Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Fox TV muhabiri; kameralar önünde, Tarım ve Orman Bakanı Ekrem Pakdemirli’ye;  “Et Balık Kurumu’nun Ocak ayı başından beri ihalesiz et ithalatı yaptığı yönündeki iddialara ilişkin” soru soruyor. 

Bakan Pakdemirli’nin soruyu cevaplaması esnasında, bakan danışmanı, bakanın sözünü kesip, gazeteci ile bakan arasına giriyor ve kabaca, bakanı susturup, uzaklaştırıyor.

Aradan  geçen 9 günden sonra, Fox TV muhabiri aynı gazeteci, yine kameralar önünde, Bakan Pakdemirli’ye aynı soruyu tekrar soruyor. 

Bakalım bu kez Bakan Pakdemirli’nin cevabı ne olmuş;

“Ya 100 bin liralık ihale. Devlette milyarlarca dolar… Gelip korsan yayın yapıyorsunuz ve size akreditasyon uygulayacağım. Devlette 100 milyarlarca dolarlık alım yapılır. Ve yaptığınız ıvır zıvır şeylerle devletin saygınlığını yitirmeye çalışıyorsunuz. Bunu hiç doğru bulmuyorum. Bu sizin yaptığınız gazetecilik değil maskaralıktır. “

Evet ortada bir maskaralık var ama, maskaralık yapan gazeteci değil!

Nasıl bu hale geldik? Bakan danışmanı, bakanı susturma, gazeteciyi uzaklaştırma  terbiyesizliğine nasıl cesaret edebiliyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı; sırf soru sordu diye, gazeteciye nasıl, “sizin yaptığınız gazetecilik değil maskaralıktır” diyerek, kendini maskara edebiliyor?

Bu hallere nasıl mı geldik? Nasıl mı bu hallere düştük?

Şehirlerdeki, kasabalardaki evlerin önlerindeki, bahçeler gibidir kültür, sanat, edebiyat.

Şiir, roman, hikaye, karikatür de, o evlerin bahçelerindeki ağaçlar, çiçekler gibidir.

Peki evlerin önlerindeki o bahçeler olmazlarsa, olmaz mı, olmazlarsa ne olur?

Bahçeli her biri el emeğinin sanat eseri evleri yıkıp, yerlerine yeşilden ağaçtan yoksun beton yığınlarını dikersiniz! Hiç birşey olmaz görünür. O beton yığınlarında da yaşanır.

Bahçesiz, ağaçsız, çiçeksiz evlerde nasıl yaşanıyorsa, kültürden, sanattan, edebiyattan yoksunda yaşanır!

Yaşanır yaşanmasına da bakın nasıl;

Yürüyerek eve giderken, mahalle arasında, önümde bisiklet süren 5-6 yaşlarındaki iki çocuktan birisi; kendi halinde uzanmış yatan siyah bir kedinin üzerine sürdü bisikletini!

Kedicik tekerin altında kalmaktan, son anda can havliyle kurtulup, miyavlayarak kaçtı.

Şaşırdım! Şaşkınlığımı atıp çocuğa seslendim;

-Yavrum yapma! Niye yapıyorsun?

Çocuk önce  bisikletin üzerinde, kafasını çevirip bana baktı. Bisikletini hızlandırıp, uzaklaştıktan sonra, tekrar kafasını çevirip bağırdı;

Sana ne lan!

Şaşkınlıktan dona kalmıştım ki;

İkinci bisikletli çocuk, uzaktan kafasını çevirip bana bakarak, ağza alınmayacak küfürler ederek uzaklaşıp gitti!

Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber;

“Atanamayan öğretmen intihar etti, cebinden 10 lira çıktı!”

Tunceli Pertek doğumluydu  “Ersin Turhan.” Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği okumuş, atanmayı bekliyordu. 32 yaşında İstanbul Gazi Kent Ormanı’nda bir ağaca kendini asarak intihar etti. 

“Ersin Turhan”ın intiharı sonrası, akrabası Turgut Erdoğan, “Zor şartlarda okuduğunu, yazın köyde tarım işiyle uğraştığını, 15-20 gün önce İstanbul’a çalışmaya geldiğini, üniversiteyi okurken de ara verdiğini, bir yıl önce okulu  bitirdiğini, yazın nohut ektiğini, insanlardan sipariş almaya çalıştığını, yazları İstanbul’a gelip büyük inşaat firmalarında çalışarak, okul harçlığını çıkardığını” söyledi.

İnanın; şimdi memlekette, “Ersin Turhan”ın pozisyonunda, üniversiteyi bitirip, iş bulamayan, işsiz kalıp evine ekmek götüremeyen,  tarlasına ektiği ürün para etmeyen, fenni yeme ve diğer masraflara para yetiştiremediğinden, elindeki sığırları ucuz fiyattan kestirebilmek için, mezbaha sahiplerine yalvaran milyonlarca insan var!

Eğitim Fakültesi’ni bitirip atanamayan “Ersin Turhan” ne yapmalıydı? 

Devlet her yıl  eğitim fakültelerine binlerce öğrenci alıyor! Sonra, bu okulları bitirenlere iş vermiyor, atamalarını yapmıyor! 

İntihar etmeden önce; “Devlet madem atama yapamayacak bu okulları kapatsın! Ya da öğrenci sayılarını azaltsın o zaman!” diyerek, her gün kahrolmaktansa, yaşama tutunabilmek için, köyündeki tarlasına nohut ekmiş! “Ersin Turhan.”

Sonra; sonrası büyük bir hüsran! Ülkede çiftçinin binbir emekle yetiştirdiği nohut ve diğer tahıl ürünleri para etmiyor!

Bu konuda Erdoğan ve AKP’nin politikası belli;

“Tarım ürünleri, pahalı mazot, ithal tohum, gübre, elektrik, su nedeniyle pahalıya maloluyorsa, bizde yurt dışından ithal ederiz.”

İşte; tarım ürünleri, saman, buğday, nohut, bilumum tahıl, bakliyat, meyve, sebze ürünlerini ithal etmenin yolaçtığı sonuç bu!

Atamasının yapılmayacağını bile bile, eğitim fakültelerine binlerce öğrenci almanın bedelidir, Öğretmen adayı, çiftçi “Ersin Turhan”ın intiharı!

“Ersin Turhan”ın intiharının vebali;

“Ersin Turhanlar”ın vebali sizin boynunuza!

 Bu ülkede yıllardır, fırsat eşitsizliği yaratan yanlış eğitim politikaları uygulayanların, eğitimi cemaatlerin, tarikatların eline verenlerin!

Tarım başta olmak üzere, her alanda üretimi köstekleyip, ithalatın yolunu açarak, yandaşlarına kıyak yapıp, kendileride yemlenenlerin!

Bir taraftan kriz yok deyip, diğer taraftan, yükselen enflasyonu zabıta marifetiyle düşük göstermeye çalışan, 2-3 kat artan fiyatların hesabını, büyük sermayedar rantiyecilerden soramayıp, küçük esnafa maledenlerin!

Boynunadır…

“Ersin Turhan” gibi, daha yüzbinlerce binlerce genç! 

Emeğiyle geçinmeye, elınteriyle yaşamaya çalışıp işsiz kalan!

İşyerini kapatan, aç açıkta kalıp, bunalıma girerek intiharı bile düşünen! 

Milyonlarca insan var bu memlekette…

Hepsinin hepsinin vebali de yine sizin evet sizin boynunuza…

Ve fakat;

Yalan, yağma, talan politikalarınızla iflaslar, kapanan fabrikalar, işten çıkarmalarla, işsiz kalmalar, köyden kentlere kaçışla artan yoksulluk, açlık, toplumu ısıtıp kaynama noktasına getirdiğinde;

Ortaya çıkan patlamaya hazır bombadır ki;

Bu bombanın nerede, nasıl, ne zaman, kime, kimlere patlayacağı hiç belli olmaz…

Son söz;

“Ersin öğretmenler” intiharla değil direnmeyle kurtulur…

Ülkemizde yargı bağımsız mıdır?

Bu soruya cevap bulabilmek için, önce bir dizi soruya cevap aramak gerekiyor;

Yargı nasıl bağımsız olur? Yargının bağımsızlığı nasıl korunur?

Yargının bağımsız olabilmesi için, her şeyden önce, toplumda genel olarak,  yargının bağımsız olması gerektiği fikri hasıl olmalı! Toplum, yargı bağımsızlığına gölge düşürecek  gelişmelere, anında kuvvetli ve caydırıcı tepki verebilmeli!

Yargı mensuplarının atamaları, görevden alınmaları, görev değişiklikleri, hükümetler ve içinde bulunduğumuz sistemde, hükümeti yöneten Cumhurbaşkanı tarafından değil, bağımsız kurullar tarafından yapılmalı. 

Yargının bir ayağı olan avukatlarda olduğu gibi, diğer yargı mensuplarıda, özgürce örgütlenerek, yargı bağımsızlığını işletip, korumak için görev üstlenebilmeli.

Savcılar ve yargıçlar; yasalar doğrultusunda, vicdani kanaatleri ile görev yapabilecekleri çalışma koşulları ve ücretlere sahip olabilmeliler!

Bu konuda bir örnek verecek olursak; İnternetten kolayca ulaşılabilecek bilgiye göre;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur.

Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları, kredisi sınırsız çek defterleri vardır.”

Ülkemizde yargı bağımsız olabildi mi?

Yargının bağımsız olması ülke koşullarıyla doğrudan alakalıdır!

Kurtuluş Savaşı esnasında ve sonrasında kurulan İstiklal Mahkemeleri; asker kaçaklarını, düşmanla işbirliği yapanları, ajanları, Şeyh Sait, Dersim, Koçgiri İsyanları ve diğer isyanların liderlerini, Mustafa Kemal’i öldürmeye yönelik düzenlenen, İzmir Suikasti’ne katıldığı iddia edilenleri ve başkaca suçluları yargıladı.

İstiklal Mahkemeleri’nde verilen bazı kararlar, hala tartışılmakta olduğuna göre;  dönemin yargısının bağımsız olduğu konusunda da şüpheler vardır! Bu şüpheleri, ülkenin içinde bulunduğu olağan üstü savaş ve savaş sonrası koşulları ile birlikte değerlendirmek gerekir!

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül Askeri darbeleri ile birlikte kurulan, Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde, askeri savcılar ve yargıçlar görev yaptı. Ama o koşullarda bile, yasalar doğrultusunda, vicdanının sesini dinleyen, her türlü baskıya direnip,  yüreklice kararlar verebilen yargıçlar da oldu!

Günümüze gelecek olursak;

Yargı, darbe dönemleri dışındaki hiçbir dönemde, günümüzde olduğu kadar, müdahale edilebilir konumda olmadı!

15 Temmuz darbe girişiminden bu yana, yargı mensuplarının %30’u Fetöcü’lükten görevden uzaklaştırıldı. Onların yerlerine, alel acele düzenlenen sınavlar ve kurslarla yeni savcılar ve yargıçlar atandı;

Hatırlarsak, ABD Başkanı Trump; FETÖ ile işbirliği yaparak, devlet sırlarını başka ülkeler vermek suçlaması ile tutuklanıp cezaevine atılan, Amerikan vatandaşı Rahip Brunson’un, kayıtsız koşulsuz serbest bırakılmasını istemişti. Serbest bırakılmasını sağlamak için de, Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımları uygulamaya sokmuştu!

Başkan Erdoğan bu tehditlere karşı ne söylemişti?

“Ver papazı al papazı!”

“Ben ölmeden Amerika benden adam alamaz!”

Bu dil, yargı bağımsızlığından ziyade, “Türkiye’de ben ne dersem o olur” anlayışını yansıtmıyor mu?

Bütün bu restleşmelerden sonra ne oldu?

Rahip Brunson; çıkarıldığı mahkemede, içerde kaldığı sürenin yeterli olmasını sağlayacak, iyi hesap edilmiş matematiksel kararla, kayıtsız koşulsuz serbest bırakıldı. Yaklaşık 6 saatlik rekor sürede işlemleri tamamlanıp, Almanya üzerinden Amerikaya döndü ve Trump tarafından Oval Ofis’te ağırlandı!

Veee Trump, Rahip Brunson’ın serbest bırakılması konusunda bakın ne dedi;

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yardımları için teşekkür ediyorum. Brunson’ın serbest bırakılması için, Türkiye ile bir anlaşma yapılmadı. Ben rehineler için anlaşma yapmam.”

Bu manidar teşekkür’e Erdoğan’ın cevabı ne oldu?

“Her zaman vurguladığım gibi Türk yargısı kararını bağımsız bir şekilde verdi.”

İstiklal Mahkemeleri, darbe dönemleri sıkıyönetim mahkemeleri ve bu dönemler dışındaki dönemlerde görev yapan yargının bağımsızlığı, dönemsel koşullar üzerinden tartışılabilir!

Peki ya Brunson davası ve dava sonrası yaşananlar üzerinden  sorumuz neydi?

Ülkemizde yargı bağımsız mıdır?

Bu konuda Bahçeli ne diyor? 

“Türkiye aleyhine faaliyetlerin merkezinde yer alan, terör örgütleriyle irtibat ve iltisakı tespit edilen bir şahsın, siyasi baskı ve şantajlarla serbest bırakılması, geldiğimiz bu aşamada düşündürücü, bir o kadar da esef vericidir.”

Hani yargı bağımsızdı?

Bu ülke felakete, hem de büyük bir felakete doğru gidiyor!

Bu ülkenin insanları, kendi gerçek değerlerinin üzerine basıp geçerek, ışıltılı, yalan, gerçek olmayan değerlere yöneldi.

Sistem çürümüş, toplum hasta!

Neden?

Hasta olmayan toplum, celladına aşık olur mu?

Ülkede şeker fabrikaları satılır!

Köylüden, pancar üreticisinden tık yok!

Bu ülkede yabancılara 20-30 yıl üzerinden, geçiş sayısı garantisi ile dolar ödemeli anlaşmalarla;

 Geçenden 3, geçmeyenden 5 akçe mantığıyla yollar, köprüler yaptırılıp, ülkenin geleceği satılır, toplumun umurunda olmaz!

Daha 3 ay önce iki liraya alınan domates’in fiyatı 7-8 lira olmuş! Bu nedir? diyen yok!

Bu ve benzeri durumlar bize has mı, yalnızca bizim ülkemizde mi yaşanmakta?

Hayır!

Emperyalizmin işleyişi içinde, dünyanın zenginlikleri, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda firmanın, markanın elinde toplanıyor. Bu firmalar, dünya gıda, ilaç, silah ve diğer piyasalarına hakim olmuş durumdalar. Örnek verecek olursak; ülkemizdeki GDO’lu tohum piyasanının %’de sekseni bunların elinde!

Dünyada az sayıda ülke, bu firmalara karşı direnmekte. Ama, bizim gibi ülkelerin tamamına yakını, bu firmaların ekonomik saldırı ve işgali altında!

Daha önce Yunanistan’ı kasıp kavuran krize, yarım ağız, sanki kendi başına hiç gelmeyecekmiş gibi,  gülüp geçti ülkemin insanı ya;

Şimdi, bizi pençesine alan ekonomik krizin, belki Yunanistan’dan ve ekonomik kriz yaşayan diğer ülkelerden, daha ağır yaşanacağına dair işaretler var ortada.

Bu işaretlerin en önemlilerinden birisi, konkordato yoluyla iflasa giden firmalar. Bunlar içersinde, ülkenin en büyük firmaları arasında yer alan firmalarla birlikte, bütün illerde konkordato başvurusu yapan, çok sayıda orta ölçekli firmalar da var. İlimizde de, konkardato isteyen firmaların sayısı giderek artıyor.

Ülkede krizi tetikleyen neden, dışarıdan alınan borçların faizlerinin bile ödenemez hale gelmesidir. Bu borçların ve faizlerinin ödenebilmesinin tek yolu, yine dışarıdan daha ağır faiz ve koşullarla yeni borçlar bulunup alınmasıdır.

Böylesi krizlerde, ülkelere borç veren İMF gibi kuruluşlar, ülkenin ekonomik yönetimine el koyup, borcun ödenebilmesi için bazı dayatmalar getirirler ki;

Bu dayatmaların faturası, hep emeğiyle geçinenlere kesilir. borç onlardan yapılacak kısıtlamalarla ödenir. 

Borcun büyüklüğü, emekçilerin çekeceği sıkıntı ve acıların boyutunu belirler.

Çıkış yolu var mı?

Boçların ödenmesi mutlak! Bu borç ödemesinden kaçış yok! 

Öyleyse, emekçilerin sıkıntıları ve acıları yaşamaları da mutlak.

Kesinlikle öyle!

Diğer yandan,  zor dönemler yaşayan, bu dönemlerden başı dik çıkan ülkeler ve uluslar, güçlü liderler, liderlikler de yaratabilir. Zor koşullardan çıkışta, bu güçlü liderliklerin önemi büyüktür.

Ülkemizde yaşanan ekonomik krizin arkasında kimlik sorunu yatar;

Bu ülkede yıllardır; Üretmeden yaşama, çalışmadan sahip olma, yalan, yağma, talan anlayışı, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” “çalıyor ama iş yapıyor” bakışı hakimdir.

Bu anlayış değişmeden, biz daha çook krizler yaşarız!

Şu sıra, Orhun Anıtları’ndaki Bilge Kaan yazıtını, dönüp dönüp, tekrar tekrar okumanın tam zamanı!

Ve tabi ki; Mustafa Kemal’in “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.” Sözlerine  kafa yormakta gerekir.

Bu düzende, işçiler, üretici köylüler, memurlar, esnaflar, serbest meslek sahipleri kısaca emeğiyle geçinenler haklarını neyle arar, korurlar?

Sendikalar, kooperatifler, birlikler, odalar ve diğer emek örgütleriyle!

Peki bu ülkede bu  örgütler yok mu?

Var tabi olmaz olur mu?

Hatta bakın, bu örgütlerden, alanında yetkili olan bazılarını, örnek vermek için isim isim sayayım;

Türk İş-Memur Sen-TZOB-Panko Birlik-DSYMB - TESK ve diğerleri.

Şimdi ülkede artık, hemen herkesin kabul ettiği bir ekonomik kriz var mı?

Var.

Ekonomik krizle birlikte yükselen enflasyonla, emeğiyle geçinen işçi, üretici köylü, memur, esnaf fakirleşmiyor mu, yoksulluk hatta açlık  artmıyor mu?

Artmaz olurmu artıyor tabi!

Daha şimdiden ücretlilerin alım gücü düşmüyor mu?

Düşüyor düşmez olur mu?

O zaman; güya, emeğiyle geçinenlerin haklarını korumak, aramak iddiasında olan Türk İş-Memur Sen-TZOB-Panko Birlik-DSYMB -TESK ve diğerleri, niye ayağa kalkıp bu duruma itiraz etmiyorlar?

Edemezler, etmezler?

Neden?

Türk İş-Memur Sen-TZOB-Panko Birlik-DSYMB - -TESK ve diğerleri, işçinin, köylünün, memurun, esnafın emeğiyle geçinenlerin hakkını koruyamaz!

Çünkü; bu örgütler, Erdoğan ve AKP’nin izin verdiği ölçüde konuşup, değerlendirme yapabilirler!

Bu örgütler; hak aramak bir yana, işçinin, köylünün, memurun, esnafın, haksızlıklara karşı yükselen tepkisini firenleme, söndürme işlevini de görürler!

İtirazı olan var mı?

Varsa, bu örgütlerin, emekçilerin haklarını koruyup korumayacakları, savunup savunamayacakları konusunda; önümüzde bir fırsat var! Halep orada ise arşın burada;

Enflasyon rakamları, çarşı pazar zamları ortada. Şurada bir kaç ay sonra, asgari ücret, işçi, memur, emekli maaşlarına yapılacak zamlar belirlenecek. Üretici köylüye verilecek destek, teşvik miktarları açıklanacak. Bakalım; bu örgütler, ücretlilerin, üretici köylülerin, enflasyona karşı ezilmemesi için, Erdoğan’ın karşısına dikilip; “ krize emekçiler değil, AKP hükümetlerinin uyguladıkları yanlış politikalar, har vurup harman savurmalar, yağmacı, yandaşlara kıyakçı uygulamalar, büyük sermayenin açgözlülüğü yol açtı. 

Hal böyle iken; “krizin faturasını emekçilere çıkaramaz, emekçiden kemerlerini sıkmalarını isteyemezsiniz! 

Krize kim yol açtıysa, kemerleri de onlar sıksın!” diyecekler mi, diyebilecekler mi?

Diyemezler, diyemeyecekler!

Diyebilecek olsalardı, daha şimdiden, emekçilerin mutfağında çıkan yangına karşı önlem alınmasını isterler, krizin faturasının emekçilere çıkarılmaması için seslerini yükseltirlerdi!

Yükseltebiliyorlar mı?

Emekçiler; işçiler, üretici köylüler, memurlar, esnaflar, emekliler; gelin, bu kriz dahada büyümeden, tüm önyargıları, şartlanmışlıkları bir yana bırakıp, emeğin hakkını savunma görevini yapmayan bu örgütlere, yaşamın her alanında tepkilerinizi gösterip, onları hizaya çekin!

Sorun, soruşturun, araştırın yalanlara kanmayın!

Ey bu ülkenin namuslu, dürüst, çalışkan, alnının teriyle geçinen insanları, ey bu güzel ülkenin, güzel insanları; uyanın!

Gidişat öyle gösteriyor ki; Türkiye’nin dış borçlarının, ödenemez hale gelmesiyle yaşanan ekonomik kriz, giderek daha da ağırlaşacak.

Krizin faturasının ücretlilere işçiye,memura, üretici köylüye, esnafa kısaca emeğiyle geçinenlere çıkacağı kesinleşti!

Neden? Derseniz; ülkenin geliri, gideri yani bütçesinin denetimi, bir Amerikan firması olan Mc Kinsey’e verildi!

Ne demek bu?

Bu şu demek; 2001 krizinde Türkiye dış borçlarını ödeyemez hale gelince ne yapılmıştı?

Daha önce, İMF gelip, Türkiye’nin dış borçlarının ödenmesi konusunda, arabuluculuk rolünü üstlenmişti. Ülkemizin bütçesinin yönetimine el koyup, bütçe harcamalarında, emeğiyle geçinenlere yönelik kısıntıya gidilmesini şart koşmuş, bunu uygulamaya sokmuştu. Bunun siyasi literatürdeki adı “kemer sıkma”dır.

Geçmişte, İMF eli ile uygulanan “kemer sıkma” politikaları, bu kez Amerikan Mc Kinsey eli ile yapılacak!

Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de yaşanan, aslında Kapitalizm’in bunalımı, Emperyalizm’in ülkemize kestiği faturadır.

Kapitalist sistemde ekonomik krizlerin kaynağı; aç gözlü, doymak bilmeyen büyük sermayenin, üretenlerin, emekçilerin örgütsüzlüğünden de yararlanarak, çarpık sistemin dengesini hepten bozmasıdır.

AKP iktidarı boyunca; ülkede var olan büyük sermayeye, birde hükümetler eliyle palazlandırılan, sonradan görme sermaye eklenince, ülke potansiyeli har vurup harman savruldu. Özelleştirmelerle, kamuya ait varlıkların yağmalanması bir yana;

 Tanınan ayrıcalıklardan faydalanıp, ucuz, örgütsüz işçi cenneti Türkiye’ye koşan yabancı sermaye,  ülkedeki bankaların, şirketlerin, işletmelerin, fabrikaların üzerine de kondu!

Son günlerde sıkça duymaya başladığımız, bundan sonra sıkça duymaya başladığımız bir terim var; Konkordato!

Ne demek?

Borçlarını ödeyemez hale gelen ticari kuruluşun, devlete başvurup, borçlarını ödeyebilmesi için, kendisi ile borçluları arasında hakemlik yapacak bir yönetici atanmasını, devletten istemesidir.

Acı ama, Amerikalı firma MC Kinsey’in işlevide aslında budur!

Bizim gibi, Emperyalizm’in pençesindeki ülkelerde yaşanan ağır ekonomik krizler; iflaslara, işsizliğe, yoksulluğun, sefaletin, açlığın artmasına, uyuşturucu, fuhuş, boşanma, intihar gibi sosyal çöküntülere ve giderekte sosyal patlamalar yol açar.

Sosyal patlamalar, emekçilerde, yoksullarda, düzene, iktidara, iktidar partilerine karşı öfke uyandırır.

İşte bu an; sömürü çarklarının sahiplerinin ve onlar için bu çarkları döndüren iktidarların, siyasilerin, en korktuğu andır.

Böylesi zamanlarda, emeğiyle geçinen, işçiler, kamu çalışanları, üretici köylüler, küçük esnaflar eğer  yeterince örgütlü değillerse, sosyal patlamayla, büyük kitleler halinde, bir oraya bir bir buraya savrulurlar! Onların örgütsüzlüğünden faydalanan açgözlü büyük sermaye ve onların çıkarlarına hizmet eden hükümetler, emeğiyle geçinenlere, bin bir yalanla acı ilacı yutturur, kemerleri sıktırırlar! Krizin faturasını emekçilere çıkarıp, bedelini onlara ödetirler. Bu senaryo ile emekçiler, sermaye hizmetindeki bir partiden, bir başka sermaye savunucusu partiye savrulurlar!

Peki ne yapmalı? 

Geçmişte, Bağımsızlık, demokrasi, emek mücadelesine dahil olan yada halen bu mücadelenin ucundan kıyısından tutan; bir deyimle her biri “uyuyan hücreler” olan milyonlarca kardeşimiz var bu topraklarda! Şöyle bir silkinseler, bir uyansalar, ülkenin havası, solun çehresi değişir. İşte başlanması gereken yer de burasıdır!

Türkiyede yürüyen sistem demokratik bir sistem midir?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yaptığı açıklamaya bakarsanız;

Yeni Ekonomi Programı kapsamında kurularak, faaliyete geçen Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için; uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışılacak. McKinsey her çeyrekte 16 bakanlığın ekonomik ve maliye performansını ölçecek ve rapor sunacak!

Yapılacak küçük bir araştırma ortaya koyuyor ki; Amerika merkezli Mc Kinsey kuruluşu, Türkiye’nin iç işlerine ilk kez giriyor değil;

MC Kinsey; 1980’lerin ortasında, Türkiye’nin Avrupa Birliği başvurusunu şekillendirmesi konusunda da rol üstlenmiş.

2001 krizinde bankaların özelleştirilmesi ve kamulaştırılması sürecinde de devlet ile çalışmış.

1995’te İstanbul Ofisi’ni açmış.

Şimdi bunların üstüne  sorumuzu tekrarlayalım mı;

Türkiye bağımsız bir ülke mi ve demokratik bir sistemle mi yönetilmekte?

Bu soru üzerine, içerde olan siyasiler, gazeteciler, üniversite öğretim üyeleri, üniversiteli gençler, 3. Hava limanını inşaatında “bitlendik” dedikleri için tutuklanıp cezaevine atılan işçiler, yıllardır yaptıkları gibi, sokağa çıkıp, “devletten kayıplarının bulunmasını istedikleri için” biber gazına boğulan Cumartesi Anneleri ve daha bir çok şey akla gelebilir!

Ülkenin demokratik olup olmadığı konusunda, bunlarda elbette önemli kıstaslar, göstergeler;

Ama bu yazının konusu bunlar değil, başka!

Konumuz Mc Kinsey! 

Mc Kinsey’in “16 bakanlığın ekonomik ve maliye performansını ölçecek ve rapor sunacak!” olması!

Bu ne demek? Nasıl olacak bu? Mc Kinsey 16 bakanlığın performansını nasıl ölçecek?

Bunu bilmeyecek ne var! Çocuğa sorsan bilir! 

Bu demektir ki; Amerikalı Mc Kinsey firması, eşittir devlet demek olan, 16 bakanlığa ait, tüm bilgilere, verilere, 16 bakanlığın bütçesine, harcamalarına, her türlü ekonomik, askeri çalışma ve üretim bilgilerine  vakıf olacak!

Peki soralım o zaman;

Hani ortada bir kriz yoktu? Hani bu Amerikan saldırısıydı?

Şimdi sormazlar mı adama;

Ekonomide yaşananların sebebi Amerikan saldırısı ise, saldırıyı bir Amerikan kuruluşu ilemi savuşturup, düze çıkacaksınız?

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Çocuklar bile güler buna! Bu yaptğınız kuzuyu kurda teslim etmek değilse ya nedir?

Görüldüğü gibi, 16 Bakanlığı Amerikalı Mc Kinsey firmasına teslim etmek tam bir facia!

Ama durun turpun büyüğü heybede!

Bundan daha önemlisi, hangi demokratik ülke, bakanlıklarının tüm verilerini, sırlarını, bir başka ülke merkezli, özellikle de Amerikan merkezli bir firmaya açarken;

 Ülke için, böylesine önemli bir konu için meclisine danışmaz? Konunun mecliste görüşülmesini sağlamaz?

Tabi şimdi doğal olarak soracaksınız; bu sistemde TBMM’nin bir kıymeti harbiyesi varmı ki sorulsun?

İşte size, ülkedeki sistemin demokratik olup olmadığına ilişkin bir kıstas daha!

Bu olup bitenlerden sonra tekrar  soralım;

Ülkenin 16 bakanlığını, ekonomiden, eğitime, sağlığa, tarıma, hayvancılığa kadar sektörleri, kurumları, mecliste görüştürüp oylatmadan, Amerikalı Mc Kinsey’e teslim etmek demokratik bir uygulamadır?

Bunun adı demokrasi midir?

Herkesin, hepimizin yaşamında, çıkılan zor yollar olmuştur.

“Zor yollara kolay insanlarla çıkılmaz!”

Evet, bu cümleyi daha yenice, önceki günlerde, cep telefonumda yer alan bir paylaşımdan okudum. Daha önce hiç duymamış okumamıştım.

“Bu söz üzerine cilt cilt romanlar yazılabilir”, diye düşündüm.

Sonra, yaşamımda çıktığım zor yollar geldi gözümün önüne;

Benim için çıktığım yolların en zoru, en çetini, aynı zamanda en güzeli, beni ben yapan Sosyalizm yoluydu…

Ülkücülerle Solcular’ın sürekli çatıştığı, 4 yılımın geçtiği, Yenişehir Sağlık Koleji’nin birinci sınıfında, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Amerika konusunda tartıştığım Turan Bozkuş; söylediklerime güldü;

 -Hasan senin hiç birşeyden haberin yok! Biz hafta sonları Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne gidip, eğitim çalışmaları ve seminerlere katılıyoruz. Sende gel.

Turan Bozkuş Muşlu’ydu ikokul ve ortaokulu yatılı bölge okulunda okumuştu. İlkokula başladığında, Kürtçe konuşan, Türkçe bilmeyen bir Kürt çocuğuydu. Cesur, neşeli, moralimizi hep yüksek tutmaya çalışan, lider ruhlu bir arkadaşımızdı.

Hayatımın en zor yolu, Sosyalizm yoluna beni Turan Bozkuş çıkardı.

TSİP’e gidip toplantılara, seminerlere, eğitim çalışmalarına katıldım.  4 yıl süresince, TSİP’e gitmeye devam ettik. Okul yılları, bir taraftan ders çalışmakla, bir taraftan da örgütlenip, okul içinden ve okul dışından gelen faşist saldırılara direnmekle geçti. 

Aradan geçen bunca yıldan sonra, ne zaman okul yıllarını düşünsem; en önce gözümün önüne, gülen yüzü, uzamış sert sakalları, irikıyım yapısıyla, yaklaşık 40 yıldır yüzünü görmediğim yoldaşım, kardeşim Turan Bozkuş gelir. Beni Sosyalizm’le buluşturan Turan Bozkuşa olan minnettarlığım ölünceye dek bitmeyecek… 

--------------------------------

Hani derler ya “çıraklık dönemi” diye. Okuldan mezun olup, Sakarya Devlet Hastanesi’nde göreve başlayıp, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Sosyalist Gençler Birliği ve Tüm Sağlık Çalışanları Dayanışma Derneği’ndeki çalışmalara katılınca gördüm ki; biz okuldaki 4 yılda Sosyalist öğretinin alfabesinde kalmış, ancak çırağı olabilmişiz. Ve de Sakarya gibi, yobazların baskısı, Ülkücüler’in saldırıları altındaki bir ilde, Solcu, Sosyalist olmak, örgütlü çalışma yürütmek, meğer, okuldaki mücadeleden çok çok zormuş. Sosyalizm öğretisi ve pratiği açısından Sakarya benim için zor ötesi, zorlu bir yoldu.

Bu zor yola çıkarken, teoriden pratiğe, 

eğitim, okuma, tartışma, yazılamaya, afişe çıkma konularında pek çok yoldaşım oldu. 

Ama benim ustam, o dönemde Sakarya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’nde okuyan,  Sosyalist Gençler Birliği Başkanı Mehmet Ali Manga idi.

Mehmet Ali Manga, Marksizm’i, Leninizm’i gereğince okuyup, tahlil edebilmiş, cin gibi, zeki, cesur tok sözlü bir arkadaştı. Onunla birlikte, başka arkadaşlarında dahil olduğu tartışma gecelerinde, sabahladığımız çok olmuştur.

Sakarya günlerini andığımda, Kalın tok sesli, sorgulayan bakışlarıyla yoldaşım, kardeşim Mehmet Ali Manga, hep gözümün önüne gelir. Ona da minnettarlığım sonsuz…

-----------------------------------

12  Eylül Faşist Darbesi’nin hüküm sürdüğü ve her an tutuklanmayı beklediğim, darbeden sonraki Aralık ayının soğuk bir gününde;

Burdur Devlet Hastanesi Rontgen Servisi’nin önünde, siyah uzun paltolu, uzun boylu iri yapılı birisi, bana dönüp muhabbetle bakan, gülen gözleriyle sordu;

 -Ben Hasan Türkel’le görüşecektim, burada mıdır?

 Cevap vermeden önce gözlerinin içine baktım. Polis miydi, MİT’miydi?

Sonra; “her şartta kim olduğumuzu söyleyeceğiz” diye düşünerek konuştum;

 -Hasan Türkel benim. 

-Ben Ali Doğangüneş. Sana ortak dostlarımızdan  selam getirdim. Uygun bir yerde yalnız görüşelir miyiz?

Film banyosu yaptığımız odaya aldım onu. Kapıyı kilitledim. 

Doğrudan mevzuya girdi; 

-Ben partiden geliyorum. gizlillik koşullarında, illegal yapıyla, Burdur’da, partiyi birlikte yeniden örgütleyeceğiz.

Ben dediklerinden hiçbir şey anlamadım, ne partisi?

-Agam iyi bak! Ben Ahmet Melek’im,

EKÖB Başkanı, beni tanıman lazım” 

-Ben EKÖB Başkanı’nı resimlerinden tanırım, ama seni tanıyamadım.

Ben böyle söyleyince, rahatlayıp, nüfus cüzdanını çıkarıp, kalın bıyıklı resmini gösterdi.

Kimlikteki bıyıklı resmini tanıdım. Tanıdım tanımasına ama, içime bir korku düştü. 12 Eylül Faşizmi ülkeyi kasıp kavururken “Burdur’u birlikte örgütleyeceğiz” ne demekti?

Gülerek yüzüme baktı;

-Haydi şimdi beni çalıştığın arkadaşlarla tanıştır. Çay içip sohbet edelim. Sonra birlikte garaja gidelim el sallayıp beni uğurla.

“Abi ben garaja gelmesem”! Diyecek oldum. Kesin bir ifadeyle konuştu;

-Geleceksin ve beni el sallayarak uğurlayacaksın!

Hava çatır ayazdı. Ama ben  garaja etrafı kollayarak  giderken, soğuktan değil korkudan titriyordum. Garajda bekleyip, onu, el sallayarak yolcu ettikten sonra, bir oh çekip “tehlike geçti” diye düşündüm!

Ama geçmemişti, geçmeyecekti! Ali Ağabey sonra defalarca geldi. Soğukkanlı, uyanık, önlemli olma, illerarası yolculuklarda, üzerimde taşıdığım dergi, gazete ve dökümanlarla, kontrol noktalarını nasıl geçebileceğim konularında, beni resmen eğitti. 

Onun yüreklendirmesi  sayesinde, korkuyu yenmekle kalmayıp, gizlilik 

koşullarında, konspirasyon kurallarına uymayı en iyi biçimde uyguladım. Ali Agabey’in, “Ortama göre davranarak, zor, kritik  zamanlarda, soğukkanlı, hep gülen gözlerle, karşısındakine bakan yapısını”, bir gömlek gibi üzerime uydurup giydim.

Çok vartalar atlattım, kendimi geliştirdim. 12 Eylül Faşizmine, inançla, örgütlenme ile kafa tutmayı, yaşayarak öğrendim. Ahmet Melek; Faşizm koşullarında, varolma, örgütlenmeyi öğrenme ve mücadele konusunda, hep minnet duyduğum bir büyüğüm, yoldaşımdır…

Doğrudur; zor yollara, kolay insanlarla değil, işin ustalarıyla çıkılır, çıkılmalıdır!

Okuyuşun “eyi emme” “Burdur Gölü” ölüyor… - 2.0 out of 5 based on 1 vote

Burdur Gölü hızla kuruyarak ölüyor!

Aslına bakarsanız, “Burdur Gölü’nün ölüm fermanı,” yaklaşık 35 yıl önce, Burdur Gölü’nün sularının çekildiği uç noktaya, “Isparta Organize Sanayi ve Isparta Havaalanı” yapılması  kararı  ile imzalandı!

Dinar’dan Burdur Gölü’ne akan suların önüne barajlar yapılarak, taşan sular Burdur Gölü’nün ters istikametine verildi! 

Isparta Güneykent’en, Burdur Gölü’ne akan suların önüne göletler yapılıp, taşan sular Keçiborlu istikametine yönlendirildi!

Korkuteli’den başlayıp, Burdur Gölü’ne ulaşan Bozçay’ın üzerine barajlar göletler yapıldı. Yasal zorunluluğa rağmen, yapılan bu  baraj ve göletlerden, Burdur Gölü’ne yıllık  %10’luk göl hakkı suyu asla verilmedi.

Dönemin Belediye Başkanı Armağan İlci’nin, hukuk mücadelesi ile alınan, yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen, göl yatağına  havaalanı ve organize sanayi yapıldı.

Yönetmen Şafak Türkel’in, Burdur Gölü’nde,  3 yıllık bir çalışma ile tamamladığı “Göle Yas Belgeseli”, basında,televizyonlarda, sosyal medyada geniş yer buldu. Ülkede ve dünyanın pek çok yerinde festivallerde gösterime girdi, televizyonlarda yayınlandı. Bu çalışmalarla  1 milyon kişi “Burdur Gölü kurumasın” çığlığına ortak oldu. “Göle Hayat Derneği” 2013 yılından bu yana çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

“Göle Hayat Derneği”nin çalışmaları ve Derneğin Kurucu Başkanı Yönetmen Şafak Türkel’in çektiği belgeselin ses getirmesi sonucu;

Dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı müsteşarı, “ bu çalışmalar sayesinde; kurtarılması gereken 17 göl içinde, Burdur Gölü’ne öncelik verileceğini kamuoyuna açıkladı.

Bizzat bakan Veysel Eroğlu  tarafından Burdur’da yapılan açıklama ile “Burdur Gölü’nün muhteşem bir planla kurtarılacağı” sözü verildi!

Peki  o sözden bu vakte kadar gölün kurtarılması için ne yapıldı;

Heeeç

Evet evet ne yazık ki kocaman bir hiç!

Ülkemizde hep olduğu gibi; “eski eskide kaldı, dün dündür bugün bugündür!” “Burdur Gölü’nü kurtaracak muhteşem plan”da eskimiş olacak ki; şimdi “Burdur Gölü’nü kurtarmak için yeni bir plan” kamuoyuna duyuruluyor.

Öyle anlaşılıyor ki  bu yeni planla; göl kıyısında 4 havuz yapılacak. Bu havuzlara göl suyu doldurulacak. Daha sonra, havuzlardaki göl suyunun, hangi ölçüde buharlaşacağı ve buharlaşmanın nasıl önlenebileceği üzerine istatistiki çalışma yapılacak…

Bu işin öztürkçesi ölme eşeğim ölme!

Göl ölüyor! Göle acilen su sağlanması gekiyor!

Ama yapılacak olan; aslında yıllar önce yapılması gereken, göldeki buharlaşmanın hızı ve nedeni çalışması!

Üstelikte, göl suyunun buharlaşmasının ölçümü için seçilen mevsimde manidar! Koca yaz sıcakları geçtikten sonra, havalar serinleyip, yağmur mevsimi başlarken! Havuza doldurulacak göl suyunun, nasıl ve ne kadar buharlaşacağına dair plan uygulamaya sokuluyor!

Öyle umuyorlar ki bu yeni plan, yerel seçimlere kadar  yükselen tepkileri söndürmeye yeter!

Göl ben ölüyorum diyor! Onlar buharlaşma diyorlar!

Yani bizim yörenin deyimiyle; “hoca hoca; okuyuşun eyi emme hasta ölüyo…”

Peki o zaman bu şartlarda, bu anlayışla Burdur Gölü nasıl kurtarılacak?

Bakın şöyle;

Yarından tezi yok, tüm çevreciler, doğaseverler, “Burdur Gölü Kurumasın” diyenler, her alanda büyük bir yaygara kopararak bağıracaklar;

Burdur Gölü kurtarılmasııın! Burdur Gölü kurusuuun! Burdur Gölü’nün kime ne faydası var ki kurtarılmaya çalışıyor! Gölü kurtarmak için yapılacaklara yazık! Bırakın bu acı, bu faydasız Burdur Gölü kurusuuun!

Bakın bu feryatlardan sonra, söylenenin aksini yapmak için, Burdur Gölü  nasıl kurtarılıyor…

Bugünkü gökyüzü, dünkü gökyüzü değil, bu gün başka bir gökyüzünün altındayız.

Bugün dünkü gibi değil, dünden farklı bir gündeyiz. Yarında bugünden farklı olacak!

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Eski eskide kaldı geri gelmeyecek!

Ama; dün olduğu gibi bugünde değişmeyen, yarında değişmeyecek olan bir şey var;

Dünyanın da ülkemizin de daha iyiye, güzele, daha adaletli, daha paylaşımcı, huzurlu yapıya kavuşması, asla kendiliğinden olmayacak! 

Eğer biz, daha güzel bir dünya, daha güzel bir ülke özlüyorsak! Bu hayalimizi oturduğumuz yerden, hiçbir şey yapmadan gerçekleştiremeyiz!

Evet; 60’lı 70’li yıllarda değiliz artık! O yılların yol ve yöntemleri, vereceğimiz mücadele için yeterli olmayabilir. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, gelişen teknoloji ve üretim ilişkileriyle, değişen bir sosyal yapı var.

3-5 yaşındaki çocuklar, cep telefonları ile zihin fırtınası yaşayabiliyorlar.

Akıllı robot aşamasını çoktan geçtik. Şimdi akıllı robotlardan katil robotlar  türeyebilir mi kaygıları tartışılıyor.

İnsanlara ulaşmanın, insanları etkilemenin yolları yöntemleri çok değişti, gelişti. Bilgisayarlar, akıllı telefonlarla, insanlar bulundukları noktadan, bütün dünya hakkında bilgi edinebiliyorlar. Gelişen teknoloji; iletişim açısından insanları evrenselleştirdi.

Ama ne yazık ki aynı zamanda; bütün bu teknolojik gelişmeler, artık savaşlarda daha çok ölümlere yol açmakta! 

Ve fakat;  gelişen bu teknoloji, geri bıraktırılmış ülkelerde yaşanan, açlık, toplu kıyım ve katliamlara, yoksulluk eşitsizlik sorunlarına hiçbir çözüm getirmedi.

Peki ne olacak? Teknoloji, insanlığın geleceğini, daha olumlu bir dönüşüme eviremiyorsa, neye yarıyor o zaman?

Aslında, gelişen teknoloji daima vardı. Binlerce yıl önce yapılan mısır piramitlerin’de de, o dönemin en gelişkin teknolojisi kullanıldı. Fakat o gelişkin teknoloji; üretenler, köleler, köylülerin, yaşamlarını kolaylaştırmak için kullanılmadı. Mısır Pramitleri’nin yapımında, bir taraftan gelişkin teknoloji kullanılırken, bir taraftanda yüzbinlerce köle, o pramitlerin yapımında, ağır, işkence sayılabilecek  koşullarda çalıştırıldı. Pramitlerin yapımında, üç kuşak köle açlık, sefalet içinde çalıştırılarak can verdi.

Gelişen teknolojinin, kendiliğinden,  toplumların, halkların çıkarlarına uygun,  daha güzel bir dünya için kullanılmasını beklemek saflık olur.

Çünkü; gelişkin teknoloji, daima büyük sermaye sahiplerinin, onların örgütü Emperyalizm’in kontrolünde gelişir. Emperyalisler, teknolojinin kendi kontrollerinden çıkmasına izin vermezler. Teknolojiyi daima kazançlarını büyütmek, sömürüyü artırmak için oluşturur, geliştirir kullanırlar.

Öte yandan; ezilenler, sömürülenler, daha güzel bir dünya yaratmak isteyenler, eğer isterlerse, gelişen teknolojiyi kendi mücadeleleri için kullanmayı başarabilirler.

Geçmişte de, Kağıt, matbaa, telgraf, telefon gibi buluşlar, teknolojiler,  işçiler, köylüler kullansınlar, gazete, kitap okuyup örgütlensinler, bilinçlensinler diye icat edilip, kullanıma sunulmadı. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, bütün buluşlar ve yenilikler, sermayenin çıkarlarına hizmet etsin diye kullanıma sokulur. Ama tarih; sermayenin karşısında yer alan sınıfların, bu teknolojiyi, kendi mücadeleleri için kullanmayı hep  başardıklarını gösteriyor.

İşte günümüzde de yapılması gereken budur!

Evet yaşadığımız gün, yeni gündür! yarın daha yeni bir güne uyanacağız!

Eğer, daha güzel bir dünya, daha güzel ülke istiyorsak, bunu oturduğumuz yerden başaramayacağımızı anlayacağız ve ayağa kalkacağız!

Daha güzel bir dünya, daha güzel bir ülke için, eskinin bütün birikimleri, tecrübesiyle birlikte, gelişkin teknolojiyi, en iyi biçimde kullanacağız. Herkes, hepimiz bulunduğumuz yerden, alandan, daha güzel dünya mücadesine kafa yorup, ileriye doğru birer adım atacağız!

Adımlardan sonra göreceğiz ki, aynı şeyleri düşünenler olarak, birbirimize biraz daha yaklaşmışız!

Sonra; bakacağız ki geçmişin birikimleri ve tecrübeleri bize cesaret veriyor! O cesaretle, gelişkin teknolojiye hükmedip, daha güzel günlere doğru yürüyeceğiz…