Burdur Gazetesi Arşivi - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Sabahleyin Devrim Müzesine gittik. Japonya ve Amerika ile savaş dönemlerini anlatan bölümler kapalı veya rehberi izindeydi. Kim Jong İl’in devlet başkanlığına gelişi ve Kore’nin askerî gücü ile ilgili dört beş salonu gezmekle yetindik. Rehber uzun uzun anlatmaktan hoşlanıyor. 

Müzeden çıkınca, Kim İl Sung anıtı önünde hatıra fotoğrafı çektiren gelin ve güveyle fotoğraf çektirdik. Damat 28, geleneksel giysileri içindeki gelin 26 yaşındaymış. İki sağdıç ve bir yakınlarıyla birlikte onlar da bizim fotoğrafımızı çektiler. 

Bir Kore evine ziyareti önceden programa aldırmıştık. Gideceğimiz evin erkeği, Om’un arkadaşı imiş. Ziyaretimiz önceden haber verilmiş. Karı koca işyerlerinden izin almışlar. 

Girdiğimiz apartman beş katlı idi. Yalnız bir blokta 13 daire varmış. İkinci kata çıkıp zili çaldık. Karı koca bizi salona buyur ettiler. Yeni görünen mobilyalar salonu doldurmuş. İki çocukları için hazırladıkları iki yatağı bir perde ile ayırmışlar. Salon bu nedenle küçük görünüyor. 

Ev sahibi Ra Chil Ryong, 47 yaşında. Biraz esmer. Bizim Adanalılara benzettim. Bu benzetmeme gülüştüler. Hatta onun adını “Adanalı” taktılar. On yıldır bu evde oturan Ra, Kızılhaçta şoför olarak çalışıyormuş. Babası emekli memur, annesi bir dükkânda çalışıyormuş. 1900 Von aylık alıyor. Ev kirası vermiyor. Elektrik, telefon için apartmana düşük bir aidat ödüyor. Kuzey Kore’nin tek ve iktidardaki Kore İşçi Patisi üyesi. Dini yok. Orta okul mezunu. Az İngilizce biliyormuş ama sorularımıza hep Korece karşılık verdi. Ra, hiç yurt dışına çıkmamış. 

Sorumuz üzerine Türkiye’nin yerini Asya’nın batısında diye söylüyor ve haritada yerini gösteriyor.  Atatürk’ün Türkiye’nin kurucusu, başkentin Ankara olduğunu da biliyor. Başka?  Okulda öğretmen, Kore’ye asker gönderen ülkeler arasında Türkiye’nin olduğunu kitaptan anlatmış. 

Zaman zaman tarih ve kültür kitapları okurmuş ama çalışmaktan pek okumaya vakit de bulamazmış. Yemek yaparmış ama eşi hasta olduğu zaman kendi yaptıklarını da beğenmeyip lokantada yemeği tercih edermiş. 

Ev sahibesine gelince: Bayan Jong Kyong Hu, ortaokul mezunu. 1500 Von aylık alıyormuş ve bir apartmanın bakımından sorumlu imiş. 

Ailenin iki çocuğu var. Oğlan 18 yaşında ve asker, kız ise 15 yaşında ve okuldaymış. Şimdi bir yaz kursuna devam ettiği için evde değil. 

Ra’nın her mevsim için bir kat, yani dört takım elbisesi varmış ama dünyanın her yanındaki kadınlarda olduğu gibi Bayan Jong’un elbisesi daha çokmuş… 

“Evin reisi kim?” soruma Ra “Benim” diyor! Ne de olsa erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz ve burası bir Asya ülkesi. Onlara Türkiye’de erkeğin evin reisi olduğu hükmünün kanunla kaldırıldığını hatırlatıyorum. 

Ev, sandığımızdan daha geniş ve modern. Bir küçük giriş, oturduğumuz bu salon, genişçe bir yatak odası, dar olmayan bir mutfak, bir banyo ve tuvalet. Türkiye’de orta sınıf insanların oturduğu bir eve benziyor. Daha ne olsun? Kızlarının çaldığı bir piyano, büyücek bir televizyon, yeterince dolap, kap kaçak var. 

Bize bira, meyve suyu, marketten alınmış az şekerli, lezzetli pasta, kahve, fıstık ve doğranmış domates ikram ettiler. Biz de Türkiye’den götürdüğümüz bir paket akide şekeri ve bir paket Türk sigarası,  biri CD’de, biri kasette iki Türk müziği albümü armağan ettik. 

Çocuklarının ders kitaplarını görmek istedim. Devrim Tarihi, Coğrafya ve Fen Bilgisi kitaplarını verdiler. Bunların kâğıtları kalitesiz değildi. Fakat resimleri renksizdi. 

Fotoğraf makineleri var. Karşılıklı olarak fotoğraflarımızı çektik. Birbirlerimize dostluk duygularını dile getirdik. 

Oturma odasında Kim İl Sung ve Kim Jong İl’in fotoğrafları asılı. Bunlar bütün Kuzey Kore evlerinde asılı imiş. Duvarda levha olarak asılı yazıda da Kim Jong İl’in Kore ailesinin bir ferdi olduğu yazılı imiş. 

Burada adet olduğu üzere aile bizi otomobile bineceğimiz sokağın başına kadar yolcu etti. 

Bu ülkeye öğrencilerle birlikte 2000 yılında gelişimde ısrarlarıma rağmen bir ev ziyareti yapma isteğimi savuşturmuşlardı. 2001’deki ziyaretimde bir köy evine girebilmiştim. Bu kez başkentteki bir aileyi ziyaretimizi programa aldırabildik. İyi de oldu. Bir ülke halkının yaşayışını anıtlarını, ana caddelerini görerek değil, evlerine girerek anlayabiliriz. Her ne kadar haber verilerek yapılmış bir ziyaretse de karşılaştığımız durum bir mizansen gibi görünmüyordu. 

Ra, birlikte çekildiğimiz fotoğrafı çerçeveleterek ertesi gün bize gönderdi. 

Akşam yemeğine hazırlanırken telefon geldi. Murat Şahin, bizi eşi Nilgün’le otelin girişinde bekliyormuş. Önceki gün Eğitimle ilgili brifing veren bayan burada Ünicef kadrosu içinde bir Türk’ün de bulunduğunu söylemişti. Kore’de bizden başka iki Türk daha! Ne büyük şans. Murat üç yıldır burada su projesi üzerinde çalışıyormuş. Bizi önce Unicef binasına götürdü. Burada Hintli patronunun büro-evinde diğer birkaç konukla ayakta pizza yedik. Sonra Muratların evine geçtik. Oh! Tavşan kanı Türk çayına kavuştuk! 

KÖTÜ BİR HABER

Murat’ın ofisinde internete girdik. Kötü bir haberle karşılaştık. Ergenekon devasında 20 yeni gözaltı! Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Mustafa Balbay, Sinan Aygün, Erol Mütercimler… Bu bilgiler Hürriyet’in internet sayfasında. “Bu hükümet kendi sonunu mu hazırlıyor?” diye konuştuk. Şimdi Türkiye karışmıştır. 

Murat ve Nilgün, Kore hakkında birçok şey anlattılar. Bizi saat 10.30’da otele bıraktıklarında Om ve Kim, bizi kapıda bekliyorlardı. Muratlar hasret kalmış olduğumuzu düşünerek bize Türkiye malı bir kavanoz siyah zeytin ile bir parça peynir de verdiler.  (7 Mayıs 2018)

Kuzey Kore ile ilgili ilk dört yazı için: 

zekisarihan.com

Batı Barajı’ndan dönüşte öğle yemeklerimiz damak zevkimize daha uygundu. Fakat çok yemek veriyorlar. Hem balık, hem kızartılmış dana eti birlikte verilir mi? Tıka basa doyuyoruz ama Kore halkı doyamıyor. Bunu bazı apartmanların girişindeki fukara marketlerden anlamak mümkün. Birkaç çeşit pasta, meyve, meyve suyu gibi şeyler satıyorlar. Buralar gece yarısına kadar açık. 

Öğleden sonra iki buluşma yaptık. İlkinde yüksek öğretimden sorumlu bir bey ve ona tercümanlık yapan, iyi İngilizce bildiği anlaşılan zarif bir bayanla Koryo Otel’de buluştuk. Ben önceden hazırladığım kısa bir konuşma yaptım. Onlar da Kore’deki eğitim hakkında konuştular ama ancak yarısını anlayabilmişimdir. Görüşmeyi uzatmak mümkün değildi. Kartvizitlerini verdiler. Orada yazılı e-postaları üzerinden yazışmaya karar verdik. 

HANGİ HEDİYE KİME VERİLECEK?

İkinci görüşme akşam yemeğinde oldu. Uluslararası İlişkiler İkinci Başkanı ve Kore-Türkiye Dostluk Derneği başkanı Bay Jin’le buluştuk. Buluşmadan önce kime ne hediye vermemiz gerektiğini Om ve Kim’e sorduk. Bizim tercihimize bağlı olduğunu belirmekle birlikte en değerli hediyeyi Kim Jong İl’e vermemiz gerektiğini söylediler. En değerli hediyemiz olan duvar tabağı yolda parçalandığı için diğer üç armağanı üçlü bir paket yaptılar ve özelliklerini tek tek kaydettiler. Bu parça ne anlatıyordu? Türkler ona neden değer veriyordu?

İkili bir kahve takımının neden değerli olduğunu “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözüyle açıkladık. İkinci parça üzerinde “uyuyan güzel” antik heykelinin resmi bulunan bir tabak, üçüncüsü de gene bir Osmanlı çinisi işlenmiş tabaktı. 

Otelin bir odasında Jin’le karşılıklı birer konuşma yaparak dostluk duygularımızı dile getirdik. Bu görüşmenin pek parlak geçtiğini söyleyemem. Resmiyet gereği bir buluşma oldu. Ardından başka bir odada akşam yemeğine oturduk. Jin’in benden daha iyi bir İngilizcesi var. Çevirmen Kim de sürekli Türkçe-İngilizce, İngilizce-Türkçe sözlüğe bakarak bu görüşmeye yardımcı oluyor. 

KORE SOSYALİST OLARAK KALACAK

Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra çeşitli ülkelerde görev yapmış 69 yaşındaki bu diplomata bazı politik sorular sordum. Türkiye hakkında ne düşünüyordu? Çin ve Amerika hakkındaki görüşleri nasıldı? Amerika’nın Kuzey Kore’ye karşı Politikası değişecek miydi? Kuzey Kore bir parça liberalizm uygulamayı düşünüyor muydu?

Jin sorularıma yanıt verdi. 1950’de hükümetin buraya asker göndermesine rağmen Türkiye halkını dost biliyorlardı. Amerika Hükümeti düşmanlığa devam ediyordu. Çin sosyalist değildi. Kapitalist de değildi. İkisi arasında bir yerde idi. 

Liberalleşmeye gelince, soru karşısında bir tereddüt geçirdiğini düşündüm. Bunun çok kritik bir soru olduğunu biliyordum. Kore’nin sosyalist kalmaya devam edeceğini söylemekle yetindi. Türkiye’de ne zaman elçilik açacakları konusunda net bir yanıt alamadım. 

HARARETLİ BİR TARTIŞMA

Akşam otelimizdeki odamızda Om ve Kim’le biraz tartıştık. Dilimin İngilizcede döndüğü kadar Kore’deki bu kıtlığın ve teknolojik yetersizliğin daha ne kadar devam edeceğini merak ettiğimizi söyledim. Buna mutlaka bir çözüm bulmalı ve halkı doyurmalıydılar. Sosyalizmin eşitlik ilkesi güzeldi, Kore’nin modern bir ülke olmasını beğeniyorduk ancak bu yoksulluk ve kıtlığı da çözmeliydiler. Ülkede su bile kıttı, caddeler geceleri karanlıktı. Meyve, sebze yoktu. Son geldiğim 2001den beri geçen yedi yılda ülkede bu konularda bir gelişme olmuş muydu?

Om ve Kim, ekonominin berbat olduğunu kabul ediyorlardı. Fakat bunu ABD’nin ablukasına bağlıyorlardı. Başka ülkeler de Amerika’dan korkularına yardım etmiyorlardı. Kim Jong İl, 2012 yılına kadar bu sıkıntılardan kurtulacaklarını vaat etmişti. Dört yıl içinde zenginleşeceklerdi!

Yedi yıl önce 2001’deki ziyaretimizde Güney’le mutlaka birleşeceklerini söylüyorlardı. Bu kez Jin’in ağzından duydum ki böyle bir ihtimal yoktur çünkü ABD’nin ağzıyla hareket eden Güney Kore hükümetleri birleşmeye karşı durmaktadırlar. (4 Mayıs 2018)

Kuzey Kore Günlüğü’nden ilk üç yazı için:

zekisarihan.com

Öğleden sonra “Siz yorgunsunuz diyerek programda olduğu halde Moran Tepesi’ne götürmek istemediler. Biz ısrar ettik, onlar caydırmaya çalıştılar. Sonunda mecbur bıraktık. Buraya mümkün olduğu kadar çok yer görmek ve çok insanla hiç değilse merhabalaşmaya gelmiştik. Otelde pineklememiz beklenemezdi. 

Moran Tepesi, Pyongyang’ın içinden geçen geniş Dea Dong nehrinin kıyısında ve başkentin eski kalesi imiş. Gür bir ağaçlık içinde, genişçe bir alan ve nehre dik inen bir yanında kale duvarları ayakta.  Yemyeşil bir piknik yeri. Fazla kalabalık olmamakla birlikte birçok aile piknik yapıyor. İki ayrı yerden trampet sesleri geliyordu. Dört erkek asfalt yola oturmuş kâğıt oynuyorlar. 

Piknikçi gruplardan birine yaklaşıp sohbet etmek istedim ancak mihmandarlarımız bu isteğimi duymazlıktan geldi! Gene de amcasının karısıyla oturmuş elindeki kalitesiz bir kâğıda basılmış kitaptan tarih çalışan bir ilkokul öğrencisine takıldık. 

Om ve Kim’e, bir yerde oturup çay veya kahve içebileceğimizi söyledim. İkinci söyleyişimde ödemeyi kendinin yapacağını da ekledim. Tepenin dibinde bir restorana götürdüler. Şoförün de katılmasıyla beşimiz oturduk. Onlar bira ben kahve içtim. Garson kıza “Hayatında hiç Türk görmüş müydün?” diye takıldım. Görmemişti. Türkiye’niz Asya ile Avrupa arasında olduğunu bildi. Meslek lisesini bitirmiş. 22 yaşında ve bekârmış. Bizi çalıştığı restorana öğle yemeğine davet etti. Şarkı da söylüyormuş. İyi bir davet ama yanımızdaki Korelileri göstererek “Bunlar git diyorlar gidiyoruz, kal diyorlar kalıyoruz” diyerek serzenişte de bulundum. Gülüştüler. Masrafımız 40 Yuan (5 YTL) tutmuş. Cebimde bozukluk 35 Yuan vardı. Üstünü affettiler!

Akşam Şenal, otelin telefonundan Ankara’yı aradı ve çocuklarla konuştu. 

NEHİR KIYISINDA SOHBET

Akşam kim bizimle birlikte olmamak için izin istedi. “Sen bilirsin” dedikse de Om ile birlikte karanlık sokaklarda yakındaki Dea Dong nehrine kadar bir gezinti yaptık. Kıyıdaki taş basamaklara oturup biraz sohbet ettik. Kim’in eşinin aşçı, Omun eşinin ise terzi olduğunu öğrendik. 

Türkiye’ye dönüş konusunda bizden vergi olarak 10’ar Yuro istediler, verdik. Aramızda tatsız bir tartışma da geçti. Kim, bizi ağırlayan derneklerinin parasız olduğunu, otel ve iki uzak yere gidileceğinden otomobilin benzin parasına yüzde 10 gibi bir katkı sağlamamız gerektiğini söyledi. Bizden 20 dolar katkı istedi. Bunu uygun görmediğimizi, buna rağmen ödeyeceğimizi söyledik. Kim, geri adım attı ve isteğinden vazgeçtiğini söyledi. 

Sorum üzerine, devlet dairelerinde Kim Jong İl’in fotoğraflarının indirildiğini söyledi.  Bunu Türkiye basınında okumuştum. Kore’nin savunma gücünü sordum. Cevabı şu oldu: Saldırı için değil, savunma için ordu besliyoruz ve dünyanın en iyi ordusuyuz…”

DÜNYANIN EN GENİŞ AĞIZLI BARAJI

30 Haziran 2008, Pazartesi:

Bugün ünlü Batı Barajı’na gittik. 2001’de yayımlanan Kore kitabımda geçtiğimiz Kahraman Gençlik Yolu’nu ve onun gençlerin nasıl büyük bir kahramanlıkla yapıldığı konusunda Kim’in anlattıklarını yazmıştım. Kitaptan o bölümü okudum ve bazı yerleri açıklamaya çalıştım. Bunların kitaba girişini ilginç buldu. 

Nüfusunu 200.000 tahmin ettikleri Nampo şehrinden geçtik. Sokaklarında bisikletli ve yaya insanlar görülüyor. Bu şehirde durup insanlarla konuşmak isterdim. Fakat bu Koreli yetkililerin bizi halkla mümkün olduğunca temas ettirmeme tutumu nedeniyle mümkün olmadı. 

Şehirden çıktıktan 8-10 km. sonra baraja vardık. Burası olağanüstü bir çalışmayla 1981-1986 yılları arasında yapılmış. Dea Dong nehrinin denize kavuştuğu yerde, 8 km genişlindeki nehir ağzına dünyanın en uzun baraj setini yapmışlar. Üzerine karayolu ve bir yerine kadar demiryolu döşemişler. Ağır tonajlı gemiler, denizden buraya girebiliyor. Barajda herhalde balık tutan onlarca tekne vardı.

Yüksekçe bir yere bir anıt da yapmışlar. Yönetim odasında barajın yapım aşamalarını gösteren 20 dakikalık bir film de gösterdiler. Sergilenen kitapların yanına koymak üzere Kore kitabımı da bıraktım. Buraya bir Türk daha uğrarsa merak edip bakar!

İyice susamıştım. Hiçbirimiz yanımıza su almamıştık. Herhangi bir “kahve”ye uğrayıp kahve veya çay içmek istediğimizi söyledim. Öyle bir yer yokmuş! Arabayı yanaştırdıkları bir restoranda inmeyi de pahalıdır diye ben istemedim.

Buraya göre Türkiye bolluklar ülkesi. Türkiye’de adım başı benzinlik, market, kahve, lokanta var Türkiye halkı canı istediği kadar yiyip içebiliyor.

Korelilerin su sıkıntısı çektiklerini tahmin etmek zor değil. Hiçbir yerde akan veya kurumuş bir çeşme yok! Suyu otellerde satıyorlar. Sofraya bile su koymuyorlar. İstersen parasını verip alabiliyorsun.

28 Haziran 2008 Cumartesi 

Koryo Havayollarının uçağı 12.30’da 40 dakikalık bir gecikmeyle Pekin’den havalandı. Çoğunluğu Koreli olan yolcular arasında bizim gibi birkaç yabancı da vardı. Çıtı pıtı Koreli hostesler, bize içinde soğuk pilavın, balığın, tavuğun bulunduğu yemek de verdiler. Yerel saatle 15.30 gibi başkent Piyogyang’a indik. Bu kez gümrükten 2000 ve 2001’deki gelişlerimizden daha kolay ve çabuk bir geçiş yaptık. Bavullarımız açılmadı. Yalnızca cep telefonlarımızı dönerken geri vermek üzere emanete aldılar. 

Bizi dışarıda Kore Türkiye Dostluk Derneği başkanlık üyesi Om Som Guk ile Derneğinin Sekreteri Kim Kyong Song ve bir şoför karşıladı. Om’la ilk kez karşılaşıyoruz. Kim ise 2001’de bir grup çocukla uluslar arası çocuk festivaline geldiğimizde tercümanlık yapmış, kendisi de 2003’te Ankara’ya gelmişti. Aramızda epey bir yakınlık oluşmuştu. Dolayısıyla bu yılki buluşmamız daha arkadaşça ve sorunsuzdu. 

Gelenek olduğu üzere Kim İl Sung’un anıtına çiçeğimizi bırakıp saygı duruşunda bulunduktan sonra otelimize götürüldük. Geçen gelişimizde kaldığımız Young Hotel veya Koryo Hotel’e götürüleceğimizi beklerken daha düşük statülü olduğu anlaşılan Hae Ban San Hotel’in üçüncü katında 305 numaralı odasına yerleştirildik. 

Sonra otelin bir odasına çekilip hoşbeşten sonra bizim için bastırdıkları programı gözden geçirdik. Bunda benim onlara önceden bildirdiğim isteklerimizi önemli ölçüde hesaba katmışlar. Pyongyang dışında geçireceğimiz günler var. Bunlar gerçekleştikçe yazacağım. 

Akşam yemeğini otelin restoranında yedik. Burada yemek yiyenlerin hepsi yabancı. Om ve Kim bizimle yemediler. Onlara ayrı kumanya çıkıyormuş. Kim 10 gün süreyle bu otelin başka bir odasında kalacağını söyledi. Yemekten sonra buluşmak üzere ayrıldık. 

Fakat yemekten sonra odamızda beklediğimiz halde gelen giden yok! Biraz gezmek üzere ayaklandık. Kim’in kapısını tıklattık. İçeride televizyon izliyormuş. Bizi neden unuttuğunu anlayamadık! Birlikte çıktık. Çoğu karanlıklar içindeki sokaklarda akşam yağan yağmurdan ıslanmış, parke taşlarından döşenmiş kaldırımlarda gezindik. Az biraz konuşabildik çünkü Kim’in İngilizcesini anlamakta zorluk çekiyorum. 

Otele döndüğümüzde saat 23.00’e geliyordu. Otelden sıcak su isteyip kahve yaptık. 

Om ve Kim, Benim Doğunun Seher Yıldızı Kore kitabımın çok namlı olduğunu ama Korece’de yayımlanmadığını söylediler.  Onu Türkçe bilen tek Kuzey Koreli olan Dışişleri mensubu Kim okumuş ve bazı kişilere anlatmış. Hepsi o kadar. 

Gece banyo yapmak istediğimizde suların kesik olduğunu gördük. Doğrusu ikimizi de bir süre uyku tutmadı. Yer değişikliğinden olacak gece bir sürü karışık rüyalar gördüm!

29 Haziran 2008 Pazar

KİM İL SUNG’UN DOĞDUĞU KÖY EVİNDE

Bugünkü program, Kim İl Sung’un doğduğu evi ziyaretle başladı. Sung’un dedesinin ve köy ağasının kâhyası olan babasının köyünü üçüncü kez görmekten memnunum. Kendisi de burada 20 yıl yaşamış. Burada artık bir köy yok. Yalnızca Kim’in doğduğu ev aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ailenin resimleri, kullandıkları tarım araçları, kap kaçak… Kim, bir madeni çömleğin 149 yıllık olduğunu söyledi. Suyu tulumba ile çekilen kuyudan su içtik ve Bir park haline getirilen tepeye doğru tırmandık. Bizim gibi birkaç ziyaretçi grubu daha vardı. 

Dönüşte öğle yemeği konusunda neler istediğimiz konusunda bayan garsonlarla anlaşamadık. Bize uygun olmayan yemekler geldi. Yemek sonunda bizi almaya gelen Kim, bundan sonra neler yemek istediğimizi sordu ve isteklerimizi garsonlara anlattı. Akşamleyin, gerçekten damak zevkimize az çok uygun yemekler geldi. Kocaman bir köfte, töngel ezmesi, bir çeşit yeşil fasulye çorbası, salata, kızarmış patates.  Su para ileymiş! İçtiğimiz suyun bedelini hesabımıza yazıyorlar ve bunun için bir pusula imzalatıyorlar!  Papatya çayı ise bedava… Otelin satış yerinden 5-6 liralık su, bira, pasta almıştık. Otelde başka satılık eşya da var.

Öğleden sonra el yapımı resimlerin atölyesine gittik. Suluboya, yağlıboya, ince iğne işi tablolar ve bazı bibloları gösterdiler. Eğer biz örgütleyebilirsek bunları gelecek yıl Türkiye’ye gelip birkaç kentte sergileyip satmak istiyorlar. Hangi malı kaça satabilecekleri konusunda tahminlerimizi de söyledik. (30 Nisan 2018) 

İlk yazı için tıklayınız:  http://www.zekisarihan.com/kuzey-kore-gunlugunden/

Gelecek yazı: Moran Tepesi’nde. 

Pyongyang’da Devrim Müzesi

Türk Kurtuluş Savaşı’nın verildiği 1919-1922 dönemi, sosyalizm ve işçi hareketlerinin dünyayı kasıp kavurduğu yıllardı. 

1 Mayıs 1920: Dünyada 1 Mayıs kutlamaları Dünya işçi sınıfı hareketini doğal müttefiki kabul eden Anadolu basınına yansıdı. Ankara ile İstanbul arasında köprüler atılmıştı. İstanbul’da Damat Ferit Hükümeti, Kuvayı Milliye’ye karşı iç isyanları körüklemekle meşguldü. TBMM açılalı bir hafta olmuştu. Ankara’da Hâkimiyeti Milliye, Konya’da Öğüt, Kastamonu’da Açıksöz, Balıkesir’de İzmir’e Doğru gazeteleri bu kutlamalara yer verdiler. Karabekir de gelişmeleri günü gününe not ediyordu. İstiklal Harbimiz kitabında 1 Mayıs kutlamalarından söz etti. Buna göre Avrupa’da birçok merkezde olduğu gibi Sovyetlerde ve Kafkas ülkelerinde de kutlamalar yapılmıştı. Moskova telsiziyle yayılan ve Karabekir’in TBMM’ne, kolordulara, Trabzon ve Van illeriyle, Kendi komutası altındaki 15. Kolordu birliklerine, 56. Ve 61. Fırka Kmandanlıklarına gönderdiği bildiride şöyle deniyordu: 

KARABEKİR’İN GENELGE HALİNE GETİRDİĞİ BİLDİRİ

 “Ameleler! 1 Mayıs’ta elinizdeki çekicinizi örs üzerine değil, beynelmilel burjuvazi üzerine vuruyorsunuz.  Darbenin kuvvetli olması nisbetinde zafer de daha yakındır. Büyük amele ordusunun askerleri için çekiç ve balta lazımdır. Sanayi adamları!  1 Mayıs’ın kendinize yeni bir hayatın başlangıcı olmasını imkân altına almalısınız. Dülgerler! Kerpiçlerinizle kırmızı cumhuriyet binasını inşa etmelisiniz. Demirciler! Büyük mesai taraftarlığınave  son düşman aleyhine de silah hazırlamalısınız. Makinacılar! Açlığa ve sefalete karşı amelelerin mücadele edebilmesi için müsait çıraklar yetiştirmelisiniz. Siz katarlarınızı büyük hürriyetin mevcut olduğu tarafa tahrik ediniz. Köylüler! İnkişaf eden gençlik için sizin ekmeğiniz kan ve kuvvet hazırlayacaktır. Muharrirler ve şairler! Avam muharebesi hakkında dünyaya tehdit eden mısra okumalısınız. Ve serbest mesai için hürriyetçi şiirler iinşat etmelisiniz. Kırmızı askerler! Silahlarınız elinizde olduğu halde sosyalizm aleyhine davranan düşmanlarınızla son harbinizi bitirmelisiniz.” (İstiklal Harbiliz, 1969, s. 654)

 İttihatçıların yeni döneme ayak uydurmak için kurdukları Türkiye Komünist Fırkası, Bakü işçilerine bir bildiri yayımladı. Ermenistan’ın birçok merkezinde çalışanlar kitle gösterileri yaparak Daşnak Partisi liderlerinin resimlerini ve örgütünün binalarını yaktılar. “Musavatçılar yıkıldı, sıra Daşnaklarda” sloganları atıldı. Gösteriler bazı yerlerde silahlı ayaklanmaya dönüştü. 

Türkiye’ye gelince: İstanbul’da işçilerin yaptığı gösteride emperyalizm aleyhine sloganlar söylendi. Trabzon’da Belediye önünde yapılan gösteride işçi hayatı ve sosyalizm konusunda konuşmalar yapıldı. İlkokul öğrencileri şehirde mızıkalarla yürüyüş yaptılar. Eskişehir’de yayımlanan İşçi gazetesi, 1 Mayıs bayramı nedeniyle özel bir sayı yayımladı. İstanbul’da İleri gazetesi de “Bugün bütün dünya işçilerinin müşterek bayramıdır” diye yazdı. İkdam, “Avrupa ve Amerika’da emek hareketleri”ni konu etti. Konya’da yayımlanan Öğüt, 1 Mayıs haberlerini “Alev” başlığıyla verdi.

İSTANBUL’DA İLK KİTLESEL GÖSTERİ 

1 Mayıs 1921: Bir yıl sonra 1 Mayıs Türkiye’de daha büyük katılımlarla kutlandı. İstanbul’da Şirketi Hayriye, Haliç, Tramvay şirketleri ve bütün fabrikalar çalışanları işlerini bırakarak 1 Mayıs bayramını kutladılar. Mavi elbiseler giyen, kırmızı boyunbağları takan işçiler Türkiye Sosyalist Fırkası’nda yapılan törene katıldılar. Burada Enternasyonal Marşı söylendi.  Bu 1 Mayıs’ın İstanbul’da ilk kitlesel kutlanmasıydı. Alemdar, Vakit, Peyamı Sabah, İleri ve İkdam gazeteleri Sosyalist Fırkası’nın bildirisini de bastılar: “Bugün bütün dünyada amelenin sesi işitilecek.” 

ANKARA HÜKÜMETİ’NİN İŞÇİLERE 1 MAYIS ARMAĞANI

Ankara’da Sovyet Elçiliği binasının önüne “Yaşasın komünizm, kahrolsun emperyalizm ve kapitalizm” yazıları asıldı. Ankara Hükümeti de 1 Mayıs şerefine işçilere bir armağanda bulundu: Ereğli maden işçilerinin haklarını koruyan yasa tasarısının, Meclis’te birinci görüşmesi tamamlandı. Buna göre 18 yaşından küçük çocuklar, ocaklarda çalıştırılamayacaktı. İşçileri zorla çalıştırmak yasaklanıyordu. Patron, İşçi Yardım Sandığı’na yardım yapmak, İşçileri parasız tedavi ettirmek, sakatlananlara tazminat ödemek zorundaydı. Çalışma süresi sekiz saatten fazla olmayacaktı. Ocak yakınlarında işçi hamamları ve işçi koğuşları yapılacaktı. Hükümet bütün işçiler için yeni bir yasa hazırlandığını da açıkladı. 

  1 Mayıs 1922: Bayram artık Ankara’da da kitlesel olarak kutlanmaya başlandı. İmalatı Harbiye, Şimendifer ve Dekovil işçilerinin düzenledikleri törene bazı mebuslarla Rus Elçiliği mensupları da katıldı. Konuşmacılar, mazlum milletlere yeni bir ufuk gösteren 1 Mayıs’ın ve Türkiye’nin cephelerinde emperyalizme karşı savaşan yiğitlerin adını saygıyla andılar. İşçiler Birliği kurulması için bir kurul seçildi. Rus Elçiliği ziyaret edilerek burada işçi Osman ve Elçi Aralof’la, Azerbaycan Elçisi Abilof birer konuşma yaptılar. İşçi heyeti tarafından İstanbul’daki sosyalist derneklere, basına ve işçi birliğine telgraflar çekilerek “Zalim emperyalizm ve kapitalizm önünde hakkını isteyen emekçilerin mukaddes bayramını Anadolu işçileri en derin iştiyaklarla kutlarken siz yoldaşlarımızı samimiyetle selamlar” denildi. Gece de Millet Bahçesi’nde bir toplantı yapıldı. Sovyet Elçiliği’nde de kabul resmi düzenlendi. İmalatı Harbiye işçileri, mebuslar, öğretmenler, gazeteci ve subaylardan oluşan 200 kişi elçiliği ziyaret etti. Fevzi Paşa, Kâzım Paşa ve diğer bazı devlet adamları elçiliğe tebrik telgrafı gönderdiler. 

İstanbul’da da işçiler 1 Mayıs’ı Kâğıthane’de kutladılar. Bu defaki töreni Amele Sosyalist Fırkası düzenledi.(Kurtuluş Savaşı Günlüğü’nden derlenmiştir) 

Tevfik Çavdar’ın Millî Mücadele Başlarken Sayılarla Vaziyet ve Manzarai Umumiye (Milliyet, 1971) adlı kitabında verdiği bilgiye göre bu tarihlerde Türkiye’de 75.500 sanayi işçisi vardı. Bunların çalıştıkları sanayi dalları ise şöyleydi: Dokuma: 35.300, dericilik: 18.000, madencilik: 8.000, ağaç içleri: 6.000, besin: 4.500, çömlekçilik: 3.600. 

37.721 işyerinin her birine ortalama 2.3 işçi düşüyordu… 

Bağımsızlık mücadelesiyle sosyalizm mücadelesinin iç-içe geçtiğini gösteren en iyi örnek, Türk Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Bu birlikteliğin neden sürdürülmediği başlı başına ele alınacak bir konu… (İlk yayını 30 Nisan 2014. Güncelleme: 1 Mayıs 2018.)

Kemal Kılıçtaroğlu Güney illerimizden birinde Yörükleri ziyaret etmiş. Osmanlıların onlara yaptığı zulümden söz etmiş. Tayyip Erdoğan’dan hemen bunun cevabı geldi. Beklendiği gibi Osmanlıları övdü, aklında hep o olduğu için araya Abdülhamit’i sıkıştırdı. 

Biz de eskiden beri Osmanlı sarayı ile halk arasındaki zıtlıklardan söz ederiz. Saray, derebeylik düzeninin merkeziydi. Halkı sömürür, onlardan aldığı vergilerle hazinesini doldururdu. Başka ülkeleri yağma etmek için Yeniçerilerle köylüleri sık sık savaşa sürerdi. 

Osmanlı İmparatorluğu 600 yıl sürdüğü için bunun kuruluş, yükselme, duraklama ve çöküş dönemleri var. Her birini ayrı ayrı incelemek gerekir, fakat köylü karşısında Osmanlı’nın esas duruşu sömürü ve baskıdır. Bu konulara değinen Mustafa Akdağ’ın “Türk Halkının Dirlik ve Düzen Kavgası Celali İsyanları” (1975) gibi araştırma kitapları da vardır. Zaten halk edebiyatında bunun en özlü ifadesi olan şu dizeler, ciltler dolu kitaptan daha çok şey anlatır:

“Şaitağı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortak Osmanlı. “

İkinci Meşrutiyet’ten sonra Türk milleti, anayasa ile Hanedan’ı denetim altına almıştı. Kurtuluş Savaşıyla Türkler hem bir hanedandan kurtulmuşlar hem da bu hanedanın torunları olmaktan vazgeçmişlerdir. Bu nedenledir ki Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihli Meclisi yeni yasama dönemine açış konuşmasında milletin efendisinin köylü olduğunu anlatırken şöyle diyordu: “Yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım.”

Erdoğan’ın köylü karşısında Osmanlı’yı savunması kendisinden beklenen bir davranıştır. O bununla da kalmamış, Kılıçtaroğlu’nun mezhep güdüsüyle hareket ettiğini söylemiştir. Bu, Osmanlıların Alevilere uyguladığı katliamları ve zulümleri de benimsediğini gösteriyor ki bunu savunmak az buçuk Osmanlı hayranının yapacağı bir iş değildir. Kuşkusuz ki o Kuyucu Murat Paşa’ya hayrandır. 

Bu vesileyle ile yakınlarda sonuna kadar sabredip okuduğum bir kitabı hatırladım. Cuma Vural’ın hazırladığı “Osmanlıdan Hikâyeler” adlı (Panama Yayınları) hanedanı ve çevresini göklere çıkaran, bol bol Abdülhamit Han övgüsü yapılan kitapta Osmanlıların ne kadar kahraman, adil, âlim, cömert, özverili olduğu anlatılıyor. Yeni Müfredat programlarına da uygun… 

İstisnai olarak kitapta herkesi güldürecek bir hikâye de var. Onu aşağıya aynen alıyorum (s. 132)

“SİZ GELDİNİZ YA

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, İstanbul’a gidecek olan Nedimi Şair Nihat Bey’den gelirken getirmesi için beyaz renkli çok iyi bir eşek istemiş. 

Fakat Nihat Bey, eşeği almayı unutmuş. Mısır’a geldiğinde ise Paşa haklı olarak hemen sormuş: 

Nihat Bey bizim eşek nerde kaldı?

Şair şaşkınlıkla şöyle demiş:

Vallahi unuttum Paşam, şimdi sizi gördüm de hatırıma geldi.

Paşa aldığı cevaba memnun olmamış ama yine de gülümseyerek şöyle demiş:

“Neyse, siz geldiniz ya, artık lüzum kalmadı.” (25 Nisan 2018)

Tarihte bazı olaylar vardır ki, oldukları dönemde önemleri fark edilmez. Bu olayların tarihte bir çığır açtıkları, yeni bir dönemin başlangıcı oldukları sonradan anlaşılır.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, önemi zamanında anlaşılmamış olaylardan değildir. Türkler, bu Meclis’in kendi tarihleri için ne anlama geldiğini o gün de fark ediyorlardı. Çünkü bu Meclis, hızla birbiri üstüne gelen bir dizi olaydan sonra açılmıştı. Daha 37 gün önce devletin başkenti İstanbul, emperyalistler tarafından işgal edilmiş, Misakı Milli’yi ilan eden Meclis basılarak mebuslardan bir kısmı İngilizlerin Malta adasına götürülmüş, bunun üzerine Ankara’da tetikte bekleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsil Kurulu Başkanı Mustafa Kemal Paşa, çalıştırılmayan bu Meclis’in Ankara’da toplanacağını ilan etmişti. Meclis için Anadolu’da yeni seçimler de yapılmıştı.

İstanbul’da bir avuç işbirlikçi dışında herkes, Türkiye için artık bir dönemecin başına gelindiğinin farkındaydı. Türkiye’nin kaderine artık Paris’te, Londra’da değil, işgal altındaki İstanbul’da da değil, emperyalist ordularının uzanamayacağı, milletin vekillerinin özgürce konuşup kararlar alabileceği Anadolu’nun bağrında karar verilecekti. Artık milletin vekilleri Padişah’ın gölgesinden de kurtulmuş olacaktı.

TARİHÎ BİR GÜN

Bu nedenle Meclis’in açılışını Anadolu gazeteleri “Tarihi bir gün” olarak haber veriyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa, yayımladığı genelge ile Meclis’in 21 Nisan 1920 Çarşamba günü açılacağını bildirmişken, İstanbul Hükümeti’nin Şeyhülislama yayımlattığı “Bunlar Bolşevik’tir, dinsizdir” diyen fetvasını boşa çıkarmak için bu açılışı iki gün sonrasına, 23 Nisan Cuma gününe erteledi. O gün bütün camilerde cuma namazının kılınacağını hesaba katarak toplanan bu kalabalıkların yeni Meclis’in açılışını da törenlerle selamlamasını istedi. O gün dinî törenler yapılmasını, hatim indirilmesini, mevlit okunmasını da istedi.

Anadolu’nun her yerinde o gün tören yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Yaygın bir telgraf ağı olmakla birlikte belki de iki gün içinde bu genelge her yere ulaşamamış, ulaştıysa bile bazı yerlerde gerekli hazırlık yapılamamış ya da telgraf gerektiği kadar önemsenmemiş olabilir. Ne de olsa bu Meclis, dünyanın en kuvvetli emperyalisti İngiltere’ye rağmen ve Padişah’a karşı gelinerek yapılıyordu. İnancı güçlü olmayanlar ve kısa görüşlüler için bu, umutsuz bir kumar sayılabilirdi.

Bu törenlerin çeşitli merkezlerde nasıl yapıldığını bilemeyişimizin nedeni, bunu anlatan metinlerin bulunmamasıdır. Anadolu kentlerinde yerel gazetelerin sayısı sınırlıdır. Bu törenlerin nasıl yapıldığı konusunda İstanbul’a telgrafla veya mektupla haberler gönderilmiş olsa bile İstanbul gazeteleri sansür nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden tek sözcükle bile söz edememişlerdir!

Ancak bu törenlerden birisinin ayrıntılarını Amasya’da haftalık olarak yayımlanan Emel gazetenin 3. sayısından öğrenebiliyoruz.

Gazetenin bu töreni haber veren sayısı 8 Mayıs 1920 tarihini taşıyor. Üstünde “haftalık” yazmakla birlikte törenlerden 15 gün sonra yayımlanmış. Bu habere iki tam sayfa ayrılmış.

Haberin başlığı (bugünkü söyleyişle) “Olağanüstü Millî Meclis’in Açılışı-23 Nisan 1920, Tarihî ve Millî Anı”dır.

O zamanın eğitiminden geçmiş insanlar, yazılarında süslü bir anlatım kullanırlardı. Emel gazetesinde de tören haberi, böyle edebiyatlı ve süslü bir anlatımla verilmiştir. O nedenle, kolay anlaşılması için onu bugünkü söyleyişle özetleyeceğiz.

Bazı anı yazarları, önemli bir olayı yıllar sonra anlatıyorlarsa ona olmadık şeyler katarlar. Sonradan edindikleri düşünceleri o güne aitmiş gibi gösterirler. Aşağıda aktaracağımız yazının düşünceleri de, heyecanları da, kaygıları ve umutları da o günlere aittir. Sonradan katılma hiçbir şey yoktur.

GÜÇLÜ BİR BAĞIMSIZLIK BİLİNCİ 

Dikkati çeken başka bir yan ise yazıyı kaleme alan kişinin taşıdığı güçlü siyasi bilinçtir. O, ulusal bağımsızlığın ancak milletin kararlılığı ile ve bir ezilen milletler (İslam dünyası) dayanışması ile kazanılabileceğini bilmektedir. Kurtuluş Savaşı, işte o bilinç ile kazanılmıştır. Mehmet Sadık imzalı haber-yorumda anlatıldığına göre, 23 Nisan günü, bu güzel bahar sabahında müstesna bir hal vardır. Güneş, yüzleri ümit ışıklarıyla aydınlatmaktadır;

Amasya’daki Beyazıt Camii’nin vakarlı kubbeleri üzerine ışık yağdırmaktadır. Minarelerin şerefelerinden yükselen müezzin sesleri, İslam Dünyası’nın uyanışını haber vermektedir. Bu sırada halk Beyazıt Camii’ne koşmaktadır. Yüzlerde umutsuzluk ve neşe, birlikte okunmaktadır. Alınlarda da derin bir düşüncenin izleri vardır. Bütün kalpler camide metin bir kale olmuştur, inançla birbirine bağlıdır.

Namaz kılındıktan sonra, tekbir sesleri arasında minbere çıkan hatip, gür ve titrek bir sesle ayetler okuduktan sonra halifenin saltanatının korunması için dua okumuş ve bütün kalpleri titretmiştir.

Herkes ağlamakta, dua etmektedir.

Sonra, ilim adamları, ortalarında Sancakı Şerif, arkalarında kalabalık bir halk kitlesi olduğu halde, tekbir sesleriyle hükümet konağına ilerlemişlerdir. Bu birliği gören çoluk çocuk, kadın herkes koşarak kafileye eklenmiştir. Hükümet konağı önünde saygı duruşunda olan jandarma ve asker, sancağı selamlamıştır. İlim adamları ve halk, Yüce Meclis’in açılışından dolayı, hükümeti kutlamakta ve başarısı için gözyaşları içinde dua okumaktadır. 

Şimdi yalnız bir şey düşünülmektedir: Hilafet ve millî-siyasi bağımsızlık. 

Ulema, halk, asker, kutsal amaca ulaşmak için türlü fedakârlıklar göstereceklerine ilişkin birbirleriyle “ahdleşmekte”dir. Bu hem acıklı, hem de kutsal bir gündür.

Masumiyet gözyaşları bütün şiddetiyle gözlerden boşanmaktadır. Bütün kalpler hak ve adalet için Allahına yalvarmaktadır. Bu dualar elbet kabul görecek ve İslamiyet mahvedilemeyecektir.

Yazının sonunda şöyle deniyor: “Meşru amaçları uğrunda fedakârlıktan çekinmeyen bir milleti dünyada hiçbir kuvvet kahredemez. Yeter ki o millet necip, cesaret sahibi olsun. Kendini tanısın. Millî namus ve siyasi bağımsızlığını korumayı bilsin. 

Sonuç olarak İslam dünyası, bugün her şeyini Millî Meclisinden bekliyor. Millî Meclis, önce Allahına, vicdanına, sonra da bütün İslamların yardımına güvenerek ve dayanarak genel millî arzunun bir an önce gerçekleşmesine koşmalıdır.” (22 Nisan 2018)

Kaynak: Emel, Sayı 3, 8 Mayıs 1920.

 

 

 

CHP’nin İYİ Parti Hamlesi: Ava giden avlanıyor… - 3.0 out of 5 based on 1 vote

İnsanın sinir sistemi diğer canlılar gibi, doğal tehlikelere karşı saniyeler içinde tepki veremeseydi, kim bilir dünyada şimdi böyle bir cins olmazdı. 

Siyaset de gerekli tepkiyi gerekli zamanda verme sanatıdır. 

AKP-MHP İttifakı, önümüzdeki seçimlerde, Tayyip Erdoğan’ın başkan olması için bütün tedbirleri aldıklarını düşündükleri bir anda CHP, beklenmedik bir manevra yaptı. Meclis’te beş milletvekili bulunan İYİ Partiye ödünç 15 milletvekili vererek onun Meclis’te grup kurmasını, böylece seçimlere katılmasını güvence altına aldı. 

“Cumhur İttifakı” denilen cephede bir telaş, bir korku! Kaba etlerine çuvaldız batırılmış gibi koro halinde bağırmaya başladılar. CHP’ye, İYİ Parti’ye ve sözü edilen milletvekillerine demediklerini bırakmadılar. Korkunun dağları sardığını buradan anlamak mümkün.  

Bu seçimler gerçekten de hem AKP, hem MHP için kendilerinin de sık sık dile getirdikleri gibi bir “beka” yani varlık yokluk sorunudur. Bu nedenle seçimler için kesenin ağzını nasıl açmışlarsa, ağızlarını da açıp sözlüklerinde ne kadar hakaret kavramı varsa ortaya dökmekten başka çareleri yoktur.  Böyle durumlar için “Dinime dahleden bari Müselman olsa”  denir. 

Aldığın olağanüstü önlemlerle, olağanüstü hal koşulları altında, demokrasi isteyenler için toplantı ve gösterileri yasaklarken, muhalefet milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, gazetecilerin bir kısmı hapisteyken, üstelik karşında bölük pörçük bir muhalefet varken, beş yüz metrelik seçim koşusuna yüz adım önde başlıyordun. Esas umudunu muhalefetin birleşemeyecek olmasına bağlamıştın. 

Daha üç gün önce (20 Nisan) “Erdoğan’dan Kurtulmanın Yolu” başlıklı yazımda, muhalefetin ne yapıp yapıp tek aday üzerinde birleşmesi gerektiğini yazmıştım. Hem de hiç gecikmeden. Akıl için yol birdir derler. 

Muhalefetin merkezlerinden ikisi CHP ile İYİ Parti, şimdi anlamlı bir ilk adım attı ve demokrasi yanlılarında umudu çoğalttı, diktatörlük peşinde koşanların ise yüreğini ağzına getirdi. 

Bunun devamı gelmelidir. İrili ufaklı bütün muhalefet, Türk Kürt Arap, Sünni Alevi, laik mütedeyyin, sağcı solcu liberal demeden diktatörlüğün karşına tek bir adayla dikilmelidir. “Şuna değmiş buna değmemiş” diyecek ve geçmiş işleri kurcalayacak bir zamanda değiliz. Herkes için özveri zamanıdır. 

Günümüzde yalnız demokrasiyi geri getirmenin değil vatanseverliğin de temel şartı budur.  (23 Nisan 2018)

“Erken seçim istemek vatana ihanettir” sözü Tayyip Erdoğan’a aittir ve söyleneni de çok olmadı. Televizyonlarda günde beş kez atılan nutuklara bakılırsa hükümetin işleri de tıkır tıkır yürüyordu. Yollar, köprüler yapılıyor, ülke kalkınıyor, 15 Temmuz darbecileri yargılanıp cezalara çarptırılıyor. Fabrikalar satılıyor, Olağanüstü Hal Kanunun uzatıldıkça uzatılıyor, Torba Yasalara Meclis çoğunluğunun elleri kalkıp iniyor, üstelik kimse gıkını çıkaramıyordu. 

Ne oldu da hükümet birdenbire baskın bir seçime gitme kararı aldı? İşte 2019 Kasımına kadar iktidarda kalmayı garanti görüyorlar, Gene de ne olur ne olmaz diye muhalefeti ağza alınmayacak sokak diliyle yerden yere çalarak silmek istiyorlardı. Siyaset kurumu hiç bu kadar ayağa düşmemişti.

Fakat bazı şeyler, gösterildiği gibi değildir. Üstündeki cilayı kazırsanız, altından çürük demir ortaya çıkıverir. 

Bütün gücüyle 2019 Kasım seçimlerini kazanmak için kampanyalar yürütmekte olan hükümet partisi yalnız kendi oyuyla yüzde 50’yi aşacağına güvenirken dipten gelen dalganın farkına vardı. Yüzde 50’yi garantilemek için MHP ile ortaklık ve seçimler için ittifak kurdu. Bu ikisi bile yüzde 50 için kısa gelince Büyük Birlik Partisini de yanına aldı. Bunun bile yüzde 50’yi aşmaya yetmediği anlaşılınca Saadet Partisi’nin de kapısını çaldı.

Ne var ki Saadet bu cepheye katılmayı reddetti. İyi Parti de uykularını kaçırıyordu. Seçim Kanunlarını kendilerine göre yeniden ayarlamışlardı. Yüksek Seçim Kurulu zaten hükümetin emirlerini yerine getiriyordu. 

“Baskın bir seçim yapalım. Bu işi 2019’a bırakmayalım” dediler. “Muhalefet nasıl olsa birleşemez. Bu şartlarda malı biz götürürüz. Devletin bütün imkânlarını kullanırız, bu kadar televizyonumuz, gazetemiz var. Muhalefetin nesi var ki” diye düşündüler. 

Çok ince taktikler kullanıyorlardı. CHP’ye “Bak biz İttifak yaptık, sen de HDP ile İttifak yap” diye taktikler vermeye başladılar. HDP ise çoktandır şeytanlaştırılmıştı. Kılıçtaroğlu’nu aday olmaya kışkırtarak muhalefetin ortak bir adayda birleşmesini önlemek istiyorlardı. 

Bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı garanti değildir. Bu kanıya, onun bu olağanüstü çabasını yorumlayarak varıyoruz. 

Normal olarak bir parti, seçimleri kazanır veya kaybeder. Kaybederse muhalefete geçer ve gelecek seçimler için hazırlanır. AKP ise normal bir parti olmaktan çıkmıştır.  O kazanamasa bile iktidarı bırakmaya niyetli değildir. Bu da hesaba katılmalıdır.

MUHALEFET SEÇİMİ NASIL KAZANIR?

Erdoğan-Bahçeli karşıtı muhalefetin eğer doğru bir strateji uygularsa cumhurbaşkanlığını kazanma ihtimali vardır. Bunun için daha birinci turda ortak bir adayda birleşmeleri mümkündür. Eğer birinci turda muhalefetten birden çok aday çıkarsa, ikinci turda bunların içinde en yüksek oyu alan kişinin çevresinde kenetlenmek şarttır. 

İki aylık bir zaman kısa değildir. Muhalefet çevrelerinin hemen, birkaç gün içinde bir araya gelmeleri, hepsinin makul bulacağı bir adayda anlaşmaları zor mudur? Böyle bir ittifaka yan çizecek olan parti ve çevre hangi mazerete sığınmış olursa olsun, Erdoğan’ın yeniden başkan seçilmesinden sorumlu olacaktır. 

Türkiye normal şartları yaşamıyor. Erdoğan kazanırsa, zaten karanlık bir labirentten geçmekte olan Türkiye’yi daha koyu karanlıklar bekliyor. Türkiye uygarlık yarışına elveda diyecek, demokrasinin kırıntısı bile kalmayacaktır. Görünen köy kılavuz istemez. Tarih bazen insanların önüne büyük özverilerde bulunma zorunluluğunu koyar. 

Muhalefet bloğu büyük bir birliktelik için başka bir hiçbir örnek tanımıyorsa Kurtuluş Savaşı’nın nasıl bir strateji ile başarıya ulaştığını hatırlasın. O vatansever birliktelikte komünistlerden liberallere, İttihatçılardan demokratlara kadar herkes yer aldı. Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Aleviler, Sünniler, askerler, köylüler, kadınlar, gençler omuz omuza verdiler. 

Öyle o kadar sık ince eleyip sık dokuyacak bir zamanda değiliz. Hedef bellidir: Parlamenter demokrasiyi, kuvvetler arılığını ve barışı geri getirmek. 

Millet kendini mutlak iktidar hırsıyla yanıp tutuşmakta olan bir tek adamın eline bırakamaz.   (20 Nisan 2018) 

(Profesör Yılmaz Büyükerşen’ın fotoğrafı sembolik olarak konmuştur.)

Zeki Sarıhan’ın bloğundaki diğer yazılar için:

zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)

Ey insanlar!

Son günlerde en yüksek makamları bir deizm korkusu sardı. 

Olay Konya’da yapılan bir toplantıda İmam Hatiplilerle ilgili bir araştırma raporunda bu okul öğrencilerin arasında Deizm akımının yaygınlaşmakta olduğu iddiasıyla patlak verdi. Olaya bizzat Cumhurbaşkanı el koydu. Milli Eğitim Bakanından bir canlı yayında bilgi aldı. Diyanet İşleri Başkanına emir vererek gençlerin böyle sapık akımlara kapılmaması için açıklama yapmasını istedi. Diyanet İşleri Başkanı “Bana ne, herkes istediğine inanır veya inanmaz” diyecek yerde, istenilen demecini verdi ve artık bu açıklamasından sonra hiçbir gencimizin böyle şeylere heves etmeyeceğini söyledi. 

Bir telaş, bir telaş, sormayın gitsin! Dinci ve kinci bir gençlik yetiştirme sevdasıyla bütün okul programları alt üst edilmişken, İmam Hatip okulları ve öğrencileri kat be kat artırılmışken, cüppeli cübbesiz bütün tarikat ehilleri sabah akşam din adına abuk subuk fetvalar verirken program ters mi tepmişti? Acilen önlem alınması getrekiyordu! Değilse hafazanallah gençlik elden gidiyor muydu? 

Bilmeyenler de bu vesile ile öğrendiler ki, Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğuna ama bundan sonrasında insanların hal ve hareketlerinden kendilerinin sorumlu olduğuna inanmaktır. Güncelden örnek verirsek Ortadoğu’da mezheplerin birbirini boğazlamasında Tanrı’nın hiçbir dahli yoktur. İster Müslüman bir ülkeye, isterse başka dinden halklara savaş açanlar Tanrı’yı kendi yardımcıları gibi göstererek sahtekârlık yapamayacaklardır. İnsanların zengin ve yoksul olarak ayrılması da Tanrı’nın işi değildir. Depremler, yangınlar, seller, kuraklık Tanrı’nın emriyle olmaz. Bunlar evrenin yasalarına göre işler. 

Yeryüzünde çeşitli dinlere inanan insanların yanında Bilinmezciler ve hiçbir dine ve Tanrı’nın varlığına inanmayan Ateistler de vardır.

Herhangi bir dine inanmanın iyi veya kötü insan olmakla hiçbir ilgisi yoktur. Avrupa halkları Hıristiyan oldukları için ilerlemiş, Ortadoğulular Müslüman olukları için geri kalmış değillerdir. Bunlar tamamen tarihsel ve coğrafi şartlarla ilgilidir. 

DEİZM YENİ BİR AKIM MI?

Dinsel ve felsefi görüşlerini yalnız yaratıcı bir tanrı ile sınırlayan tutumlar yeni değildir. Ortaçağ İslam Dünyasında bu konuda tanıdık simalar var. Yunus Emre ve onun bağlı bulunduğu görüşler örnek verilebilir. Yalnız Tanrı aşkıyla yanıp tutuşan, dört kitabın anlamının bir elifte (doğrulukta ya da Tanrı’da) toplandığını dile getiren, cenneti, cehennemi, sırat köprüsünü umursamayan bu dervişlik, adı konulmamış bir deizm değil de nedir? 

Öte yandan yalnız Tanrı’ya inanan, ancak din kitaplarının ve din adamlarının vaz ettiği teferruata aldırmayan milyonlarca Müslüman dün olduğu gibi, bugün de vardır. Günlük hayatımızdaki sohbetlere de sık rastladığımız üzere bunlar, asıl olanın temiz bir kalp olduğunu, cennete kimin gideceğinin belli olmadığını söylemezler mi? Yaşar Nuri Öztürk, son zamanlarda bu kesimin inançlarına tercüman oluyordu. 

BİLİM YOLIMIZI AYDINLATIYOR

Fakat herhangi bir dine inanmak, deist, bilinmezci ve ateist olmak insanın mutlu olması için inançlarını bir kalıba dökmesinden başka bir şey değildir. Bunların hiçbirisiyle evrenin yasalarını, insanın varlık sebebini açıklamak mümkün değildir. Bunları tam olarak açıklayabilecek felsefe diyalektik ve tarihi materyalimdir. Yani bilimsel sosyalizmdir. Bu görüş, insanlık tarihini ve onun bir evresinde ortaya çıkmış dinleri de mükemmel açıklama yöntemine sahiptir. Bilimsel sosyalizmin amacı, insanları deist veya ateist yapmak değildir. Zira tanrı tanırlar ve tanrı tanımazlar içinde de insanlara hiç acımayan, soyguncu ve zalimler çoktur. Bilimsel sosyalizm, varoluşun yasalarını açıklarken emeği esas alan bir toplumsal düzeni de kurmayı amaçlar. 

İslam bir inanç sistemi olduğu kadar bir kültürdür de. Her sınıfın İslam anlayışı da birbirinden farklıdır. Toplumu kendi çıkarları için sözüm ona bir kalıba sokmak isteyen hâkim sınıflarla halk İslam’ını birbirinden ayırmak gerekir. Gerek bireyin, gerekse toplumun kurtuluşu İslami kültürden, dolayısıyla İslam toplumundan kopmak değildir. 

Hangi dinden olursan ol, istersen hiçbir dine inanma, eğer insanın değerini bilmiyorsan, zalimsen, sömürücü isen veya bunlara boyun eğiyorsan, ister günde yüz kere haç çıkar ve kiliseden çıkma, istersen beş vakit namazın yerine beş vakit daha kat, zaten adam değilsin. İki cihanda da yerinin olmadığını bil. Yunus’un dediği gibi Bir gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”

Bilimin gösterdiği yoldan ayrılmayalım ve adil bir düzen kuralım.  Kendi halkımızın kültüründen de kopmayalım. Zira ey aydınlar, halkımızın bize,  bizim halkımıza ihtiyacınız var. (17 Nisan 2018)

No Internet Connection