Burdur Gazetesi Arşivi - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Türkiye’nin klasiklerinden biridir: Her yerel ve genel seçimler sonrasında CHP’nin içinde kazanlar kaynamaya başlar. Partinin oyları beklendiği kadar artmamış mıdır? Biraz gerilemiş midir? Bazı bölgelerde başarılı, bazılarında başarısız mı olunmuştur? Seçim gecesinin yarısında “Kurultay toplanmalı, parti genel başkanı değişmeli” sesleri yükselmeye başlar.  Bu isteklerin çoğu da liste dışı kalanlar veya seçilemeyenlerden gelir. 

Fakat asıl sorun, partinin bir türlü iktidara gelemeyişidir. Sıradan CHP sempatizanlarını bir yana bırakalım, politikada pişmiş olduğu farz edilen kerli felli CHP’lilerden çoğu da bu havadadır. Sanki partinin başına gelecek yeni başkanın elinde sihirli bir formül vardır da, o başa geçerse CHP şıp diye iktidara gelecektir! Bu kişilerin ne Türkiye toplumunun sosyolojik yapısından, ne siyasi tarihten, ne de CHP’nin sınıfsal yapısından zerrece haberdar görünmemesine şaşmamak elde değil. 

Şu gerçeği kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de son seçime giren partiler içinde ve daha öncekileri de sayabiliriz, içinde demokrasiyi en çok barındıran parti CHP’dir. Hiçbir genel başkan bu partiye kazık çakmamıştır. Yeni genel başkanı ve parti yöneticilerini belirleme görevini de kimse delegelerin elinden almamıştır. 

SİHİRLİ BİR FORMÜL YOK

CHP, içinde ve çevresinde demokratların, bilim adamlarının, sanatçıların en çok bulunduğu bir partidir. İktidar için sihirli bir formül bulunsaydı, herhalde bu kadro içinden onu keşfeden mutlaka bulunurdu. CHP’nin çok partili hayat boyunca iktidarı ele geçiremeyişinin nedeni, ne programsızlık, ne lider yokluğu ne de seçim süresince tembellik yapmakta oluşudur. Bunun nedeni toplumun belleğinde kuvvetlice yer etmiş olan bagajındaki ağırlıktır. 

CHP, gitgide bundan kurtulmaya çalışsa da eskiden bir burjuva-bürokratik kadronun partisiydi. Devlet örgütü çevresinde kümelenmiş, Batıcı bürokratların ve onlarla çıkarlarını birleştirmiş taşra mütegallibesinden bir kısmını temsil ederdi. Bu sınıf kendi nüfusundan kat kat fazla olan kırsal nüfusun çıkarlarını koruyamamış ve onların diline yabancı kalmıştır. Rüzgârın soldan estiği bazı dönemlerde gücünü artırmış olsa da seçmenlerin ancak dörtte birini kendine çekebilmiştir. Ne kadar ibret vericidir ki, CHP içinde ve daha çok da dışında olan bazı kişiler, CHP’nin Tek Parti döneminin yönetim biçimine ve programına sahip çıkarsa iktidara gelebileceğini ileri sürebiliyorlar. Oysa CHP, Tek Parti Dönemi’nde hiçbir seçimde böyle bir durumu sınamış ve seçim kazanmış değildir. 

Tek Parti Dönemi’nin simge ve söylemlerini CHP’den ödünç almış olanların seçimlerde hiçbir varlık gösteremeyişleri aydınlatıcıdır.

Bir parti lideri ve sözcüleri için etkili konuşma önemlidir. Fakat ne DP, ne AP, ne ANAP, Doğru Yol,  DSP, RP ve AKP, iktidarlarını hatiplere borçlu değildir. 

EKSİKLERİNİ TAMAMLAYARAK

CHP, faşist-gerici bir siyasi kadro karşısında en önemli dalgakıran görevindedir. Eksiklerini tamamlayarak bu görevine devam etmelidir. Bu son seçimler öncesinde ve seçim sırasında önemli işler de yapmış, tek adam rejimi karşısında gerekli manevraları gösterebilmiştir.  Fakat ne yazık ki ideolojik hâkimiyet dinci faşizmin elindedir ve kitleler gibi CHP kadroları ve seçmenleri da bundan etkilenmektedir. Kitlelerle bağ kurmanın ve onların desteğini kazanmanın yolu, sağ söylemleri ve kadroları partiye ithal etmek değildir. İdeolojik ve politik saplantılara takılmadan halkın doğal temel ihtiyaçlarını gümbür gümbür dile getirmekten başka çare yoktur. 

Partiye verilen oyların geçen seçimlere göre üç puan azalması karşısında partinin çıkardığı cumhurbaşkanı adayıyla yüzde otuzu açmış olması, iki partinin daha barajı aşmasına yardım etmesi az başarı mıdır? 

Genel başkanlık yarışı için olağan kongreleri beklemek, biraz sabır, biraz anlayış ve kendini kanıtlayacak bir alçak gönüllü çalışkanlık gerekmez mi? 

Kimi başkan yapacaklarına CHP üye ve delegeleri karar vereceklerdir. Genel başkanı değiştirmek kolay iştir. Fakat yeni bir genel başkanın CHP’yi iktidara getireceğinin hiçbir güvencesi yoktur. Her parti layık olduğu başkanı bulur fakat unutulmamalıdır ki şeyh uçmaz müritleri uçurur… (30 Haziran 2018)

zekisarihan.com

Perşembenin gelişi Çarşambadan belli idi. Sonunda Türkiye tek adamın kararlarıyla yönetilecek bir rejime ram oldu. Adı hâlâ “Cumhuriyet” ise de Türkiye artık fiilen bir Padişahlıktır. Cumhuriyetçilerin çabaları bu gelişmeyi önlemede yetersiz kaldı. 

En demokratik ve akılcı yönetim, bütün halk tabakalarının kendi çıkarları yönünde bilinçlenip örgütlenmeleri ve bunun aşağıdan yukarıya doğru iktidar mekanizmalarını oluşturmasıdır. Böylece danışma ve ortak akıl devreye girer, yönetim denetlenir, onu hatalardan korurdu. 

Tam tersi oldu! Egosu tavan yapmış, Tanrı’nın kendisini bütün İslamları yönetsin ve hatta bütün âleme çeki düzen vermesi için yarattığına inanan bir kişi, adım adım hedefine yürüdü. Bütün kurumların kendinden emir alacağı bir sistemi hayata geçirdi. 

Seçmenlerin yarısı onun bu niyetlerine olur verdi. Bunca yıllık demokrasi mücadelelerinden ve deneyimlerinden sonra nasıl böyle bir rejimin kitlelerden onay gördüğü, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konudur. Bunu yazılarımda çeşitli vesilelerle defalarca belirtmeye çalıştım: Bu, oy deposu olarak görülen yoksullara bütçeden bazı imkânların sunulmasıdır. Ordunun Kumru ilçesinin bir köyünde seksen yaşında bir kadının seçim sonuçları üzerine üç gün şükran orucu tutması ve bunu geçmişteki yoksulluk ve yoksunluğu ile açıklamasını da anlamak gerekir. Doğal olarak kitleler öncelikle kendi refahlarıyla ilgilenirler. Kendilerine bunu sağlayanların başka bir zengin sınıfı olmasının önemi yoktur. Böylece Türkiye’nin yoksulları, uzun yıllardır kendilerini yöneten okumuş, şehirli ve bütçeden çeşitli yollarla aslan payını almakta olan bir sınıftan öç alıyorlar. Onlar için bilimsel düşünmenin, üniversite özerkliğinin, yargı bağımsızlığının, özgür basının şimdilik önemi yoktur. Şüphesiz ileride olacak ve onların siyasi tercihleri bu olguların hepsini birlikte vaat edenlerle buluşacaktır.

BİRAZ DİNLENME İHTİYACI…

Muhalefetin seçimlerden umduğu sonucu alamayışı, bazı aydınlarda umutsuzluk yarattı. Yazarların bir kısmı bu nedenle tatile çıktılar. Halk hareketi geri çekiliyor.  Yenilenlerin ne de olsa biraz dinlenmeye hakları var!

Tarihimizdeki hürriyet hareketleri de benzer durumlar yaşadı. Otuz üç yıl süren Abdülhamit diktatörlüğü altında hürriyet mücadelesinin başarıya ulaşacağından umudu kesip Anadolu’da bir çiftlik kurarak kavgadan uzak asude bir hayat sürmeye niyetlenenler gibi, saf değiştirip padişah’ın affına sığınanlar da görüldü.

Ne var ki toplumsal hareketler de doğanın yasalarında görüldüğü gibi zamanını bekler. Çiçekler, açmak için baharı, yağmuru, ısıyı beklemek zorundadır. Aynı ezik, suskun, umutsuz kitlelerdir ki, gün gelir meydanları doldurur. Bir zamanlar alkışladığı zalimleri lanetler. Kitleler saf değiştirirler ve siyaset meydanında kendilerine yakışan yeri alırlar. Asık yüzler gülmeye başlar. 

ARMUT PİŞİP AĞZIMIZA DÜŞMEYECEK

Bütün bunlar,  armut ağacının dibinde oturup olgunlaşan armutların ağzımıza düşmesini beklemekle olmaz. Tohum ekmeli, onu sulamalı, ayrık otlarını temizlemeliyiz. Nerede ve hangi konumda olurlarsa olsunlar halkçı aydınlar, çevrelerinde birer ışık olacaklardır. Öğretmenler öğrencilerine bilimsel düşünmeyi öğretecekler, yazarlar durmadan doğuları yazacaklar, meslek örgütleri dayanışmanın ve halk almanın örneklerini vermeye devam edecekler, bilim adamları laboratuarlarda yeni buluşlar yapıp insanlığın hizmetine sunacaklardır. 

Dünya ve ülke tarihinde şimdiye kadar, haklı bir savaş veren nice ordular bozuldu. Ancak bunlar, haklı mücadelesinden vazgeçmeyenler tarafından yeniden kuruldu ve savaşı kazandı. 

Bizim bir çivi, bir nal,  bir at ve bir yiğide değil, bilinciyle yiğitleşmiş bir büyük kitle olmaya ihtiyacımız var. Böyle bir kitle karşısında hiçbir güç dayanamaz. (10 Temmuz 2018)

zekisarihan.com

Onlar bir gün mutlaka ayağa kalkacak (Fatsa 1967’den)

Geçen ay, üç yıl çektiği ayzaymır hastalığından sonra Ankara’da bizlere veda eden, bir zamanların ünü avukatı M. Emin Değer’e en çok vefa borcu olanlardan biriyim. Öğretmen Dünyası da öyle.  Bir anma yazısının böyle bir vefa için asla yeterli olmadığını biliyorum. Uzaklarda olduğumdan cenazesine katılıp tabutuna omuz bile veremedim. Dergiden arkadaşlar katılmışlar.  

1927’de Kastamonu’da doğdu. Milli Savunma Bakanlığı adına Anakara Hukuk Fakültesi’ni bitirip Askeri Savcı olarsak göreve başladı. 9 Martçı kadrodandı. 12 Mart faşistleri duruma hâkim olunca 1971’de Gelibolu’ya askerî hâkim olarak sürüldü, Albay rütbesiyle ordudan istifa edip serbest avukatlık yapmaya başladı. Rejimin hapislere tıktığı, İşkence ettiği birçok insanın savunmasını üstlendi. Ana Dev Yol Davası, Kurtuluş, Halkevleri, TÖB-DER, TKP, Celalettin Can, Yalçın Küçük, Asker kökenlilerin yargılandığı Üçüncü Yol, Cezaevlerinde Açlık Grevi sonrası yargılanan 91 sanıklı dava, Uğur Mumcu, İbrahim Kaypakkaya, Türkiye İhtilalci Komünistler Davası, İlhan Erdost Davası, 1402’likler bunların başlıcalarıdır. MHP Davası’na müdahil olarak katıldı. Aydınlar Dilekçesini imzalayanlar ve sanıklarını savunanlardandı 

YOLUMUZ NASIL KESİŞTİ? 

Mehmet Emin Değer’le yolumuz Ankara’ya yerleştiğimiz 1977 yılında, eşimin onun yanında avukatlık stajına başlamasıyla kesişti. Bir stajyer avukat için M. Emin Değer gibi titiz bir avukattan el almak  büyük bir şanstır. 8 yıl aynı büroda birlikte çalıştılar. Aynı davalara baktılar. Yalnızca “Ben Kürt’üm” dediği için 12 Eylül rejiminin hapsettiği Şerafettin Elçi’nin savunmasını yaparken Kurtuluş Savaşı yıllarında “Kürt” sözcüğünün Meclis’te ve Mustafa Kemal Paşa tarafından nasıl dile getirildiğine ilişkin notları derleyip ona veriyordum.  

Nisan 1983’te 1402’lik olunca elime bir Pazar çantası alarak ansiklopedi pazarlamacılığına başladığımda satış yapmaya gittiğim ilk kişi M. Emin Değer’di. Demek ki en yakınımdaki kişi o imiş. Bir Görsel Sanatlar Ansiklopedisi aldı. Buna ihtiyacı olduğunu sanmıyorum anca o benim böyle bir satışa ihtiyacım olduğunu biliyordu. 

1985’te Öğretmen Dünyası’nın Yazı İşleri Müdürü Satı Erişen ölünce bir yazıişleri müdürü arayışına girdik. Biz çalışan öğretmenlerin böyle bir hakkı yoktu. Başvurduğumuz kişilerden biri de M. Emin Değer’di. Onun dışında başka bir çözüm bulundu ama bizim M. Emin Değer’e ihtiyacımız devam edecekti. O yıl derginin okullara sokulması Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yasaklanınca kararın iptali için avukatlığımızı üstlendi. Ne yazık ki, derin hukuk bilgisi, 12 Eylül karanlığının üstesinden gelemedi! 

Mart 1986’da eşimle birlikte gözaltına alındığımızda İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekerek bu alınışın kanunsuz olduğunu belirtti. Polis fezlekesi ile tutuklanmamızı isteyen Fatsa Cumhuriyet Savcısını da şikâyet etti. Biz Ordu Efirli Cezaevinde iken yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Ankara’da Baro’ya başvurdum. Ancak meslektaşlarımdan destek alamadım. Zeki’nin iyimserliği öyle sanıyorum ki, orada işinize yarıyordur. Adalete olan duygusu sarsılsa bile o gün olayları güler yüzle karşıladığını görmek beni çok etkiledi. Bu bir yerde güçlü, dirençli olmayı sağlar.”

2 Nisan 1986’da da ziyaretimize gelerek davanın havale edildiği Ünye Ağır Ceza’ya tahliye dilekçesi verdiğini, bugün, yarın salıverilebileceğimizi söyledi. Nitekim o akşam tahliye haberi geldi. 20 Haziran’da da Ünye’deki yargılamaya geldi ve mahkeme takipsizlik kararı verdi.  Fırtınalı hayatımda beni savunan epey avukatım oldu.  Bunlardan en kudretli ve tanınmış olanları 1969’da Gazi Eğitimden atılmamı bozduran Cemal Reşit Eyüboğlu, TÖB-DER döneminde Halit Çelenk ve bu davada M. Emin Değer’dir. 

ÖĞRETMEN DÜNYASI SAHİPLİĞİ

1988’de Öğretmen Dünyası’nın sahipliğini önerdik. O tarihte gelirlerinin üçte biri okurlarının bağışlarıyla karşılanan derginin zarar ettiğini Maliye kabul etmiyordu ve ağır vergilerle belimizi büküyordu. Emin Değer, zaten vergi verdiğinden dergimiz için kesilen vergi onun vergi dilimini artırmayacaktı. 27 Şubat 1988’de dergiye gelerek Yazı Kurulu üyeleriyle tanıştı. 19 Kasım’da genişletilmiş Danışma Kurulu toplantısında bulundu. 19 Ocak 1989’da Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel’e yaptığımız ziyarette ağır top olarak bize eşlik etti. . Onun dergi sahipliği Nisan 1989’a kadar sürdü. Dergi sahipliğinin ona ayrıca bir vergi yükü getirdiği görülünce sahipliği yazı kurulundan başka bir arkadaş temsil etmeye başladı. . 

1995’te avukatlığı bırakıp Antalya’ya yerleşti. Antalya’da yayımlanan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk dergisiyle bağ kurdu. Antalya Kültür Merkezi’nde Üç Devrim Yasası ile ilgili bir sempozyumda bir paneli o yönetti. 

2001’de torun bakmak için yeniden Ankara’ya döndü. 2004’te Öğretmen Dünyası’nda Cumhuriyet konulu bir konferans verdi. 

Yetiştirdiği stajyerleri yılda bir kez onunla yemek yiyerek onurlanırlardı. 

Mart 2015’te GATA’ya yatırılması bizim için beklenmedik bir olay oldu. Koca çınar hayatın kanunlarına teslim olmak zorunda kaldı. Her canlı bedensel ölümü tadıyor ama bazı insanlar hizmetleri ve yapıtlarıyla yaşıyorlar. Bağımsızlığın, demokrasinin ve adaletin savunucusu, devrimcilerin Emin Abi’si arkasında silinmez güçlü bir iz bırakarak gitti. 

1977’de yayımladığı “CİA, Kontrgerilla ve Türkiye”  ile “Oltadaki Balık Türkiye” kitapları on binlerce kişi tarafından okundu. 1978’de Server Tanilli ile ilgili  “Bir Bilim Adamının Savunması” kitabını yayımladı. Cumhuriyet yıkıcıları onunla kol kola yürürken “Bir Cumhuriyet Düşmanının Portresi-Fetullah Gülen’in Derin Misyonu” kitabı ise aymazlara verilmiş dersti. (26 Haziran 2018)

Öğretmen Dünyası, Temmuz 2018

zekisarihan.com

Apartmanlarda yaşayanlara acımak gerekir. Çünkü toprakla ilişkileri kesiliyor. 

Oysa biz köylü bir milletiz. Köylü demek toprak demektir. Toprak ise insana güzel meşgaleler sunar. Ekersin, dikersin, gübrelersin, sularsın, seyreltirsin ve ürün alırsın.  

Ekip diktiklerin bir süre toprağın içinde gizlenir, sonra bir bakmışsın toprağın üstünde bir yeşillik peyda olmuş. Gözlerinin önünde santim santim boy verir.  Yaprak açar, çiçekleriyle süslenir. Meyveye, tohuma durur. 

Âşık Veysel ne güzel söylemiştir. “Bağrın yardım kazmayınan belinen, yine beni karşıladı gülünen” diye. Ekim ve dikimi geç yaparsanız, ayrık otları temizlemezseniz, toprağını iyi hazırlamazsanız beklediğinizi bulamazsanız. 

TOPRAKLA OYNAYAN EL GÜZELLEŞİR

Köy kadınlarının birer sebze avlosu vardır. Avlo, tapularda nedense “Ağlağu” diye geçer. Evlerin önündeki küçük meydandaki avludan farklıdır avlo. Köy kadınları buralara soğan, sarımsak, salatalık, patlıcan, domates, biber gibi sebzeler ekerler. Havalar kurak giderse bakraç ve kovalarla su taşınıp sebzelere can verilir. Bir köşede maydanoz ve nane yetişir. Yemeğe oturduğunuzda bile o anda yemeğe katmak için çocuğunuzu nane ve maydanoz almaya gönderebilirsiniz. Kuş gibi alır gelirler. Ananız pişirdiği için zaten tadına doyum olmayan yemeği bir kat daha lezzetlendirirler. 

Avlolar, kadınlar için doğaya biçim verme, yaratma fırsatı yaratır.  Besteci bile bunun farkındadır. Köylü sevgilisi için “Toprak ile oynamış/Belli güzel elleri” der. İnek sağan, hamur yoğuran, çamaşır yıkayan el de güzeldir. 

Köyden kente kopuk gelerek kentlerin çeperlerinde gecekondu mahalleleri kuranlar topraktan kopamazlar. Tek veya iki katlı gecekondularının çevresindeki bir evleklik toprağı nasıl da yeşillendirirler. Bu yeşillik, şimdi kentlilerin veya birinci kuşak köylü olup artık kentlileşmiş olanların yazlıklarındaki çimenlerden kaynaklanmaz. Köy yerinde çiçek ve çimenden bol ne var? Yazlıkta bunları yiyecek hayvan da yoktur üstelik. 

1977’de Ankara’ya geldikten sonra üçüncü evimizde oturuyoruz. İlk ikisi apartman dairesi idi. İlkinde beşince katta oturuyorduk ve çevresinde el kadar bir yeşillik yoktu. İkincisinde zemin katta oturuyorduk ve bundan yararlanarak onun beş altı adım uzunluğunda ve iki adım genişliğindeki toprak parçasına birkaç yıl karalâhana fidesi diktim. Ne kadar da güzel oldular. Ah onları anam kadar lezzetli pişiren biri de olsaydı! 

ANAMIN AVLOSUNA BENZETİYORUM

15 yıldır oturduğumuz bağımsız evimizin küçük bir bahçesi var. Burada yetişmekte olan birkaç ağacımız da bulunuyor. Bodur diye diktiğimiz ceviz ve ayva kocaman ağaç oldu. Orta boy kirazımız bu yıl bol ürün verdi. Elma ve ters karadutumuz, kayısımız geçen yıl kurudu, yenilerini diktik. Geçen sonbaharda diktiğimiz kayısı ve elma daha çocuk yaştayken bu yıl ikişer adet meyve verdi! Meyveleri pek kaliteli olmasa da bodur armut ağacımız bile var. 

Bütün bunların arasında her gün dolaşmak, çiçek açmalarını, meyveye durmalarını ve meyveler olgunlaştıkça “İşte bunu ben yetiştirdim” gururuyla üçer beşer toplayıp sofraya koymak ne büyük zevk. Hep o köylülükten kaynaklanıyor. 

İçinde bu ağaç ve fidanlardan başka gülfidanlarının da bulunduğu bahçedeki çimenliğin bahçe duvarı tarafında beş altı metrekarelik yeri kazarak birkaç yıldır bazı sebzeler yetiştiriyorum. Bu yıl salatalıklarım, biber ve domateslerim, birkaç patatesim ve sekiz on mısırım var. Gömgök karalâhanalarım da olsa keyfim tam olacaktı. Onlara baktıkça kendimi köyümde, anamın avlosunda hissediyorum. 

Sosyalist sistemde üretim aracı olan toprak mülkiyeti toplulaştırılırken köylü ailelere birkaç dönümlük bir özel bahçe hakkı verilmesinin nedeni de herhalde ev ekonomisine katkı kadar toprakla işbirliği içinde özel yaratıcılığı ayakta tutmak olmalı. 

Her sabah ve akşam bakıyorum, gitgide uzamakta olan sarı çiçeklerle süslenmiş teveklerinin altında yeni salatalıklar gizlenmiş. Sizi küçük kaçaklar, ben sizi bulmaz mıyım?

Sütlü mısırlarım da olsun, siz o zaman görün bendeki keyfi. (17 Temmuz  2018)

zekisarihan.com

Fatsa Yassıtaş köyü öğretmeniyken 1966’da Fatsa Fikir Kulübünün yayın organı olarak çıkarmaya başladığımız, 1967’de Fatsa Köycülük Derneği’nin yayın organı olarak 20 küsur sayı çıkardığımız tek yaprak İleri Köy gazetesinin adından esinlenerek hazırlamakta olduğum İLERİ KÖY PEŞİNDE kitabım için son çalışmaları yaparken o zaman İstanbul’da yayımlanmakta olan haftalık dergi ANT’ta, bu gazeteden aktarılmış iki sormacamıza rastladım. İleri Köy’ün tek bir sayısı bile elde olmadığından bu belge kitap için önemli. 51 yıl önce köylülerin çeşitli konularda ne düşündüğünü ve düşündüklerini nasıl anlattıkları açısından hem Fatsa’daki sosyal mücadeleler hem Türkiye’nin siyasi tarihine bir katkı olarak sizin de dikkatinizi çekeceğini umarım. 

ANT’ın 14 Kasım 1967 tarihli sayısında “Basın Diyor ki” sayfasını aşağıya aynen alıyorum.

TÜRKİYE’NİN TEK KÖY GAZETESİ 

Fatsa’da yayımlanan Türkiye’nin tek köy gazetesi “İLERİ KÖY” köylülerin yurt ve dünya sorunları hakkındaki bilgilerini ve bunlar karşısındaki görüşlerini tespit etmek üzere sık sık anketler düzenlemektedir. 

İLERİ KÖY’ün son olarak “Sosyal Adalet” ve “Türk-Amerikan ilişkileri” konularında düzenlediği iki anket birçok gerçeklere ışık tutacağına inandığımız için aynen sütunlarımıza alıyoruz. 

AMERİKA 

“İleri Köy” gazetesi köylülere rastgele sordu. “Türk-Amerikan dostluğu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye açısından faydalı mı? Amerikalıları seviyor musunuz?” Bu konuda hiçbir şey bilmedikleri sanılan köylüler, meğer dopdoluymuşlar. Çoğu şikâyetçi çıktı. Hep kerli ferli adamlar konuşacak değil ya, biraz da kasketliler, kara lastikliler konuşsun. 

MUSTAFA DÖREK (Yukarı Ardıç köyünden, okuryazar değil) – Amerika’nın Türkiye’de olmasını istemiyorum. Ne işi var? Para ellerinde. Kadınlarımızı yanlarında (okunamıyor) gördüm. Samsun’da büyük büyük binalarda oturuyorlar. Bizim köyde Amerika’dan memnun olan yoktur. 

SÜLEYMAN KÜÇÜKSÖZEN (Tahtabaş köyünden, ilkokul 3’ten) –Doğru görmüyorum. İçimizde bulunuşundan memnun değilim. Bize zararlı. Sen o kadarını yaz, gerisini karıştırma.

MUHARREM ACISUDAN (Akkaya’dan, okuryazar) Ben ne bileyim? Köylüyüm. Amerikalılarla ne işim olur benim?

MEHMET YENİTAŞ (Yassıtaş köyünden, ilkokul mezunu) –Zararlı kardeşim, zararlı. Ben İzmir Fuarı’na gittiğim zaman gördüm. Kendi askerlerinin yaptığı aşırılık yüzünden zararlı buldum. Kendi askerleri suç işlediği zaman cezalandırılmıyor. Bizimkiler yaptığı zaman…

HALİL DEMİRTAŞ (…Okunamıyor) köyünden, ilkokul mezunu) –Türk-Amerikan dostluğunu iyi gördüğüm yok. Türk sınırlarından içeri girdiği tarihten beri. Bizi sömüren, bu hale indiren bunların tesiri. Amerikalıların tesiri altında kalmışız. Bu çok uzun konu. Üzerinde iyice düşünüp yazsam daha iyi olurdu ya. 

DURSUN METİN (İnönü köyünden İlkokul 3’ten ayrılma) –Dost biliriz emme, Kıbrıs davasında, Arap davasında şeyleri destekledi. Alışverişe gelince onunla yapıyoruz. Harp yapmaya gelince Yunan’ı tutuyor. Bence faydalı değil Amerika. 

MEHMET ŞİMŞEK (Eskiköy’den, okuma yazma bilmiyor) –Kim memnun da ben memnun olayım. Canım vaziyeti görmüyor musun? Niye bana soruyorsun daha?

DURSUN SARIKAYA (Korucuk K’den, Öğretmenler Lokalinde ocakçı) –Nesini seveyim Amerika’nın? Gâvur daha, düşman daha. 

EROL SARIHAN (Beyceli’den, ilkokul mezunu) –Türk’le Amerikan dost değil, birbirine düşmandır aslında. Amerika, yılanların kurbağayı emmeleri gibi almış ağzına Türkiye’yi, boyuna sömürüyor.

HİLMİ KAYA (Kılıçlı köyü) –Amerika’yı sevmiyorum. Türkiye’de bulunmaları kötü. Gâvurlar memleketine gitsinler. 

MUSTAFA CİĞERCİ (Danışman köyü) –Ne işi var Amerika’nın burada? Karı-kıza tecavüzler yapıyorlar. Gitsinler memleketine. 

ŞEVKİ TOPÇU (bozdoğan köyü) –Amerika bizim için iyi bir şey düşünmüyor. Eğer bizim için iyi bir şey düşünseydi Kıbrıs’ı çoktan halletmiştik.

SOSYAL ADALET

27 Mayıs Devriminden sonra okumuşlarımız şapkalarını önlerine koydular ve bundan sonra ne yapalım da halk kurtulsun diye azıcık düşündüler. O günden beri en çok kullanılan sözlerden biri Sosyal Adalet. 

Köylülerden önümüze gelene soralım dedik. Sosyal Adalet ne demektir? Verdikleri karşılıkları olduğu gibi yayımlıyoruz.  

AHMET TÜRKMEN (Demirci köyünden) –Adaleti tatbik etmek. 

CEMAL SOYDAN (Yassıtaş köyünden) –Ben ne bilirim kardeşim. Hiçbir bilgim yok ki. Sosyal adalet iyi bir insan demektir?

HAMDİ ÖZCAN (Sağlık memuru) –Hürriyet demektir.

HÜSNÜ ASLAN (Söken köyünden) –Na cevap vereyim ben sana şimdi? Bir şey diyemem ki?

ALAADDİN ÇELEBİ (Ünye’nin Keş köyünden) –Bana göre sosyal adalet bütün milletin hakkının verilmesi. Hak yerine gelmesi demek. 

RECEP BOZ (Dağgüvezi köyünden) –Ne gibi? Benim bundan bir şey anladığım yok.  Şimdi sen söylüyorsun, ben duyuyorum. 

MESUT TİKEN (Çatak köyünden) –Ben onu bilemem kardeşim, bilemem. Ben tahsilli birisi değilim ki. 

HALİL KESKİN (Eskiköy’den) –Valla bizim tahsilimiz yok. Ben bunları radyoda, her yerde işitiyorum emme ne ki?

ALİ ÖZTÜRK (Eskiköy’den) –Sosyal ne demek bi kere? Mini etek mi demek? Açık saçıklık mı demek besbelli. Adalet demek, onun zaten manası yok. 

MEHMET CAN (Kılavuzömer muhtarı) –Adil bir idare. Halkın kazanç seviyelerinin eşit olabilmesi. Herkes kazancının, emeğinin karşılığını alabilmesi, gücü yettiğince. 

FERHAT AĞIRMAN (Beyceli köyünden) –Bilmiyorum ama çok önemli olsa gerek. Öğrenmek lazım. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp. 

AHMET KAYNAR (Yassıtaş muhtarı) –Memleketin dürüst ve kalkınma üzerine çalışan bir millet anlıyorum.

MEVLÜT BOSTANCI (Yassıtaş köyünden) –Sosyal adalet vatandaşın eşit haklara sahip olmasıdır diyorum. 

KEMAL KILIÇ (Yalıköy’den) –Na anlayacağım? Ben komünist miyim ki bileceğim? 34 yaşındayım, anayasa babayasa okumamışım. 

SALİH TİKEN (Eskisayaca Muhtarı) –Gelse iyi ya, onun da geleceği yok.  (7 Temmuz 2018)

zekisarihan.com

Türkiye’nin ilk “Başkan”ı, 13 Eylül Cuma günü Hacıbayram Camiinde Diyanet İşleri Başkanının imamlığında Cuma namazını eda ettikten sonra Bakanlar Kurulunun ilk toplantısını yaptı. Bu arada Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Ulus’taki ilk Meclis dar geldiği için, onun hemen alt tarafında bulunan İkinci Melis’te de bir tören yapıldı. Burada Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’nın adı iyilikle anılmış! 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan cum günü açılmasının nedeni,  Kuvayı Milliyeciler aleyhine Adapazarı’ndan Kızılcahamam’a kadar yayılan isyancıların olumsuz propagandası idi. Bunların iddialarına göre Kuvayı Milliyeciler Bolşevik ve dinsizdi. Milleti haraca kesiyorlar, Ankara’da karılarla ve oğlanlarla gece gündüz eğleniyorlardı. Onların özendiği Bolşeviklerde aile kavramı yoktu… 

Heyeti Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ilk bildiriminde Meclisin 21 Nisan Çarşamba günü açılacağını bildirmişti. Fakat aynı günlerde isyanın Beypazarı ve Kızılcahamam’a kadar yayılması üzerine açılışı iki gün erteleyerek Cuma gününe denk getirdi Böylece Kuvayı Milliye’nin dinsiz olduğu iddialarına cevap vermek istedi. Cuma günü yurdun her yanında dini törenler yapılmasını, hatim indirilmesini, Mevlüt okunmasını da istedi. 

Tanzimat’tan beri Türkiye’nin yönü devrim Avrupası’na dönüktü. Kurtuluş Savaşı’na önderlik edecek kumandanlar, valiler ve sivil aydınlar da din işleri ile dünya işlerini ayıran ve bağımsızlık hareketinin bir dünya işi olduğunu bilen insanlardı. Fakat içinde bulunulan koşullar, İngiliz ve Padişah yanlısı bir takım işbirlikçi ve gerici unsurların propagandasını da kesme zorunluluğunu doğurmuştu. 

Şimdi “En Yeni Türkiye”nin yöneticileri, bakanlar kurulu çalışmaya başlarken neden Hacıbayram’da Cuma namazı kılmak istemiş olabilirler? Onları buna zorlayan bir sebep mi vardır? Onlar hakkında “Dinsiz ve Bolşevik” oldukları konusunda bir iddia yoktur. Aksine aynı kadroların 16 yıldır güttükleri siyasete bakarak devleti din esasına göre yönetmek istedikleri, bunda bir hayli mesafe aldıklarını bütün dünya biliyor. 

Bu seferki Hacıbayram gösterisi bir zorunluluktan kaynaklanmış değildir. Din hamuruyla sıvanmış siyasi bir gösteriden ibarettir. 98 yıl önceki Cuma namazı, bir milli kurtuluşa hizmet ediyordu. Bugünkü Hacıbayram ise, tek bir adamın ülkeyi yönetmesini öngören yeni bir Padişahlık sistemine payanda yapılmıştır. 

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA ŞÜKRAN NEYİN NESİ?

Peki, “Başkan”ın Hacıbayram’dan sonra gidilen İkinci Meclisteki konuşmasında şu sözlerini nasıl yorumlamalı? “Kurtuluş Savaşımızın başkomutanı, Birinci Meclisimizin ve devletimizin ilk başkanı, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile istiklalimizin kazanılmasında emeği geçen tüm milletvekillerimizi, komutanlarımızı, askerlerimizi yedisinden 77’sine tüm kahramanlarımızı tazimle, rahmetle yâd ediyorum” (Cumhuriyet, 14 Temmuz 2018, s. 4)

Devrimcilere, laiklere, hatta kendisine muhalif olan herkese demediğini bırakmayan, onları meydanlarda kâh mezhepleri için kınayan, kâh terör destekçisi, komünist, vatan hainliği ile suçlayan Erdoğan’ın söylemleri, Padişah ve İngilizcilerin Kuvayı Milliyeciler hakkındaki suçlamalarına ne kadar da benziyordu. Bir zamanlar camiler ahır yapılmış, ezanlar susturulmuş değil miydi? Bunu yapanlar bir Atatürk, diğeri İnönü olan “iki ayyaş” değil miydi? 

Fakat işte Kuvayı Milliyeciler zafer kazanmış ve tarihte namlı bir ad bırakmışlardı. Şimdi böyle bir günde Kurtuluş Savaşı’nın isyancılarıyla aynı dili konuşmak yakışık almazdı. Onlar tarihin çöplüğünde yerlerini almışlar ve çürüyüp gitmişlerdi. Gene de bugünkü rejimim ideologlarından ne 31 Mart 1909 gericilerinin, ne Padişah Vahdettin’in ne de İngilizci Hürriyet ve İtilafçıların aleyhinde bir cümleye rastlamak zordur. Hatta yerli yersiz yüceltmeye çalıştıkları Necip Fazıl bir Vahdettin hayranıdır. 

Mustafa Kemal Paşa’yı Meclisi açmadan önce Hacıbayram’da namaz kılmaya zorlayan da Erdoğan’ın bu vesile ile Mustafa Kemal Paşa’ya rahmet okuması da aynı sebeplerden kaynaklanıyor.  O zamanki isyancıların propagandalarını boşa çıkarmak için Kuvayı Milliye şunu demek istiyordu. “Biz söylediğiniz gibi değiliz. Dinimize sahibiz. Vatanımız gibi halifemizi ve dinimizi kurtarmak için çalışıyoruz.” 

Erdoğan ise başkan seçilmesini içine sindiremeyen ve yeni rejime derin isyan duyguları taşıyan devrimci ve demokratlara şunu demek istiyor. “Biz sandığınız gibi devleti yıkmak istemiyoruz. Onu kuranlara sahip çıkıyor ve minnet duyuyoruz.” Bir çeşit meşruiyet çemberini genişletme çabası.

KİM İNANDI DERSİNİZ? 

Bunun bir aldatmaca olduğunu ise başta söyleyenler olmak üzere herkes biliyor. Kimsenin aldandığı yok. Hiçbir devrimci ve demokratın içi bu sözlerle serinlemiş değildir. 

İki yıl öncesine kadar Fethullah Gülen “Hocafendi” de sözüm ona eğitime yatırım yaparak, Türkçe olimpiyatları düzenleyerek, dünyanın dört bir tarafında Türkiye’yi tanıtan kültür kurumları açarak az insanı kendine bağlamamış değil miydi? Şimdi müritlerinin silahlı darbesinin devlet ve toplum düzeninde yarattığı sarsıntıları yaşıyoruz.  (15 Temmuz 2018)

Türkiye’nin rejimini değiştirmekle sonuçlanan son seçim kampanyası sırasında AKP ve MHP’nin başkan adayı Recep Tayyip Erdoğan, önemli sayılması gereken bir proje ortaya attı: “Millet Kıraathaneleri” açmak.

Memleketin her tarafında gençlerin buluşup iyi ve faydalı vakit geçirecekleri kıraathaneler açmak iyi olmaz mıydı? Muhalefet adayları bunu alaya aldılar. Kıraathane kavramının günümüzdeki kahvehaneler karşılığı olarak kullanılmasından yararlanarak bunu Erdoğan’ın sanki tembellik yuvaları olan kahvehanelerle dolu ülkede yeni kahvehaneler açmasına yordular. Buralarda çay ve kek ikramı da telaffuz edilince konu daha da gülünç bir hale geldi.

Oysa konu bedava çay, kek ikramı olan ve sohbet edilecek yerler açılmasından çok daha ciddi idi ve bir tehlikeyi de işaret ediyordu. Doğrusu Erdoğan da meramını dört başı mamur anlatamadı, belki de konuyu şöyle bir ortaya atarak nabız yokladı.

Yurdun her yanında açılması düşünülen bu kurumlara “Kıraathane” denmesi de sebepsiz değildi. Okuma Evi, Okuma Odası, Kültür Evi ve benzerleri yerine kıraathane denmesinin nedeni, Cumhurbaşkanının eskilere, Osmanlı dönemindeki kurumlara bağlılığından kaynaklanıyor olsa gerek.

Kıraathaneler, önceki yüzyılda var olan ve işlevleri tamamen kalksa da ad olarak geçen yüzyıla kadar adını koruyan kurumların adlarıdır. Bazı yerlerde hâlâ örneğin Cumhuriyet Kıraathanesi gibi adlarla bu hatıra sürüyor.

Eskiden gazetelerin olmadığı veya yaygın bulunmadığı, kitaba erişmenin zor olduğu dönemlerde bu kıraathanelerde okuma bilen bazı kişiler kitap okur, topluluk da dinlermiş. Bu kitapların yabancı dillerden çevrilen veya Türkçede yeni yeni yazılmaya başlayan romanlar, tarih veya felsefe kitapları olmadığını tahmin etmek zor değildir. Bunlar halkın defalarca dinlemekten zevk aldığı bir takım halk hikâyeleridir.

TOPLUMU GERİCİLEŞTİRME PROJESİ

Erdoğan’ın açmayı düşündüğü kıraathaneler, onun bütün bir toplumu dönüştürme projesinin bir aşamasıdır. Eğitimde uygulanan örneklerini gördüğümüz gibi bu dönüştürme işi anaokullarından başlamakta, ilkokulda hızlandırılmakta, orta ve lisede ise pekiştirilmektedir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne göre eğitim, din kalkan edilerek biat kültürüyle biçimlenmiş kuşaklar yetiştirmenin adıdır. Kıraathaneler, bu eğitim sisteminin halk eğitimi aşamasıdır. Üniversiteli ve okul bitirmiş geçler kıraathanelere çay içmek ve kek yemek için gitmeyeceklerdir. Buralar diğer bütün kurumlar gibi başkana bağlı birer gericilik yuvasından başka bir şey olmayacaktır.

Kıraathanelerin, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki Halkevleri ve Halkodaları düşünülerek fakat onların tam tersi çalışmalar yapacak birer kurum olarak tasarlandığı kuşkusuzdur. Kıraathanelerde kitaplar bulunacaktır, fakat hangi kitaplar? Bunlar her halde çağdaş dünya ve Türkiye edebiyatının demokratik kültürünü yansıtan kitaplar olmayacaktır. Milli Eğitim Bakanlığının her iki taraftan eserleri seçip yayımladığı 100 Temel Eser dönemi de çok gerilerde kalmıştır.

Kıraathanelerde halkevlerinde olduğu gibi tiyatro da oynanacak, filmler gösterilecektir ama bunlar her halde Türk tiyatrosunun ve sinemasının seçkin yapıtları olmayacaktır. Böyle olmayacağını Devlet Tiyatrolarına verilen yeni düzenden çıkarabiliriz. Buralarda yapılacak müziğin ilahi tarzı bir müzik olacağı da öngörülebilir. Bütün bunları yeni sistemin zaten epeydir yerleştirmeye çalıştığı eğitim ve kültür politikalarından anlıyoruz.

1980’den sonra açılan öğretmen evlerinde birer kitaplık bulundurulması zorunluluğu da getirildi ama bu kitaplar dolaplarında kilitli duruyor. Bir ara kahvehanelerde küçük de olsa birer kitaplık bulundurulması özendirildi. Kaç kişi buradan kitap alıp okudu? Daha çok öğrencilerin ödev yapmak amacıyla kullandığı, şimdi artık buna da ihtiyaç kalmadığı için birçok ilçede Halk Kütüphaneleri kapatıldı. Şimdi artık Osmanlı hayatını anlatan diziler halkın kültürlenmesi için yeterli sayılıyor.

Bütün devlet kurumlarının zapt edilip tek bir kişiye bağlandığı yeni sistemde, çocuklarımızın da, gençlerimizin de, yetişkinlerimizin de demokratik bir kültürle beslenip özgür vatandaşlar yetişeceği konusunda hiçbir umut yok.

Soğuk Savaş döneminin yasakları içinde kişiliğini bulan Talip Apaydın “Biz tuvaletlerde yetiştik” derdi. Ülkesine ve halkına karşı görevlerini kavramış, barışçı ve devrimci kuşaklar artık kendi çabalarıyla yetişeceklerdir.

Kıraathaneler mi? Aman eksik olsun! Durmadan ezberleri kıraat eden yeterince insan var… (13 Temmuz 2018)

zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)

SEN KİMSİN YA!

Ey insanlar!

Uzunca bir süredir siyasetteki söylemler ayağa düştüğünden beri tepedeki insanlardan kendilerini eleştirenlere karşı şu cümleleri çok sık duyar olduk: “Sen kimsin ya!” “Sen kendini ne sanıyorsun?” 

Bu, “ben senden yüksekteyim, senden akıllı ve becerikliyim. Benim yetkilerim daha fazla. Sen ise bir hiçsin, beni eleştiremezsin, benim makamıma talip olamazsın” anlamına geliyor.  Bazı insanlar vardır ki, onların nasıl bir insan olduklarını yoksulken, mevki ve makam sahibi değilken değil, zengin olduklarında, bir makama geldiklerinde ve yetki sahibi olduklarında anlarsınız.

Bir soylu ve klasik anlamda burjuva gibi, gerçek dindar bir insan da böyle konuşmaz. Soylu bir insanın böyle konuşmaya ihtiyacı yoktur. Soyluluğu zaten ona saygınlık kazandırmıştır ve saygınlığını bu tavırlarla harcamak istemez. Klasik burjuva sınıfındaki insanlar da süzülmüş bir kültür sahibidir ve eğitim almıştır. Bilim ve sanatın hakkını verir. İnsanlık birkaç yüzyıldır burjuvazinin yarattığı değerlerle bugüne gelmiştir. Herkesin hür ve eşit doğduğu, vazgeçilmez haklara sahip olduğu, dünya anayasalarına ve bu arada bizim anayasalarımıza da işlenmiş değerlerdir. 

Peki, bu başkalarını aşağılayan, kendini bulunmaz Bursa kumaşı sanan bu “Sen kimsin ya!” söylemi hangi sınıf ve hangi cins insanların söylemidir? Bunlar köklü bir sınıftan gelmemiş, evrensel değerleri benimseten iyi bir eğitimden geçmemiş, olan lümpen sınıfına mensup insanlardır. Yunus Emre, Hacıbektaşı Veli gibi Anadolu bilgesi insanlarla bir düşünsel bağları yoktur. 

BUNUN ADI KİBİRDİR

Bunun adı, kibirdir. Kibir büyüklenmedir. Kendisine olmayan bir büyüklük atfetmedir. Kendisi büyük olunca, doğal olarak karşısındakiler de küçük ve değersizdir. Kibirli insanın övünebileceği bir geçmişi yoktur.  Bunlara “sonradan görme” denir. Büyüklük taslayarak kendi geçmişlerini de unutturmaya çalışırlar. 

Ünlü meseldir: Babası oğluna kızdıkça (Birçok ana babanın kızdıklarında evlatlarına dediği gibi) “Senden adam olmaz” dermiş. Derken bu oğul vali olmuş ve ilk yaptığı iş babasını makamına çağırmak olmuş: “Baba sen bana ‘Senden adam olmaz” diyordun. Bak ben vali oldum” deyince babasının ona ne dediğini de herkes bilir. 

Kibirli insanlar, büyük makamlara geçince başkalarına üstünlüklerini göstermek için şatafata başvururlar. Eskiden oturdukları evleri beğenmez yüzlerce odalı saraylar, yazlıklar yaptırırlar.  Yüzlerce kişilik koruma ordusuyla gezerler. Onlar geçecek diye ana caddelerde, havaalanlarında, denizde trafik durur. 

Kibirli insanların huylarından biri de üzerlerine hiç toz kondurmamaktır. Onlar ne yaptıysa doğrudur, ne söyledilerse gerçektir. Hiçbir suçu üzerlerine almazlar. Olsa olsa başkaları tarafından yanıltılmış olurlar. 

Kibirli insanlar, makam ve mevkilerini kaybettiklerinde sudan çıkmış balığa dönerler. Sürekli olarak kaybetme korkusuyla yaşarlar. Kaybetmemek için yalan, demagoji, tehdit, zorbalık gibi her yola başvururlar. Millet, yalnızca onları seçtiği kadar ve seçtiği sürece bir değer taşır. Değilse karşı tarafın tümü haindir. Düşmandır. 

Kibirli insanların öteki dünyada nasıl karşılanacaklarını bilmiyoruz.  Çünkü oraya gidip de dönen yok. Fakat çıkarları gereği veya korkuyla, şerrinden kurtulmak için bir zamanlar etraflarında bazı insanlar dört dönmüş olsa da bu dünyada iyi bir ad bırakmadıklarını tarih bize anlatıyor. İlk ve Ortaçağdan kalma kimisi enkaz haline gelmiş, kimisi ayakta görkemli kral saraylarını gezen hangimiz, bu sömürü ve zulümle inşa edilmiş yapılarda oturanları kutsamaktadır?

Birer tapınak olan Mısır piramitlerinin yapımında yüz binlerce köle kırbaçlanarak çalıştırıldı. Verimi Nil Vadisi’nin gelirleri firavunların kibirlerini yansıtan bu piramitlere gömüldü. Günümüzde milyonlarca insan açlık sınırında, işsiz veya asgari ücretle geçinirken milyonlarca insanın vergileri ve devlet gelirleriyle saraylar inşa etmek arasında temelde ne fark var?

Yönetici bir görevde bulunurken, rakiplerine veya kendisine eleştiri yöneltenlere “Sen kim oluyorsun? Haddini bil. Sen benim kim odlumu biliyor musun?” diyen bir kişinin insanlığa bırakacağı olumlu bir miras yoktur. 

Bu ülkede birçok yönetici geldi geçti. Bunların içinde halktan biri gibi yaşayan, oğlunu, kızını, damadını bir işe yerleştirmeyen, makamına ayrılan parayı titizlikle kullanan ve yılsonunda artan parayı devlete iade eden cumhurbaşkanları da geldi geçti. 

Ey insanlar: 

Şu atalar sözünü kendimize kılavuz edinelim. Kibirli insanlara her zaman hatırlatalım. 

“Mala mülke mağrur olup deme yoktur ben gibi

Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” (7 Haziran 2018)

Zeki Sarıhan’ın bloğunda diğer vaazları ve yazıları için: zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)

Ey insanlar!

Hayatta peşinden en çok koşmamız gereken kavram adalettir. Ne yazık ki en çok onun eksikliğini duyuyoruz. 

Hangi ana kurduğu sofrada çocuklarından birinin önüne doyacağından çok, diğerinin önüne doyacağından az yemek koyar? Gece uyurlarken birinin üstünü örter de diğerinin üstünü açık bırakır mı? Topraktaki suları damla damla biriktirip toprak üstüne çıkaran bir pınar, birimize su verir de diğerimizden bunu esirger mi? 

Doğanın yapısında bulunan bu adalet duygusu acaba niçin toplumsal hayatta ve siyasette bulunmuyor? Kimi karnını bile doyuramazken başka bazılarının yediği önlerinde yemedikleri arkalarında! 

Devlet kapısına girip bir iş sahibi olmakta insanlara niçin eşit fırsatlar verilmez? Mahkemeler neden zenginlerden ve iktidar sahiplerinden yana kararlar verir? Devlet televizyonu, seçime giren bir partiye ve adayın konuşmalarına neden saatlerce yer verir de diğerlerine ya birkaç dakika yer verir veya onu yol sayar?

“Benim diplomam var, benim param var, makam sahibiyim, ben iktidar sahibiyim” diyen bir insan adalet duygusuna sahip değilse peş para etmez. 

Bu adaletsizlik ne zaman başladı biliyor musunuz? Binlerce yıl önce insan boylarının toprağı işlemeye başlayıp köyler, kentler kurmaya başladığı zaman. İnsanların bir kısmı mülk sahibi oldu, zenginleşti, ortak yaşamın (komünün) yerini zenginlerin çıkarlarını koruyan devletler aldı. Çin, Mezopotamya, Mısır’da nehir boylarındaki şehirlerde, denizciliğin geliştiği Yunan, Roma coğrafyasında insanların bir kısmı köleleşti. İşte o tarihlerden beri. Her alanda adaletsizlik iyi insanların vicdanını sızlatıyor. Kölecilik ve derebeylik gibi kapitalizm de adaletsizlikler üzerine kurulmuştur. 

Adaletsizlik, milletler arasındaki eşitsiz bölüşümde de kendini gösteriyor. Bazı toplumlar dünya kaynaklarını ele geçirmenin keyfini yaşarken, bazıları açlıkla boğuşuyor. Savaşların temel nedeni, dünyadaki bu adil olmayan bölüşümdür. 

Ey insanlar!

Bilir misiniz ki, ezilenler binlerce yıldır kölelikten, bağımlılıktan kurtulmak için mücadele ediyor. Gene bilir misiniz ki, dinlerdeki cennet kavramı insanların kaybettikleri eşitlikçi toplumu arayışından başka bir şey değildir. Bu dünyada gün yüzü görmeyen ezilenler, ölümden sonra iyi insanların gideceği cennette bolluk ve barış içinde yaşamayı hayal ediyorlar. Orada topraklar parsellenmemiştir. Zengin, yoksul yoktur. Orada sarayda oturan ve bin kişi tarafından korunan başkanlar yoktur. Bal ve şarap akan ırmaklar, herkesin eşitçe yararlandığı doğal nimetleri temsil eder. Tuba ağacının dalları neden aşağı doğrudur hiç düşündünüz mü? Meyvelerinden herkes kolayca yararlansın diye. 

Bu dünya düzeninde eşitsizlikten çıkarı olanlar ve bu düzenin sürmesi için her numaraya başvuranlar da kendi emirlerine itaat edilmesi şartıyla yoksullara cennet vaat etmekten utanmıyorlar. 

Onlara demek gerekir ki, madem siz de cennete inanıyorsunuz? Oradaki eşitlikçi düzeni niçin bu dünyada gerçekleşmesine razı değilsiniz? Bunu isteyen gazetecileri, öğretmenleri, gençleri zindanlarda tıkıyorsunuz?

Bunca yıllık iktidarınızdan sonra sömürü, soygun ve zulmünüz karşında feryat edenlerin avazı göklere yükseldikten sonra daha çok demokrasi, daha çok adalet vaat ediyorsunuz? Size ancak kalpleri mühürlenmiş olanlar inanır. 

Ey insanlar!

Adaletsizliklere ses çıkarmayan, boynunu büküp susan, bu mücadeleye arkasını dönenler, dilsiz şeytan gibidir. Adalet duygun yoksa ve o seni harekete geçirmiyorsa, ne kadar ibadet edersen et, isterse bütün gece ve gündüzün kilisede, camide, havrada veya bir Budist tapınağında geçsin, insanlığa karşı görevini yapmış olmayacaksın. Kendin için istediğini başkaları için de istemezsen, tabiatın cömert sofrasına diğer insanlarla birlikte oturmaya razı değilsen, hiçbir evladının aç kalmasına gönlü razı olmayan bir ananın duygularını taşımıyorsan dinden de diyanetten de hiçbir şey anlamamışsın demektir. (31 Mayıs 2018)

Demokrasi kokusu

06 Haz 2018

Beş duyumuzdan biri eksik olsaydı herhalde insanoğlu soyunu sürdüremezdi.

No Internet Connection