Tarihe göre süzülmüş ögeler: Cuma, 30 Ağustos 2019 - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber

31 Ağustos 2019 - Cumartesi - Burdur Gazetesi

Yayınlandığı Kategori Arşiv

İlimizin duayen siyasetcisi Senatör Ekrem Kabay’ın yeğeni Veli Kabay genç sayılabilecek bir çağında, 42 yaşında trafik kazasında vefat etti. Veli Kabay’ın vefatı hakkında bilgilendirilen Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Senatör Ekrem Kabay ve merhum Veli Kabay’ın Babası Osman Kabay’ı telefonla arayarak başsağlığı dileklerini iletti.

 

Yeşilova’da 18 Ağustos saat 11.45 sıralarında  iki otomobilin çarpışması sonucu, Senatör Ekrem Kabay’ın ağabeyi merhum İsmail Kabay’ın torunu Veli Kabay vefat etti. Kazada 4 kişi yaralandı.

Kaza Osman Peker idaresindeki 15 LK 070 plakalı otomobil’in, Yeşilova-Burdur kara yolu Jandarma Komutanlığı binası karşısında, Veli Kabay’ın (42) kullandığı 32 LR 437 plakalı otomobille çarpışması sonucu meydana geldi.

Veli Kabay’ın vefatını öğrenen Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Senatör Ekrem Kabay’a telefon ederek,  yeğeni Veli Kabay’ın, genç yaşta elim bir trafik kazası ile yaşamını kaybetmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirerek, Kabay ailesine başsağlığı ve sabırlar diledi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Senatör Ekrem Kabay’ın merhum Ağabeyi İsmail Kabay’ın oğlu, uzun yıllar Gençali Köyü Muhtarlığı yapmış, Merhum Veli Kabay’ın babası Osman Kabay’a da telefon ederek, oğlu Veli kabay’ın genç yaşta trafik kazası geçirerek  vefat etmesinden duyduğu üzüntüyü belirtip, Kabay ailesinin acısını paylaşarak başsağlığı dileğini iletti.

Senatör Ekrem Kabay’ın yeğeni Veli Kabay’ın, elim bir trafik kazası nedeniyle vefatından duyulan üzüntüyü paylaşıyor, merhuma Allah’tan rahmet Kabay Ailesine başsağlığı sabırlar diliyoruz.

İlimizin duayen siyasetcisi, Burdurlular’ın Ankara’daki gözü kulağı, başı dara düşenlerin umut kapısı, Senatör Ekrem Kabay, ilerleyen yaşında hastalıklarla mücadele ederken, aynı zamanda, Sosyal Demokratlar’ın her vesile ile ziyaret edip,  görüşlerine başvurdukla deneyimli, kararlı, mücadeleci bir devrimci olarak yaşamını sürdürmekte.

Uzun yıllar gazetemizin Ankara temsilciliğini yapmış Araştırmacı Yazar Merhum İsa Kayacan’ın, gazetemizde yayınlanan, Senatör Ekrem Kabay’ın yaşam öyküsünden kesitler aktardığı yazısını sunuyoruz.

Eğitimci, Parlâmenter Ekrem Kabay’ın anılarından

Prof. Dr. İSA KAYACAN

İnsanoğlu doğuyor, yaşıyor, vefatla aramızdan ayrılıp hakkın rahmetine kavuşuyor. Yaşamı süresince ne yaptığı, nelerle meşgul olduğu, ortaya neler koyduğu gibi satırbaşları önemlilik arz ediyor.

Ekrem Kabay, Cumhuriyet döneminin Atatürk sevdalısı aydın eğitimcilerinden. Yokluklar içinde geleceğimiz çocuklarımıza, milli eğitim bünyemize verilebilecek hizmetlerin bir insandan, bir eğitimciden beklenileninden daha fazlasını vermiş. Anılarıyla, yılları ve belgeleriyle bunlar sabit, ortada. Biz burada hemen fırsat bulmuşken, tebriklerimizi, sevgi ve saygılarımızı sunalım efendim. Ömrün uzun, sağlığın yerinde ve sürekli olsun Ekrem hocam.

Ekrem Kabay hoca, değişik eğitim kurumlarındaki hizmetlerinden, müfettişlik görevlerinden sonra, doğu bölgelerimizdeki hizmetlerinden sonra, 1973- 1979 yıllarında Cumhuriyet Senatosu Burdur üyesi olarak görev yaptı. Başarılı hizmetlerin altına imza attı. Üç sayfalık “Bir Avuç Süt” başlıklı bir anısı var sayfalara dökülmüş Ekrem Kabay hocanın. Burada Hakkâri dağlarının yaradılış öyküsünden, Zap suyundan, o bölgedeki sıkıntılardan, o bölgenin gerçek görünümünden ve bölge halkının insan sevgisinden sözediliyor. Kıtlığa rağmen, unutulmaz, sımsıcak anılardan örnekler veriyor Ekrem Kabay hoca. Buradan:

- “Bana yüce insani duygularını sunan hanımefendin hanesi okulun hemen kenarındaydı. Basık evdi. Penceresi yoktu. Yerde hasır seriliydi. Eve ışık bacadan giriyordu. Ocakta dışı tamamen kara, ağzı açık bir tencere içinde bir avuç süt görünüyordu. O sütü ısıttı. Bir sofraaltı serip bizi sofraya buyur etti. Kocası ve çocukları varsa, evde yoktu. Belki bu bir avuç süt çocukları içindi, kimbilir belki kocası için! Sofraya kendi eliyle yapılmış tandır ekmeği de koydu. Kaşığımız var mıydı?, ekmeğimizi susak yaparak mı? yedik hatırlamıyorum”… Türkiye’nin Zeri hanımları yetişin!! Bekleniyorsunuz.

Ekrem Kabay hocanın esas anılarının bütünleştiği, 17 ayrı sayfayla bana ulaşanı var ki, buralardan seçim yapmak, sayfalara aktarmak oldukça zor. Bu anılar, Çağdaş Eğitim ve Köy Enstitüleri Vakfı Başkanı olan, “Anadolu’da Aydınlanma Ateşini Yakanlar-3” adlı kitabın hazırlayıcısı Erdal Atıcı hoca için hazırlanmış.

Burada, Ekrem Kabay hocanın rahmetli anacığına ziyaretlerinden birinde, 1000 lira vermek istediğinden, nur yüzlü anamızın bu parayı almak istemeyip; “ben parayı ne yapayım, Ekram” dediği naklediliyor. Sonraki sayfalarda, eğitimden sözedilerek; “insanların, ailelerin, ulusların sorunları tek bir yöntemle çözülür. Onun adı Eğitimdir” deniliyor. Sonra Köy Enstitüleri geliyor satırlar arasına, Köy Enstitüleri üzerinde emeği geçen, varlıklarıyla iz bırakanlardan bahsediliyor, sayfa sayfa. Köy Enstitülerine yönelik hizmetler, dergiler gündeme geliyor birbir. Sayfa 5’den bir cümle:

- “Evimizdeki sevinç benim ilk kavuşma sevincimdir. Bir Hafta kaldım köyümde. Benim yenilikçi köylü babam, okumanın- yazmanın faziletini kavramış olan babam, iki gün yolculuktan sonra beni, okuluma geri götürdü”..

O günün koşulları nasıl, anlıyabiliyor musunuz? Sonra devam ediliyor cümleler birbir sıralanıyor; “Çocukların günlük eğitimi bitince, köyde okumak- yazmak isteyen kadın- erkek, yaşlı kişiler öğrencisi olurlardı. Gaz lambası- gemici feneri ile anne babalar okuma- yazma öğrenirlerdi. Çok renkli, tiyatroluk sahneler yaşadım”. Köy Enstitülerinin kapatılma öyküsü, ilginç anlatımlar, anılar arasında yeralıyor. Ekrem Kabay hocanın, 1978 yılında TBMM’deki hizmet günlerinde Rusya’ya yapılan bir seyahatle ilgili anıları da önemli ve anlamlı mesajların ortaya konuluşunu sağlıyor ve sonuçta; “Hayatı, sevgili eşim Yüksel hanımla beraber yürüdük..Dileriz ki, Türkiye insanı; Türkiye toprağına ve Türkiye insanına sahip olsun” dilek ve temennisinde bulunuluyor.

Yayınlandığı Kategori Manşet

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 97. yıl dönümü düzenlenen törenle, coşkuyla kutlandı. İlimizdeki ilk tören, Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na Vali Hasan Şıldak, Garnizon Komutanı Piyade Albay Cenk Baburşah vve Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz’in çelenklerini sunması, İstiklal Marşı’nın okunması ve göndere Türk bayrağının çekilmesiyle başladı. Buradaki törenin ardından Vali Hasan Şıldak, valilik makamında tebrikleri kabul etti. Daha sonra Cumhuriyet Meydanı’nda resmi geçit töreni düzenlendi. Törende, Vali Hasan Şıldak, Garnizon Komutanı Piyade Albay Cenk Baburşah ve Belediye Başkan Ali Orkun Ercengiz öğrencilerin, askerlerin ve halkın bayramını kutladılar.

Törende  Mehteran Takımı gösterilerini sundu. Gösterilerin ardından şiirler okundu. Kutlamalar geçit töreniyle sona erdi. Törene Milletvekili Mehmet Göker, Milletvekili Yasin Uğur, oda ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.

Büyük Taarruz’un başarıyla sonuçlanmasının ardından ilan edilen ve zaferi simgeleyen 30 Ağustos Zafer Bayramı 97. yıldönümü ilimizde düzenlenen çeşitli etkinliklerle ve çoşkuyla kutlandı. 30 Ağustos 1922’de kazandığımız büyük zaferin gurur ve heyecanını hep birlikte yaşadık.

Piyade Yüzbaşı Cenker Uysal tören sırasında yaptığı konuşmasında;

“Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına temel teşkil eden 30 Ağustos 1922’de kazandığımız büyük zaferin 97. yılını kutlamanın haklı gurur ve heyecanını yaşıyoruz. Asil Türk milleti, kahraman Türk ordusuyla birlikte varlığını ve vatananını kastedenlere karşı 97 yıl önce bugün kahramanlık ve şeref dolu tarihinden aldığı kudretiyle yeniden dirilerek topyekün bir varoluş mücadalesi sonucunda eşine tarihte az rastlanır bir zafer kazanmıştır. Aziz yurduna ve bağımsızlığına kasteden işgal kuvvetleri karşısında Türk ordusunun eşsiz bir eser olan bu zaferin her safhası tek tek düşünülmüş, hazırlanmış ve yönetilmiştir. 1900’lü yılların başlarında büyük devletler arasında meydana gelen çıkar çatışmaları, yeni gelişen fikir akımları ve sanayileşme gibi gelişmeler sonucu 1. Dünya Savaşı sonunda, müttefiklerin aldığı ağır yenilgiler sonucu Mondros Mütakeresi imzalanmıştır. İmzalanan bu antlaşma ile 1000 yıldır üzerinde kan dökerek, can vererek yurt edindiğimiz Anadolu toprakları o dönemin büyük devletleri ve onların maşaları tarafından işgal edilmiş, tarihimize kara bir leke olarak geçen Sevr Antlaşması’da ulusumuza dayatılmıştır. İşgal güçleri girdikleri her yerde tarihi kinlerine adeta kusarcasına kadınımıza, yaşlımıza ve çocuklarımıza dünyada eşine az rastlanır işkence, zulüm ve hakaretlerde bulunmuşlardır. İşte böylesine umutsuz görünen, üzerimizde kara bulutların dolaştığı bir ortamda Mustafa Kemal Paşa ve onun dava arkadaşları bağımsızlık meşalesi yakarak ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla aydınlığa giden yolu aralamışlardır. Bu bağımsızlık ve aydınlık mücadelesinin ilk hedefi düşmanı son neferine kadar güzel ve kutsal vatanımızdan atmak şeklindedir. Özellikle Sakarya Meydan Muharebesi hedefimize ulaşmamıza muktedir olduğumuzu, milletimizin istiklali uğruna, kanımızın son damlasına kadar mücadeleye devam edeceğini ispatlamıştır. Artık dünyanın en kahraman milletine düşen görev düşmana son darbeyi vurmak olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığı altında Türk kuvvetleri düşmanı bilmediği yerden taarruza geçerek stratejik sahada düşmanı alt etmeyi başarmıştır. Avrupalıların 6 ayda geçemez dediği mevzileri 3 günde geçerek, 30 Ağustos’a gelindiğine düşman kuvvetlerinin önemli bir bölümünü imha etmiştir. Bu büyük zafer ile düşmana son darbe vurulmuş ve ardından icra edilen takip harekatıylada 9 Eylül’de düşman İzmir’de denize dökülmüştür. Dünya tarihçileri Büyük Taaruz için şu ifadeyi kullanmışlardır; Türkler Mohaç Meydan Muharebesi’nden yüz yıllar sonra yine parlak bir imha muharebesi kazandılar. Bu muharebelerde Türk ordusu çok kısa bir sürede kendisinden sayıca üstün düşman kuvvetinin büyük bir bölümünü imha ve esir etmiştir. Askeri açıdan önemli bir diğer hususta, o günün şartlarında bir ordunun 10 günde 500 km’lik bir mesafeyi yaya olarak, mesafe aşarak kat etmesidir. 30 Ağustos’un gerçek anlamını ve önemini büyük zaferin ikinci yıldönümünde Dumlupınar’ın Çaltepesi’nde yapılan törende Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği söylevde görürüz. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçan şehit ruhları devlet ve Cumhuriyeti’mizin ebedi muhafızlarıdır. Meydan Muharebesi milletlerin bütün varlığı ile ilim ve irfan alanında yükselmeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle kısaca bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle çarpıştığı bir imtihandır. 

İşte kazanılan zaferi muhteşem kılan unsur, harbin kadın, çocuk, yaşlı demeden milleti topyekün bir savaş olarak icra edilmiş olmasıdır. Türk ulusu bu meydandan da Ulu Önder’in liderliğinde alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Türk tarihine altın harflerle yazılan bu zaferin günümüze kadar yansıyan çok önemli siyasi ve askeri sonuçları olmuştur. Bu sonuçların günümüzde de yansımakta olduğu gözlemlenmektedir. Bu zaferle Türk ulusu son neferine kadar yok edilmedikçe istiklali elinden alınamayacağı, Türklerin yalnız askeriyle değil, milletiyle topyekün olarak savaştıkları bir kere daha ispatlanmıştır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin huzur ve bekasını sağlamak, bölgemizde ve dünyada sürekli başarının tesirine katkıda bulunmak için tarihinden ve milletinden aldığı güçle, modern harp ve silah teçzidatıyla, güçlü ve dinamik personeliyle, ulaştığı yüksek eğitim seviyesiyle, azim ve kararlı komut akademisyle dostlarımızın ve ülkemizin güvencesi, düşmanlarımızın korkulu rüyası olmaya devam etmektedir. Dünyanın sayılı askeri güçlerinden birisi olan silahlı kuvvetlerimiz, her zaman her yerde ve her şartta verilecek görevleri ifaya hazırdır. Milli egemenlik, milli şuur ve tam bağımsızlık esasına dayanan Atatürk ilkeleri bugüne kadar olduğu gibi gelecektede Türk Silahlı Kuvvetleri olmaya devam edecektir. Bu kutsal ve tarihi gün vesilesiyle uluşça başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere dava arkadaşları ve aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, hatıraları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor, şükranlarımızı sunuyoruz. Ruhları şad olsun.”dedi.

Hatice Dursun

Yayınlandığı Kategori Manşet
Cuma, 30 Ağustos 2019 15:21

4+4’le memura hayal kırıklığı

Türk Kamu Sen Burdur Şubesi Başkanı Orhan Akın yazılı basın açıklaması yaparak, beşinci toplu sözleşme dönemininde büyük bir fiyasko ile sonuçlandığı, 20 milyon vatandaşın umutlarının, 2021 yılına ertelendiğini,  zaten tartışmalı olan Hakem Kurulu’nun, bu kararla daha da tartışmalı hale geldiğini ifade etti;

5. Dönem Toplu Sözleşme görüşmeleri çerçevesinde görüşmelerini sürdüren Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararını verdi.

“Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, milyonlarca kamu görevlisi ve emeklinin umutla beklediği, 2020-2021 yıllarını içeren maaş ve özlük haklarına ilişkin kararını verdi. Karar, kamu çalışanlarında büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Kanunun yürürlüğe girdiği 2012 yılından beri uyardığımız üzere, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun, kamu görevlilerinin ve emeklilerin sorunlarını çözecek nitelikte olmadığı bir kere daha ortaya çıkmış oldu. Çoğunluğu atanmışlardan oluşan bir Hakem Kurulu’nun objektif bir karar veremeyeceğine ilişkin kaygıların boşuna olmadığı görüldü.   

Nitekim bugün verilen kararla Hakem Kurulu hükümetin teklifini onaylamış oldu. Buna göre, memur ve emeklilere 2020 yılı için yüzde 4+4, 2021 için ise yüzde 3+3 zam yapılması kesinleşti. Hakem kurulunda hükümet tarafından atanan üyelerin çoğunlukta olması Hükümetin teklifi dışında bu kuruldan başka bir karar çıkamayacağını en başından beri ortaya koymaktaydı. Bu kararla beraber en düşük memur maaşına 120 TL ortalama memur maaşına 160 TL’lik bir artışla altı ayı geçirmek zorunda kalacak olan kamu görevlileri yeni bir ekonomik cendereye sokulmuş oldu. Hakem Kurulunun verdiği bu karar ekonomik gerçeklerle karşılaştırıldığında hem bu karara sebep olanlar hem de toplu sözleşme sürecini sulandıran yetkili konfederasyon kamuoyu vicdanında sorgulanacaktır. 

Zaten memurlar, emekliler ve aileleriyle birlikte sayıları 20 milyona ulaşan bir kesimin geleceğini belirleyen bu önemli sürecin, bir fazla üyeyle dahi yetkili olmuş konfederasyon başkanının iki dudağı arasına terk edilmesi başlı başına bir garabet unsuruydu. Biz, 1 Ağustos’tan beri toplu sözleşme görüşmelerinin tek bir yetkili temsilcinin keyfiyetiyle yürütülmesinin doğru olmadığını, kamu görevlilerini ilgilendiren hayati konuların dahi masada pazarlığa açılmadığını ifade ettik ve gerekli uyarılarımızı yaptık. Milyonlarca çalışanımız sözleşmelilere kadro, 3600 ek gösterge, vergi dilimlerinin adil bir biçimde düzenlenmesi, yardımcı hizmetlilerin sorunlarının çözülmesi, mülakat uygulamasından vazgeçilerek liyakat ilkesine göre hareket edilmesi, emeklilerin maaşlarının yükseltilmesi gibi hayati konuların dahi tartışılmadığı bir toplu sözleşme sürecine tanıklık etti. Haliyle havanda su dövmekten başka bir işe yaramayanlar, iki yılda bir gelen bu ve benzeri sorunların tartışılarak bir sonuca bağlanması fırsatını tepmiş oldu. Bütün bu olumsuzluklar yanında hizmet kollarına ilişkin taleplerin de aynı dönemde gündeme getirilme zorunluluğu, toplu pazarlıkların içinden çıkılamaz bir hale gelmesine ve tam bir keşmekeşe dönmesine yol açtı.

Bir tarafta yetkili konfederasyon ve sendikaların basiretsizliği ve iş bilmezliği diğer tarafta Kanunun eksik ve yanlış hükümleriyle birleşince bundan önceki 4 dönemde olduğu gibi beşinci toplu sözleşme dönemi de büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. 20 milyon vatandaşlarımızın umutları, 2021 yılına ertelendi. Zaten tartışmalı olan Hakem Kurulu, bu kararla daha da tartışmalı hale geldi.  

Her ne kadar toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamamış olsa da doğru bir pazarlık stratejisinin yürütülmemesi, taleplerin pazarlığa ve tartışmaya açılmaması, memur sorunlarının çözümü yerine yetkili sendikaların kasalarını doldurma peşine düşerek dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde kabul görmemiş dayanışma aidatı konusuna saplanıp kalmaları, üzerinde anlaşılan ve anlaşılamayan konuların dahi sürüncemede kalması sonucunu doğurdu. Elbette Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun Hükümet ağırlıklı yapısıyla sendikaların beklentilerine uygun bir karar vermesi beklenemezdi; nitekim beklenen oldu ve dağ fare doğurdu. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararı çalışanların, emeklilerin ve yakınlarının ekonomik ve özlük haklarına ilişkin sıkıntıları çözmekten uzak kaldı.

2012 yılından beri yaşadığımız tecrübeler, 4688 sayılı Kanun’a ilişkin çekincelerimizde ne denli haklı olduğumuzu bir kere daha ortaya koydu. Bu hali ile ve mevcut yetkili sendikaların bu tutumu ile toplu sözleşme görüşmelerinin kamu çalışanlarına somut kazanımlar sağlayacak bir yapısı bulunmuyor. Yetkili sendikaların dahi kendi hizmet kollarında bulunan memurlara ilişkin ücret pazarlığında söz hakları yok. Maaş zamları, yalnızca konfederasyon başkanının imzası ile karar altına alınabiliyor. Diğer sendika ve konfederasyonların karara itiraz etme hakkı da bulunmuyor. Dolayısıyla bu sistem milyonlarca çalışan, emekli ve yakınlarının kaderini yalnızca Bakan ve yetkili konfederasyon temsilcisi yani iki kişi üzerine kurguluyor.

Öyleyse bundan sonra yapılacak ilk iş toplu sözleşme sürecini katılımcı ve sonuç alıcı bir noktaya taşımak olmalı. Toplu sözleşmede kamu görevlilerinin geniş bir şekilde temsil edilmesi, kamu görevlileri heyetinin çoğunluğuna bağlı bir imza sistemine geçilmesi, itiraz mekanizmalarının yeniden düzenlemesi olmazsa olmaz değişiklikler olarak karşımızda duruyor. Bunun yanında kamu görevlilerinin geneline ilişkin toplu sözleşme ile hizmet kolu toplu sözleşmelerinin birbirinden ayrılması ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun da eşit temsile dayalı olarak yeniden yapılandırılması gerekiyor. Aksi halde bu sistem ve bu yetkili sendikalarla daha çok hayal kırıklıkları ve daha çok fiyaskolar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor”

Yayınlandığı Kategori Manşet
No Internet Connection