 Eylül’ün faşist darbeci generallerinin ilk işlerinden birisi, Amerika’ya ait 21 üs ve tesisi yeniden açmak oldu!

Ya Amerikan üslerini kapatan Demirel’e ne oldu?

Demirel, daha önce kapattığı Amerikan Üssü’nün bulunduğu Zincirbozan’da hapsedildi!

Anap-DYP-DSP dönemlerinde, Dünya kabadayısı Amerika’nın eli hep Türkiye’nin üstünde oldu. Erdoğan AKP’yi kurmadan öncede, kurduktan sonrada, ABD ile iyi ilişkiler geliştirip, destek almaya çalıştı. İktidara geldikten sonra, ABD’nin Ortadoğu’daki hesap ve çıkarlarına katkı sunduğu için, Büyük Orta Doğu Projesi Eşbaşkanı bile oldu!

Ama ABD bu! Eşkiyadan dost olur mu? 

Şimdi ABD’nin hedefinde,  Menderes-Ecevit-Demirel’den sonra Erdoğan üzerinden yine Türkiye var! Türkiye; Cumhuriyet tarihinin en ağır siyasi-ekonomik saldırısı karşısında! Ne yazık ki bu saldırı; 

İktidara gelen bütün sağ partilerin ve  liderlerinin,  (Erbakan hariç)  zora düşmeden, Amerikan kazığı yemeden once; dostumuz, müttefikimiz, stratejik ortağımız deyip, toz kondurmadıkları Amerika’dan geliyor? Oysa, Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkede Solcular, Sosyalistler, Emperyalizme; onun ağababası Amerika’nın işgalci, sömürücü, kandöken politikalarına karşı çıktıkları, direndikleri için işkence gördüler! Zindanlara atıldılar! Vuruldular! Asıldılar!

Ama; Amerika, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye saldırıyorsa, saldırının acılarını çekecek, bedelini ödeyecek bu ülkenin yurttaşlarıdır, biziz! Öyleyse, kimin üzerinden gelirse gelsin, ülke bu zor duruma kimin yüzünden düşerse düşsün. yapılması gereken, Amerikan eşkiyasına topyekün karşı durmaktır. Bu işte; en başta, Cumhuriyet tarihi boyunca olduğu gibi, en önce solculara, sosyalistlere düşer!

Seçimler öncesi aldığım bilgiye dayanarak, seçim sonrası doların 7 Liraya kadar yükselebileceğini  yazmıştım!

Mesela Dedik!

09 Ağu 2018

Mesela;

“Hızla kurumakta olup; İçinde balık, bitki yetişmeyen,  asitli suları nedeniyle, kıyısında da ağaç yetişmeyip ot bile bitmeyen, Burdur Gölü’nü kurtarmaya çalışmak boşunadır!

Eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da dediği gibi; doğa kendi kendini onarır! Burdur Gölü, yağış azlığından dolayı çekilmiştir. Yağmurlar yağar göl kurtulur!

Üstelik;  Eski Başbakanlar’dan, eski Cumhurbaşkanı Merhum Demirel’in öncülüğünde;

Bir kısmı Burdur Gölü’ne akan, Dinar’daki akarsuların önüne baraj yapılıp, taşan baraj sularının, Burdur Gölü yönüne değil,  Küçük Menderes Nehri yönüne verilmesi, Isparta Güneykent’teki, daha once, Burdur Gölü’ne akan akarsuların önüne gölet yapılıp, kışın taşan sularının Keçiborlu yönüne verilmesi sayesinde, kuruyan Burdur Gölü yatağına,  Isparta Organize Sanayi ve Süleyman Demirel Havaalanı yapılmadı mı?

Bu sayede koskoca Isparta Ovası yerine, Kurumuş Burdur Gölü yatağına, Isparta Organize Sanayi  yapılması sayesinde, Isparta Ovası zehirlenmekten kurtarılmadı mı?  Hiçbir işe yaramayan Burdur Gölü varken, Isparta Organize Sanayi atıkları  için, arıtma yaptırmaya ne gerek vardı ki; Arıtmayı çalıştırmak pahalı, maliyetli! Zehirli, kimyasalları, boya atıklarını Burdur Gölü’nün kurumuş yatağına verin gitsin! Bu kimyasal, zehirli atık suları köylülerde sulama suyu olarak kullansın!

Burdur Organize sanayi atıkları içinde en iyi çözüm Burdur Gölü’dür. Burdur’un bütün pis sularını, kimyasal atıklarını, Burdur Gölüne vermeye devam edin! Böylece hem bu iş ucuza gelir, hemde bakarsınız göldeki su seviyesi yükselir değil mi!

Doğa Koruma ve Milli Parklar 6. Bölge Müdürlüğü ne güzel ediyor; Gölün, Burdur sınırları içindeki bölümünü yapılaşmaktan, atıklardan, hayvan otlatılmasından korumaya çalışıyor? Ama gölün kuruyan yatağının, Isparta- Senir Beldesi ve Kılıç Köyü sınırları içindeki bölümlerinde, göl yatağına ağıllar yapılmasına, göl yatağının ekilip dikilmesine, inşaat molozları dökülmesine, konut yapılmasına hiç mi hiç karışmıyor. İyi etmiyor mu? Hem böylece başlarıda belaya girmez?

Ayrıca;  Senir Kasabası , Kılıç Köyü önlerindeki kurumuş göl yatağına akıtılan kanalizasyon atıkları, göldeki zehirli kimyasallar, kanserojenlerle birlikte kurumuş göl yatağını yeşillendirdi. 

Bu alanda yetişen otları yiyen ineklerin etleri, sütleriyle, insanlara kanserojen maddeler taşınacakmış ne gam! Zaten; bölgede kanser vakaları son birkaç yılda 4-5 kat artmış! Adam sende; boş ver gitsin, kanser zaten artıyor! Birazda bu nedenle artsın!

Önemli olan, bu konuda görevli yetkili olan kurumlarımıza ve yöneticilere  bir şey olmasın!

3 yıl süren çalışmalarla, 1 Milyon insanın, Burdur Gölü’ne sahip çıkması sağlandı. Yönetmen Şafak Türkel’in çektiği Göle Yas belgeseli, pek çok ülke festivallerinde gösterilip, Burdur Gölü’nde süren kuruma tehlikesine  uluslararası platformlarda dikkat çekildi!

Eee çekildi de ne oldu? Göl kurtuldu mu? Öyleyse bunların hepsi  beyhude çaba;

Hem Burdur Gölü kurtarılacaksa, bu görev, herkesden hepimizden önce devlete düşmez mi?

Devletin Su  İşleri; hesapsız kitapsız göletlerle, Burdur Gölü’ne akan suların tamamının önünü keserek, gölün kurumasına zemin hazırlamadı mı?

Burdur Gölü’nün kurumamasında, devlete, millete bir fayda olsa devletin su işleri bunu yapar mı?

Devlet Su İşleri, Doğa Koruma Milli Parklar ve diğer devlet kurumları;  ne yapıyorlarsa bilerek yapıyorlardır!  Şimdiye kadar, Gölün kuruması için elinden geleni ardına koymayan devlet! Devletin kurumları birşey biliyorlar ki, böyle yapıyorlar! Burdur Gölü’nün kuruması şehre zarar verecekse! Burdur Gölü’nün kurumasına seyirci kalan etkililer, yetkililer bundan etkilenmeyecek mi. Bu yetkililer cahil mi? Kendilerininde zarar göreceği bir şeye bile bile seyirci kalırlar mı? Burdur Gölü varsın kurusun! Zaten kurumasın desek te kurumayacak mı?”

 Desem;

Yapması gerekenleri yapmayıp, Burdur Gölü’nün kurumasını seyredenlerin gerçek duygularını ortaya koymuş olmaz mıyım?

Dünya Bankası’nca yaptırılan bir araştırmanın sonuçlarına göre “Türkiye, dünyada en fazla kuraklık çekecek ülkelerin başında geliyor!”

Emperyalizm’in çıkarlarına hizmet etmek için kurulup, işletilen Dünya Bankası’nın Türkiye’nin zarar görmesini önleyecek uyarılar yapması, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin faydasına olacak girişimlerde bulunması beklenmez!

Ancak; Dünya Bankası’nın bu açıklamasından öncede, gerek dünyadaki bağımsız kuruluşlar, gerekse ülkemizdeki bilim insanları; Türkiyeyi bekleyen kuraklık ve buna bağlı olarak yaşanabilecek kıtlığa yıllardır dikkat çekmekteler!

Tüm dünyayı etkileyen küresel ısınma ve buna bağlı yaşanan ve daha da şiddetli yaşanabilecek kuraklık konusunda hiç kimse; “Türkiyeyi bekleyen kuraklık yok! Türkiye su cenneti! Şimdi de gelecekte de su sıkıntısı yaşanmaz! Su tasarrufu yapmayada gerek yok! Bol bol su kullanalım, su israfına da devam edelim!” diyemez!

Ama; iktidar cephesinden; “Rahat olun su sıkıntımız yok! Yeterli suyumuz var!” cinsinden günü kurtaracak açıklamalar yapılabilir!

Biz işin diğer yanına; “kuraklık yaşanacaksa” alınması gereken önlemler nelerdi ona bakalım;

Amerika, Rusya özellikle de Çin, yıllardır başta buğday olmak üzere, hububat ürünleri ve diğer saklanabilir gıdaları stoklama yoluna gidiyorlar. Üstelik bu ve başka ülkeler; gıda stoku hesaplarını bir kaç yıllık “kuraklık, kıtlık” varsayımları üzerine değil, çok daha uzun sürebilecek “kuraklık, kıtlık” hesapları üzerinden yapıyorlar! Bu hesaplarla; bir yandan kendi ürettikleri tahıl ve diğer ürünleri, bir yandan da, dışarıdan aldıkları tahıl ve diğer ürünleri, uzun yıllar kullanabilecekleri şekilde depolayıp stokluyorlar. 

Peki Türkiye’de durum nedir?

Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu’nun yaptığı açıklamaya göre; 2017-2018 sezonunda, Toprak Mahsülleri Ofisi, yaklaşık 11 milyon ton satış yaparak, Son 6-7 yıllık stoku tasfiye etti.  TMO yeni sezona, 740 bin tonu buğday olmak üzere 900 bin ton stokla, Ofis olarak tarihin en düşük stoku ile giriyor!

Resmi açıklama böyle;

Bu açıklama ile öyle görülüyor ki; Bütün dünya, en azından ABD-Rusya-Çin gibi, güçlü ekonomilere, büyük tahıl üretim rekoltelerine sahip olan ülkeler bile, “kuraklık-kıtlık” kaygısı ile “tahıl ve diğer gıdaları stoklamaya çalışırken, Türkiye’de devletin ve devleti yöneten iktidarın, sanki böyle bir öngörüsü, derdi, sıkıntısı yok gibi görünüyor!

Bu tablo bana;

ANAP’ın kurucularından eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın, Çernobil faciası (1986) sonrası, adeta “radyasyon Türklere bir şey yapamaz” dercesine,  çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını kanıtlamak için, kameralar önünde çay içerek poz vermesini hatırlattı!

Kuraklık, kıtlık kimin umrunda?

İşsizliğin, yolsuzluğun, yoksulluğun, hukuksuzluğun, yobazlığın, hırsızlığın bile bize bir şey yapamadığı ülkede, “kuraklık-kıtlık” bize ne yapabilir ki?

Salda Gölü kuruma riski altında!

Çünkü; Salda Gölü’nü besleyen tüm derellerin önleri, siyasi çıkar hesaplarıyla yapılan göletlerle kesildi! Şimdi Salda Gölü’ne ulaşabilen tek bir dere bile yok!

Buna mukabil; Son dönemde Salda bir meşhur oldu bir meşhur oldu ki; sanırsınız yılların saldası, Maldivler benzetmesiyle keşfedildi!

Sanırsınız ki; yöneticiler, iktidarıyla, muhalefetiyle siyasiler, unutulan, kaybolan Salda Gölü’nü bulup ortaya çıkardılar!

Salda Gölü’nü besleyen Salda- Köpek-Doğanbaba  Değirmen Dereleri üzerine, hesapsızca sırf siyasi çıkar ve beklentilerle, göletler yaparak, Salda Gölü’nü besleyen bütün derelerin önünü kesenler, iktidar partisi siyasileri, yöneticiler, kurumların yetkilileri değildi sanki!

Ve yine sanırsınız ki; Salda Gölü’nü besleyen son akarsu olan,  Salda Deresi üzerine, gölet yapılmaması için, Salda Gölü’nde toplanan çevreci eylemcilere; “aman ha, yapacağınız basın açıklamasında, Salda Göleti’nin adı  geçmesin! Salda Göleti yapılmasın denmesin! Sonra, Saldalılar’dan oy alamayız!”  diyenler, sanki muhalefetin siyasileri değildi!

Yöneticiler ve siyasiler başta olmak üzere şimdi herkes konuşuyor; Maldivler benzetmesi sayesinde Salda Gölü tanındı! Salda Gölü’ne ilgi arttı! Turizm akını başladı!

İşte cehalet diye, işte güya Salda’yı tanıtırken Maldivler reklamı yapmak diye buna derim ben!

Özellikle seksenli yıllarda, İstanbul,Ankara, İzmir,Antalya ve Denizli’de dahil olmak üzere, Türkiye’nin her yanından binlerce insan, Salda Gölü’ne gelip, şimdi çadır kurma yasağı olan Orman Kampı’nda , ağaçların altında çadır kurardı. Çadırcılar devlete ücret öder, karşılığında çadırlarına elektrik alırlardı. Kamp alanı akşamları; türküler, şarkılar, oyunlarla şenlenir, çadırlar arası, komşuluk, dostluk kurulur, kampa yeni gelenlerin çadırları elbirliğiyle ayağa dikilirdi. çadır kuranların büyük çoğunluğu, yaz sonuna kadar kampta kalan öğretmenlerdi. Türkiye’nin her yanından gelip kamp kuranlar, dönüşte, gittikleri yerlerde, Salda Gölü’nün  temizliğini, suyunun, çamurunun şifasını anlatırlar, her yıl geçen yıl daha fazla çadırcı kampa gelirdi.

Sonra nemi oldu?

AKP’nin iktidar gelmesinden bir süre sonra, önce kampa gelenlere elektrik verilmez oldu. Sonra, kamp alanına  çadır kurmak tümüyle yasaklandı!

Saldayı;  Dünya  ve Türkiye, Maldivlere benzetildi diye mi tanıdı?

40 yıldan fazla zamandır bırakın Türkiyeyi, dünyadaki çevreciler, doğa severler Salda Gölü’nü biliyor tanıyor.

Çünkü; Salda Gölü Türkiye’nin en derin gölü. Salda Gölü’nün dibinde yoğun bir bitki örtüsü var. Salda Gölü; içinde yüzülürken suyu içilebilen, dünyanın az sayıdaki göllerinden biri. Salda Gölü’nün suyu pek çok cilt rahatsızlığını iyileştiriyor, sudan çıktıktan sonra tertemiz oluyorsunuz, cildiniz gerilmiyor, duşa girmeniz gerekmiyor. Salda Gölü kıyısında gündüz güneşte yanar, akşam ve gece battaniyelere sarılmazsanız üşürsünüz.

Salda Gölü’nü tanıtmaya bunlar yetmiyor mu? Salda Gölü’nü Maldivler benzetmesiyle keşfedenler bunları bilmiyor mu?

1960’lı  1970’li yıllar, ilimizde kooperatifciliğin altın yıllarıydı. Aynı dönem, öğretmen örgütlenmesinin ve İşçi sendikacılığınında da en başarılı olduğu süreçti.

Kooperatifcilikteki gelişme ve öğretmen örgütlenmesindeki güçlenme ne getirdi?

Emekçi kitlelerin mecliste temsilini.

12 Eylül Faşizmi, her alanda emekçilerin kazanılmış haklarına, demokratik örgütlenmelerine saldırırken, ilk yaptığı işlerden birisi; Töb Der-Tüs Der-Tüm Der, Köy Koop ve DİSK’i kapatıp, mal varlıklarına el koymak oldu!

Cumhuriyet döneminde ilk kooperatif 1929’da Giresun-Bulancak’ta kuruldu.

1931 yılında, Atatürk’ün öncülüğünde

“Türk Kooperatifciliği Derneği” kuruldu. Mersin’in Tekir Köyü’nde, Atatürk’ün de içinde bulunduğu 36 köylüyle birlikte,  tarım kredi kooperatifi kurma başvurusu yapıldı. 

Günün koşularına uygun bir kooperatifler yasasının çıkarılmaması ve başkaca  uygulamalarla, giderek gerileyen ülke kooperatifciliğinin işleyişi, perişanlığı ortada, biliniyor!

Gelin biz ülkemizde de uygulanması gereken, ama uygulanmayan çağdaş kooperatif işleyişlerinden bir örneğe, Hollanda’da uygulanan kooperatifcilik sistemine bakalım;

Hollanda’da satın aldığınız bir arazide, tarım ürünleri yetiştiriciliği yapmak istiyorsanız;

Önce arazinizin kayıtlı olduğu kooperatife gitmeniz gerekiyor!  Kooperatif arazinizde hangi ürünleri ekebileceğinizi size söylüyor! Sonrada, ürün maliyeti ve gider hesaplarını yapıp size gösteriyor! Eğer işletme sermayesine ihtiyaç duyuyorsanız borç para veriyor!ardından, kooperatifte görevli mühendisle araziye gidiliyor! Mühendis tarlayı inceleyip, teknik bilgileri ve neler yapmanız gerektiğini söylüyor!  Eğer yeterli aracınız yoksa kooperatif size araç sağlıyor! Kullanacağınız ilaçlar, gübreler, sular, kesim ve kontroller hakkında kooperatif size bilgi veriyor. 

Hasat zamanı geldiğinde, Kooperatif personel desteği de sağlıyor! Ürün depoya kaldırıldıktan sonra, yeminli eksperler taban fiyatı belirliyor! Daha sonra düzenlenen açık artırmada ürününüz satılıyor! Kooperatif size verdiği hizmetleri fatura edip, alacağınızdan kesiyor ve sizin kalan alacağınızı ödüyor!

Bir bizdeki kooperatif işleyişine, kooperatifleri yönlendiren kooperatifler yasasına bakın, birde Hollanda’daki koperatif uygulamasına ve yasasına.

İşte bu, kooperatifcilik ve başkaca uygulamalarla Hollanda, tamamı 41.543 bin kilometrekarelik topraklarında, tarım ürünleri yetiştirip, kendisini doyurduktan sonra dünyaya da ürün satıyor.

Türkiye ise 783.562 bin kilometrekare’lik, Hollanda’nın 18 katı büyüklüğünde topraklara sahipken, dışarıdan saman, buğday,  Arpa, nohut, pirinç, mercimek ve diğer tarımsal ürünleri ithal ediyor.

Bu tablo ile tarımsal ürünleri dışarıdan ithal eden ve 783.562 bin kilometrekare’lik toprağını işlemekten aciz ülke olarak; biz nasıl “Avrupa’da tarımda bir numara” oluyoruz? 

Hal böyle iken, bize tahıl ürünleri satan ülkeler, Avrupa’da tarımda başarı sıralamasında, bizim arkamızdan gelip nal mı topluyorlar!

Başta gıda olmak üzere tüketim maddelerinin fiyatlarının artmasını, en başta yoksulların, artan gıda fiyatları ile ezilmesini elbette istemeyiz! 

Ama görünen o ki; en başta ekmek olmak üzere, gıda fiyatlarındaki artış sürecek! Çünkü doğal gaz ve elektrik başta olmak üzere her şeye zam gelmeye başladı bile! Taşıma suyla döndürülmeye çalışılan bu devran! “Bu yetiştirme! üretme! dışarıdan al!” Anlayışının bedelini, her zaman olduğu gibi yine emekçiler, emeğiyle geçinen yoksullar ödeyecek!

AKP’ye oy veren yaklaşık %50’lik kitle her açıdan bütünlük teşkil eden yapı değildir!

AKP seçmeninin ortak noktası AKP’ye oy verip iktidara gelmektir!

AKP Genel Başkanı Erdoğan’dan, AKP’ye oy veren seçmenlere kadar, bütün yapıyı ortaklaştıran bir başka şeyde dindar söylemdir.

5 vakit namazını kılanların oranı çok yüksek olmamakla birlikte, dindar olmak, en azından dindar görünmek AKP’deki genel görüntüdür! 

AKP İl Yönetim Kurulu üyesi okurumla karşılaştık;

Gergin bir yüz ifasi ile bana “ Onların düzeninde var olmak başlıklı yazını okudum. Bir zamanlar bizde sizin düzeninizde var olmaya çalışmıştık. Ecevit zamanında, bu ülkeden gitmekten başka yol kalmadı, acaba başka ülkeye gitsem mi diye düşünmüştüm. O zaman devlete uzaktan bakıyorduk. Devlet imkanlarından yararlanamadık. Şimdi iktidardayız. Devlet imkanlarından yararlanma sırası bizde. Şimdi, birazda siz bizim düzenimizde var olmaya çalışın” dedi.

Sevgili okurum bunları inanarak söylemiştir muhtemelen!

Ama; Türkiye’de 1950 senesinde  çok partili sisteme geçilmesinin üzerinden 68 yıl geçti. 68 yıllık sürede, CHP ve DSP’nin iktidarda olduğu süre 10 yılı bile bulmaz!

Geriye kalan 60 yılda, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi,  Doğru Yol Partisi ve darbeciler iktidardaydı. Son onaltı yılda’da AKP iktidarda.

DP-AP-Anavatan-Doğru Yol partileri; AKP gibi değillerdi! AKP’nin içinden çıktığı Refah Partisi gibi hiç değillerdi. Dindar değillerdi ama, dindar söylemlerle dindarların da oyunu alırlardı!

Bu durumda dindarları devletten uzak tutan kimdi? CHP-DSP’ mi yoksa, dindar görünüp dindarların oyunu alan merkez liberal sağ partiler; DP-AP-Anap-DYP’ mi?

AKP il yönetim kurulunda görev yapan okurum ne diyor?

Şimdi iktidardayız, devleti yöneten biziz. Daha once devlet imkanlarından faydalanamadık. Şimdi sıra bizde.

AKP seçmenleri hemen hemen  ülkedeki bütün sosyal kesimleri kapsar. Ülkenin en yoksul kesimini oluşturanların çok büyük bölümü; Biz niye yoksuluz? 16 yıllık AKP iktidarında bizim alım gücümüz niye azaldı? Yoksulluğumuz niye arttı? sorusunu kendilerine ve iktidara sormadan, AKP’ye oy vermeye devam ederler.

Işsiz, devlet desteğiyle ayakta kalan yoksulların, bir üst konumunda yer alıp, emeğiyle geçinen kesim içinde de AKP seçmenleri önemli yer tutar. Onlar, zaman zaman alım güçlerinin giderek daha çok  düştüğünü görselerde, AKP’ye oy vermeye devam ederler.

Gelelim AKP iktidarında, devlet imkanlarını kullanarak gelir düzeyini sürekli artırıp, sosyal statülerini yükselten AKP seçmenlerine;

İşte AKP’yi ayakta tutan, AKP’nin il, ilçe örgütlenmesinden, merkez örgütlenmesine kadar değişik kademelerinde görev yapan bu kesimdir!

AKP karşısında muhalefet yapanların, özellikle sosyal demokratların, solcuların, sosyalistlerin, yazar çizer takımının, bilim insanlarının kafa yorması gereken konu budur;

Özellikle;  yoksul kesimlerin ve emeğiyle geçinenlerin, AKP’ye verdikleri desteğin ve açtıkları kredinin nedenleri iyi araştırılmalı. Bu kesimlerce, AKP’ye verilen destek ve açılan krediyi,  salt dil ve üslupla izah etmeye kalkmak, dindar söylem üzerinden açıklamaya yeltenmek bilim dışıdır.

Çünkü toplumlarda, sınıfsal çelişkilerle oluşan sosyal katmanların siyasi tercihleri, mutlak somut “neden”lere dayalıdır.  AKP’ye alternatif olmak için politikalar üretilecekse; önce  bu “neden” sorusunun cevabı bulunmalı!

Başkan Erdoğan’ın, kendisine bağlı olarak görev yapacak bakanları açıklamasının ardından, kamuoyunda en fazla dikkat çeken konu; yayınlanan Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle Merkez Bankası , BDDK, SPK ve Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıflar Bankası ve Türkiye Kalkınma Bankası’ndan oluşan kamu bankalarının da, Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’a bağlanmasıydı!

Konumuz bu değil! Bu konudaki gelişmeleri takip edersek, çok ilginç olaylar yaşayıp görebileceğimiz malum!

Diğer yandan, Erdoğan’ın, Kültür ve Turizm Bakanı olarak atadığı isim Mehmet Ersoy?

Peki Mehmet Ersoy kim?

Televizyonlarda reklamlarının sürekli karşımıza çıktığı ETS Tur ve Maxx Royal otellerinin sahibi işadamı.

Eee ne var bunda Turizmci bir bakanımız oldu fena mı?

Ülkenin  %50’sinin onayladığı  düzene göre fena olabilir mi hiç!

Gelelim Erdoğan’ın atadığı Sağlık Bakanı’na;

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca  Medipol Üniversitesi mütevelli heyeti Başkanı, Medipol özel Hastaneleri sahibi.

Bu atamada da, yürürlükteki sistem ve memleketteki hakim anlayışa aykırı bir yan görülmüyor!

3. sırada Erdoğan’ın Milli Eğitim Bakanlığı’na atadığı Ziya Selçuk var.

Ziya Selçuk, Maya Özel Okulları büyük hissedarı, bir bakıma sahibi.

Fakat burda, halihazırdaki anlayışa ters, bize sürpriz olan bir gelişme yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığına atanan Ziya Selçuk, göreve atanır atanmaz, ilk iş olarak; büyük hissedarı olduğu Maya Özel Okulları’nın genel kurulunu toplayıp, okulların yönetimindeki görevlerinden ayrıldı ve tüm hisselerini devretti

İşte bu şaşırtıcı!

Milli Eğitim Bakanı Selçuk’un, basına ve sosyal medya üzerinden kamuoyuna yaptığı açıklamalar daha da şaşırtıcı!

Ne diyor Bakan Selçuk?

Toparlarsak; eğitim, öğretmenlerin üzerinde yükselir, önce öğretmenlerin sorunların çözüp, sonra onlardan alacağımız görüşle eğitim politikaları oluşturacağız!

Turizmci işadamını Kültür ve Turizm  Bakanı,  Özel hastaneler sahibini sağlık bakanı yaparsınız yapmasına! Ama, O bakanlarında, Milli Eğitim Bakanı gibi ticaretten ellerini çekmeleri gerekmez mi?

Ülkemizde  öyle sorunlar vardır ki; sağ sol ayırmadan, hepimizde kangren haline gelmiştir!

İşte bu sorunlardan birisi ve önemlisi; zamanın kıymetini bilmek ve iyi kullanmak.

Vali Hasan Şıldak, göreve geldiğinden bu yana, bütün çalışmalarında, özellikle gezilere gidişlerinde, Burdur’a iyi örnek olup, zamanın önemini kavrayamayanlara dakikliğiyle ders vermekte.

İlçe gezilerinde, il müdürleri ve basına ortak bir araç tahsis ederek savurganlığı önlemeside ayrıca takdire şayan.

Dileğimiz, milil eğitim bakanı’nın olumlu gelişmelerle bizi şaşırtmaya devam etmesi.

Vali Hasan Şıldak’ın; zamanın iyi kullanılması ve tasarruf konularında hepimize örnek olmaya devam etmesi.

Bu anlayış ve tarz Vali Can Direkçi’li yılları hatırlatmıyor mu?

No Internet Connection