Burdur Gazetesi Arşivi - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

1 Ağustos Çarşamba günü akşama doğru ulaştığımız Üsküp’te bu kez kalacağımız ev kent merkezinde, Taş Köprü’nün ve Kalenin tam karşısında bir apartmanın sekizinci katında temiz bir daireydi. Burada böyle günübirlik kiraya verilen birçok konut varmış ve bu normal kiradan daha kazançlı imiş. Telefonumuz üzerine güler yüzlü şirin bir Makedon kadın kucağında çocukla geldi, evi gezdirdi ve anahtarı teslim ederek gitti. “Çıkınca anahtarı posta kutusuna bırakırsınız” dedi. 

Biraz dinlendikten sonra aşağıya inip Vardar Nehri üzerindeki Osmanlı yapısı Taş Köprü’den geçerek kalenin duvarı boyunca yürüyüp giriş kapısına ulaştık. Bu kale duvarları da Ohri Kalesi gibi onarılmış ama kale içinde düzenleme yapılmamış. İncik boncuk satılmadığı ve restoranlar bulunmadığı için burada pek az meraklı geziniyor!

Bütün eski kentler gibi kalenin dibinde bir sürü sokaklardan meydana gelen Eski Çarşı var. Buradaki yapılardan çoğu da Osmanlı döneminin izlerini taşıyor.  Müze olarak kullanılan Kapan Han’da dingin bir akşam yemeği yiyoruz. Hanın üst katlarında eskiden yolcuların kaldığı odalar, yemek yediğimiz avlunun çevresinde ise belli ki o zamanlar hayvanların barındığı yerler var. Bunlardan birinin kapısında “Makedonya Atatürkçüler Birliği” levhası var. Onun bitişiğinde Türkçü müzik çalan bir bar çalışanına soruyoruz. Burası hep kapalı imiş!

Belli ki Makedonya’da Osmanlı defteri kapanalı çok olmuş. Fakat Osmanlıların 1389 Kosova Savaşından sonra zapt ettikleri Makedonya’ya hiç de geçici olarak gelmedikleri, ayakta duran yapılardan anlaşılıyor. Üsküp şehir haritasında görülen bazı yer adları şöyle: Mustafa Paşa Camii (1492),Yaya Paşa Camii (1504), Sultan Muratova Camii (1436), Gazi İsa Begova Camii, Havzi Paşa İnn, Çifte Hamam 15. yy), Şimdi müze olarak kullanılanlar ise Davut Paşa Hamamı , Kapan Han, Sulu Han (15. yy,) Kurşunlu Han (16. yy), Gazi Baba Ormanı adında bir orman da var. Türkiye Cumhuriyetinin henüz 100 yaşına ulaşmadığını düşünürsek yaklaşık 550 yıl süren bu Makedonya’ya egemenliğin ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin etmek zor değil. Her yerde Türkçe bilene rastlamak mümkün. Makedonca sözlükte Türkçe ile aynı kökten beş bin sözcük varmış ve bunların iki bini günlük hayatta konuşuluyormuş. 

TARİHİ YENİDEN YARATMAK

1991’de Yugoslavya’dan ayrılıp 1993’de Birleşmiş Milletlere üye olan Makedonya halkının yüzde 65’i Makedon, 25’i Arnavut, 4’ü Türk (80.000 kişi), 2’si Sırp, 1’i ise Boşnak. Resmi dil Makedonca. Bu dil Güney Slavca dil ailesine mensup. Bulgarca ile akrabalığı varmış. Azınlık dilleri Arnavutça, Türkçe, Romanca, Sırpça, Boşnakça. Dinlere gelince nüfusun yüzde 64.7’si Ortodoks Hıristiyan, Yüzde 33.3’ü ise Müslüman. Ülkede 1.842 kilise, 580 cami varmış. 

Başkent’teki heykellerin çokluğuna bakılırsa Makedon hükümetlerinin Makedon tarih bilincini pekiştirmek için kesenin ağzını açtığı söylenebilir. 2006-2016 arasında hükümet olan başbakan Nikola Gruevski döneminde başkente İkinci Filip ve oğlu Büyük İskender’den başlayarak tarihi şahsiyetlerin heykelleri dikilmiş. Bunlar o kadar yüksek ki, fotoğraf karesine yerleştirmek için çok uzaktan çekilmeleri gerekiyor! 

Bu heykellere harcanan para ile ilgili şöyle bir söylenti de var: İhaleler yüklü bütçelerle yandaşlara verilip bu paranın bir kısmı yöneticilere geri dönüyormuş. (Türkiyeli okur bu yöntemi hemen tanımış olmalı!) Şöyle bir espri de geliştirilmiş: Makedonya nüfusunun yüzde 60’ı Makedon, yüzde 30’u Arnavut, yüzde 10’u ise heykellerden oluşuyormuş…

Makedonlar, Büyük İskender’i Yunanistan’la paylaşamıyorlar. Makedonya denilen coğrafyanın bir kısmı zaten Yunanistan sınırları içinde. Bu nedenle Yunanlılar Makedonya devletinin adına itiraz etmişler. Ülkenin adı Birleşmiş Milletlerde Yugoslavya Makedonyası olarak tescil edilmiş. Makedonlarla Arnavutlar da birbirlerinden hoşlanmıyorlar. Arnavutlar, diğer Balkan halkları gibi Slav ırkından değil, İlliryalılardan geliyor. Osmanlı varlığına gönülden bağlı bir Arnavut şoför, Makedon bağımsızlık hareketini şu sözlerle küçümsüyor. “Bunlar bir takım hırsız uğursuzlarmış. Osmanlı askeri köylerde bunların peşine düşüyor ve öldürüyormuş. Makedonlar bunlara hürriyet kahramanı diyor ve onların heykellerini dikiyor!”

2 Ağustos Makedonya’nın ulusal günü. O gün hem 1903’te Osmanlı idaresine karşı bir ayaklanmayla geçici bir yönetim kurulmuş, hem de onun anısına 1944’te Alman faşist işgaline karşı aynı gün ve yerde ayaklanma başlatılmış. O gün başkentte bayrama özgü bir hareketlilik göremedik. Yalnız resmi daireler ve (müzeler de) kapalı idi. Akşam da kaleden havai fişek atışları yapıldı. 

100 Üyelik kutu gibi bir parlamentosu olan Makedonya’da 20 kadar parti varmış. Şimdiki Hükümet Arnavutlarla koalisyon yapan sosyalist partinin elindeymiş. Hükümette Türk bakan da varmış. 

ANADİLNDE EĞİTİM

Çok uluslu bir devlet olan Makedonya’da anadilinde eğitimin uygulandığını Türk ve Arnavutlardan öğreniyoruz. Hem Arnavut, hem Türkler, dokuz yıl olan ilköğretimde kendi dillerinde eğitim görüyorlarmış. Yalnız ikinci sınıfta haftada bir (veya iki) saat da Makedonca dersi varmış. Yüksek okul ve üniversitede de bu dillerde eğitim yapan bölümler bulunuyormuş. Makedonca eğitim yapan okullarda yabancı dil olarak İngilizce, Fransızca gibi Batı dillerine yer veriliyormuş. Anadilinde eğitim, burada Türkiye gibi bir tabu değil. Bu herhalde Yogoslavya sosyalizminden kalan bir demokrasi uygulaması olmalı. 

Üsküp’e 20 km. uzaklıktaki Matka Kanyonunu görmemizi tavsiye ettiler. Burası yüksek kayalıklar arasından akan gür bir su kaynağı. Önüne set yapılmış ve bir gezi yeri olmuş. Kayaların gövdesinden açılan yolda ilerleyip en uca kadar gittiğimizde bir tarihi kilise ve yanında bir restoranla karşılaştık. Buradaki menüde bir çorbanın 340 Denar (34 TL) olduğunu söylersem diğerlerinin fiyatını da anlamış olursunuz. Şehirdekinin üç-dört misli fiyatlar. Biz Türkiye’de parayı ot başından mı topluyoruz? İnat ettim, yemedim. Akşam, şehirde masaları kaldırımlara taşmış bir restoranda yemek yerken bir orkestra grubu yanımızdakilere hareketli parçalar çaldı. Makedonca türküler söylediler. Bizim masamıza yaklaştıklarında “Enternasyonali çalın da neşemizi bulalım” dediysem, hatta hatırlatmak için ezgisini mırıldandıysam da onu bilmediklerini söyleyip başka bir masanın yanına geçtiler. Böyle bir durumla Belgrad’da da karşılaşmıştık. Sevgili kardeşim “Uyan artık uykudan uyan/Uyan esirler dünyası”diye başlayan enternasyonal hiç unutulur mu? 

Tarih boyunca farklı ırklarla düşüp kalkan Makedonlar, kökleri olan Slavlara benzemekle birlikte yüzleri donuk bir beyaza kesmiş. Bir tipik Makedon kadının fotoğrafını nasıl çekebilirdim? Bunu eşimden rica ettim. Restoranda arkadaşlarıyla yemek yiyip içen bir kadının “Eşim sizi Türkiye’de tanıtmak istiyor” diyerek fotoğrafını çekmesini istediysem de bir punduna getirilip çekilemedi. Bir erkek için yanında eşi varsa kadınlara takılmasının bir sakıncası olmaz…

3 Ağustos Cumartesi günü öğle üzeri, bir haftalık Makedonya gezimiz Pegasus uçağına binmemizle sona erdi. Bu dizi de burada bitti. (Ayvalık, 12 Ağustos 2018)

28 Temmuz günü dört kişilik ailemizin bir araya geldiği Üsküp’te bir gün ve gece geçirdikten sonra, program gereğince Ohri kentine gitmek üzere otobüs garajına gittik. Pusuda beklemekte olan taksicilerden biri bizi yakaladı ve kendisinin yolcu almak için zaten Ohri’ye gideceğini, bizi ehven bir fiyata götüreceğini söyledi. Biz aramızda bu konuyu tartışırken bizi daha geniş bir taksiye devretti. Arnavut Sabahattin’in arabasına yerleştik.

Geniş Vardar Ovası’nda ülkenin güneyine doğru yol alırken bir taraftan da taksici ile Makedonya’yı konuşuyoruz. Önce benzinin fiyatını soruyoruz: 1.20 Yüro imiş. Sabahatti’e Arnavutluk’un eski başkanı Enver Hoca hakkında ne düşündüğünü soruyoruz. “İyi adamdı. Şimdi Arnavutluk’ta bir şey yok” yanıtını veriyor.

Geçmekte olduğumuz ovada ne yetiştiği sorusuna da “Her şey” diyor. İki şeritli düzgün bir asfalt yolun iki tarafında mısır tarlaları görülüyor. Makedonlar, sütlü mısırı pek seviyorlar. Üsküp’te çarşıdan sütlü mısır almış olanlara rastlamıştık. Bu durumu gezeceğimiz kentlerde de sütlü mısır haşlayan veya kızartan tezgâhların çokluğu da kanıtlayacaktı.

Sabahattin meslek okulu mezunu. 41 yaşında. 20 yıldır şoförlük yapıyormuş. Üç çocuğu varmış. 9 yıllık ilköğretim okulu mezunu olan eşi ev kadını imiş. Türk parasıyla bin lira verdikleri bir dairede kirada oturuyorlarmış. Kiraya verdiği bir dükkânı da varmış.

Sorum üzerine Sabahattin, ülkede rüşvetin yaygın olduğunu, ülkenin gazinolarla (kumarhanelerle) dolu olduğunu, memurların aldığı rüşvetlerle buraları doldurduğunu anlatıyor. Rüşvetin yaygınlığını başkalarından da duyduk. Kendisinin de sağlam ayakkabı olmadığı, yanımızdaki bir erkeğe kadın pazarlamayı önermesinden anlaşılıyor. Yolda durup içinde kadınların olduğu öndeki taksiyi durdurdu ve onun şoförüyle de bu konuda bir pazarlık yaptı!

Benim dilimde Ruhi Su’nun sesiyle “Vardar Ovası, vardar Ovası, kazanamadım sıla parası” türküsü, ovada epeyce yol aldıktan sonra dağlık bir araziye tırmanıyoruz. Bu dağlar sık bir ağaç örtüsüyle kaplı. Aşağıdaki vadilerde kırmızı kiremitli evlerden oluşan köyler göze çarpıyor. Sabahattin’in demesine göre bu evleri yurt dışında çalışanlar yaptırıyor ya emekliliklerinde oturuyor ya da yazlık olarak kullanıyorlarmış. Birçok köy ve kasabada minare de göze çarpıyor. Ülkenin bu batı yakasında çoğunlukla Müslüman Arnavutlar oturuyorlarmış. Zaten sınırın öte yanı da Arnavutluk. Işık’ın bilgisine göre her dönemde arabanın yüksek yerine binmeyi tercih eden Arnavutlar, Osmanlı askerlerinden kaçan Makedonların yerine gelip buralara yerleşmişler. Şimdi Tiran’da Enver Hoca’nın başkanlık sarayında İngilizce kursu veriyorlarmış...

Bizim Jön Türklerin, milliyetçiliği Makedonya dağlarında direnişçi milliyetçileri kovalarken öğrendikleri söylenir. Kim bilir şu dağlarda, vadilerde, ormanlarda kaç asker ve direnişçinin kanı aktı!

Ormanlar arasında bir süre yol aldıktan sonra yenidean başka bir ovaya iniyoruz. Kekova kentini sıyırıp geçiyoruz. 180 km.lik Üsküp-Ohri karayolunu üç saatte aldıktan sonra Makedonların Ohrid dedikleri Ohri Gölü ve kentine ulaşıyoruz. 51 bin nüfuslu kent turist kaynıyor. Burası Türkiye’nin Bodrum’u gibi. İpini koparan Makedon’dan başka yabancı gezgin de bir hayli.

OHRİ GÖLÜ AYAKLARIMIZIN ALTINDA

Kalacağımız Villa Stefana’da yerimiz önceden ayrılmış. Burayı bulmak için Sabahattin, Kale eteklerindeki dar ve Arnavut kaldırımıyla döşenmiş sokaklarında birkaç tur atıyor, böylelikle bizi istemeyerek de olsa gezdirmiş oluyor. Oh olsun! Gelirken bizi kentlerin içinden geçirmesini rica etmiştik de fazladan benzin parası istemişti.

Villa Stefana, Ohri gölüne bakan yamaçta üç katlı bir motel. Sahibi Stefana güler yüzlü bir kadın. Bizi kapıda karşılıyor ve ikinci kattaki dört yataklı odamızı gösteriyor. Balkona çıkıyoruz ki, alt taraflarımızda basamak basamak alçalan kiremitli evlerin çatıları üstünden Ohri gölü ayaklarımızın altında.

Balkonda bir parça soluklandıktan sonra sokak aşağı inip kıyıya ulaşıyoruz. Burada göl boyunca paralel iki cadde var. Her taraf insan kaynıyor. Burası dünyanın en eski göllerinden biriymiş ve bizim İzmit Körfezi gibi çöküntü ile oluşmuş. Lokantalar göl kıyısındaki kaldırıma da masalar atmışlar. Yer bulmak zor. Bazı yerlerde denize de giriliyor. Ancak kum yok. Su biraz soğukmuş.

Benim gibi bazı konularda biraz “gerici” olanların dikkatini çekmeyecek gibi değil: Kadınlar ve özellikle genç kızların üzerindeki iki parçalı giysinin ağırlığı herhalde yüz gramı geçmez... Yarım metrelik bir bez her iki parçayı yapmaya yetmiş olmalı! Belki de böyle giyinmelerinin nedeni vücutlarının demir ihtiyacını kızgın güneşten bol bol almak içindir...

Kıyıdaki caddenin deniz tarafında kaldırımdaki yeni boşalmış bir masaya kapağı atıp karnımızı doyurduktan sonra sahil boyunca ayaklarımıza kara sular ininceye kadar yürüyüp etrafı keşfetmeye çalışıyoruz. Sonra bir büyük marketten kahvaltılıklar alıp yokuş yukarı yürüyerek villamıza çıkıyoruz. Balkonda kahvelerimizi içip gerdanlık gibi ışıklarla donanmış gölü ve müzik sesleri gelmekte olan gölün manzarasını izliyoruz. Göl, haritalarda da gösterildiği gibi Makedonya ile Arnavutluk sınırında. Yarısından Arnavutlar yararlanıyor.

Yarın da Ohri’deyiz. Anlatacaklarım var. (Ayvalık, 6 Ağustos 2018)

2.100.000 nüfuslu Makedonya’nın Ankara’nın onda bir (500.000) nüfusuna sahip başkent Üsküp’ten sonra Manastır 80.000 nüfusuyla ikinci büyük kenti. Bu ülkede “Büyük kent” kavramının Türkiye’den farklı olduğunu hemen almışsınızdır.  Öteki “Büyük kentleri” ise şöyle sıralanıyor. Kumanova (71.000), Pirlepe (68.000), Kalkandelen (60.000), Ohri (51.000), Köprülü (48.000), Gostivar (46.000), İstip (42.000).  Büyük şehirlerde Makedon nüfusunun yüzde 68’ yaşıyor.

Ailece Makedonya gezimizin dördüncü günü olan 31 Temmuz 2018 günü Ohri’den bir otobüsle bir ovada kurulmuş Manastır’a ulaşıp bir gece kalacağımız Travel Hotel’e yerleştikten sonra zaman kaybetmeden sokağa fırladık. Bizim Fatsa büyüklüğünde olan kentin merkezine çok yakın imişiz. Bu merkezden boydan boya geniş bir cadde uzanıyor. Eski adı Şirok Caddesi imiş. Yugoslav yönetimi zamanında adı Mareşal Tito Caddesi olmuş. Ortaklık bozulduktan sonra eski adına dönülmüş. Bulvar araç trafiğine kapalı. İki yandaki binalar yüksek değil. Bunlar hem çeşitli dükkânlarla, hem de yeme içme yerleriyle dolu. Cadde şimdiden kalabalık. 

Gezip görebileceğiniz her şey yakında. 1558’de yapılmış Yeni Cami kapalı. 1508 yapımı İshak Bey Camii ve 1562 yapımı Haydar Kadı Camii ise açık. İshak Bey Camiinin avlusunda abdest alma yerinde rastladığımız kara sarıklı, sakallı imam Türkçe bilmiyor. Çat pat Türkçe bilen temizlik görevlisi ise Müslüman Makedon Çingenelerinden. Ezan da okuyormuş.

Makedonlar Manastır’a Pitola diyorlar. O da zaten Manastır demekmiş. Haritada ayrıca Manastır diye bir bölge görülüyor.

Manastır denince benim aklıma iki şey geldi. İlki, öğretmen okulunda mandolinle çalmasını öğrendiğimiz bir okul şarkısı:

Manastır’ın ortasında var bir havuz

Canım havuz

Dimetoka kızları hepsinden yavuz

Biz çalar oynarız.

***

Manastır’ın ortasında

Var bir çeşme

Canım çeşme

Dimetoka kızları hepsinden seçme

Biz çalar oynarız.

Bu havuz ve çeşme gerçekten var mıydı, yoksa şarkıda “yavuz” ve “seçme” sözcüklerine uyak olsun diye mi türküye konulmuştu? Bir araştırmacı titizliği ile derhal soruşturmaya başladım!

Evet, tam da kentin merkezi olduğu anlaşılan meydanda bir değil iki havuz vardı ama bunlar her yerde görebildiğimiz fıskiyeli havuzlardandı. O eski havuz da bunların yerinde olmalıydı.

Çeşmeyi bulmamız da zor olmadı. Birbirleriyle kesişen birçok sokaktan oluşan “Eski Çarşı’nın orta yerinde şarkıda adı geçen çeşme yerli yerinde duruyor ve bu sıcak yaz gününde gelip geçenlerin içini soğutuyordu. Üzerinde yalnızca uzmanlarının okuyabileceği Osmanlıca bir kitabe de var. Altına 1305 diye eski takvim ve rakamlarla tarihini de koymuşlar. Bugünkü takvime göre 1889 oluyor.  Çeşmenin yakınında oturan bir grup esnafa “İçinizde Türkçe bilen var mı?” diye seslendiğimizde bir Arnavut bizimle ilgileniyor. Yakınlarda eski ihtişamını kaybetmiş, içindeki bazı dükkânların bulunduğu bir bedesten de var. Bu büyük Osmanlı izlerine rağmen, Manastır’da Türk ve Arnavut nüfus Üsküp ve Ohri kadar çok değil.

Akşam Mareşal Tito caddesinde kalabalık arasında bir gezinti yapıyoruz. Bir pizzacıda karnımızı doyuruyoruz. Gece yarısı otelimize geçiyoruz. 

Manastır’a varmışken Mustafa Kemal’in okuduğu İdadiyi görmeden olmazdı. Bunu 1 Ağustos günü sabahleyin kentten ayrılmadan yerine getirecektik. Bu bina da Tito Caddesi’nin ucunda, kent merkezinde. Makedonya Tarih Müzesi olarak düzenlenmiş. Mustafa Kemal için de bir salon düzenlenmiş. Atatürk’ün hayatı ile ilgili fotoğraflar ve açıklamalar konulmuş. Bunu şehirde Makedon bir Türkiye Fahri konsolosu yaptırmış. Ne var ki bu bölümde Mustafa Kemal Paşa ile ilgili özgün hiçbir şey yok. Makedonya tarihi ve kahramanlıkları ile ilgili birçok nesne ve açıklamadan başka bir sanat galerisi de var. Biz binadan girince “Ben burada staj görüyorum” diyen delikanlı bizimle bir kat çıkıp rehberlik yapmayı bile düşünmüyor. Biletlerimizi kesen müze görevlisi ise indiğimizde yerinde yoktu! Kimseden bilgi alamadık.

11.45’te, sıcak bir havada otobüsle 250 km. kuzeydeki başkent Üsküp’e hareket ediyoruz. Önce bir ovada yol alıyorken bazı yükseklikleri aşıp tekrar ovaya iniyoruz. Burası şeftali, elma bahçeleri, üzüm bağları, mısır ve tütün tarlalarıyla kaplı. Ayaş çıkışında olduğu gibi bir meyve pazarı da kurulmuş. Yol boylarında satış yapılan küçük tezgâhlar da görülüyor.  15 dakika mola verilen bir benzincinin yanındaki sergiciye cebimdeki üç onluk Denar’ı uzatıyorum. Bir salkım üzüm veriyor fakat restoranın garsonu onları burada yiyemeyeceğimi ihtar edince dışarı çıkıp orda yiyorum. 15.30’da Başkent Üsküp’teyiz. Burada iki gün ve gece daha kalacağız. (Ayvalık, 10 Ağustos 2018)

Makedonya’nın turistik merkezi Ohri’de ikinci gün öğle üzeri motelden çıkarak sahile indik. Burada bin yıllık olduğu bildirilen bir çınar var. Gövdesindeki çürükleri ağaç kabuğunna benzer bir madde ile yamamışlar... Biraz ileride 1720 tarihini taşıyan Pir Mehmet Hayati türbesi ve  Halveti dergâhı   Türk ziyaretçileri Osmanlı dönemine götürüyor.  Adana-2 Lokantasında Türk yemekleriyle karnımızı doyurduktan sonra bizi kaleye çıkaracak bir taksi arıyoruz. Duraktaki taksilerin hiç biri kabul etmiyor. Yakın mesafe diye ücreti azımsamış olacaklar. Sonra yoldan geçen bir taksiye bir buçuk misli ücret (15 TL kadar) vererek razı ediyoruz. 

Ohri kenti zaten gölün dik kıyılarından yükseliyor. Buraya ilk yerleşenler savunma kolaylığını da düşünmüş olmalı.  En yüksek olan bölgede en eski yerleşimler 3. Yüzyıl’a kadar gidiyor. O tarihlerde İkinci Filip Krallığı’nın başkenti olan Ohri, 10. Yüzyılda Bulgar Krallığı’nın başkenti imiş. Kale 10. Yüzyıl eseri.  2003’te restore edilmiş. Dik merdivenlerden kalenin burçlarına çıkıyoruz. Ohri kenti dört yandan seyrediliyor. İki burca dürbün de koymuşlar ama ikisi de bozuk! 

Kalenin içeriye bakan kısmında tutunacak tırabzanlar olmasa burada gezmek cesaret ister. Kimbilir bu kaleyi savunmak için kaç asker can verdi? Kale diplerinde kaç asker telef oldu? Çok geniş olmayan sur içinde bazı yapıların kalıntıları var ama burada esaslı bir kazı ve düzenleme yapılmamış. Bunlar yüklü bütçelere bağlı. Makedon Hükümeti ileride rüşvet ve israfı önlediğinde bunları yapmaya para da artırabilir.

Kaleden aşağılara doğru eğimli arazi, eski Ohri’nin tarihi ile yüklü. Bir çok yapının temel izleri var.  Ortodoks kilisesi ise ayakta ve müze olarak kullanılıyor. Türkler Ohri’yi aldıklarında bu kiliseyi yıkmışlar fakat halk gene de burada ibadet etmeye devam edince Türkler onu camiye çevirmişler. Kilisenin önemi, Kiril alfabesinin burada Kiril’in iki öğrencisi tarafından biçimlendirilmesinden kaynaklanıyor. Bu alfabe daha sonra bazı değişiklikler geçirse de dini metinlerde kullanılmaya devam ediyormuş. Kilisenin üst tarafında Sinan Paşa adlı bir komutanın TİKA tarafından onarılıp üstüne koruyucu bir tavan yapılan kabri bulunuyor. 

Buradan sık ve uzun çam ağaçlarının oluşturduğu orman içinden kıvrıla kıvrıla uzanan taş döşeli bir yoldan kıyıya kadar indik. Sahilin bu yanında gölden kale gibi yükselen bir kayalık var. Bir kaya kitlesinin üzerinde 13. Yüzyıl’da yapılmış bir manastır bulunuyor. Burada biraz soluklanıp merdivenle plaj olarak kullanılan kıyıya iniyoruz. Hazır bekleyen birkaç motorlu kayık sizi uzak olmayan kent merkezine götürüyor. Bu arada isterseniz gölde bir kayık gezintisi de yapabiliyorsunuz. Açıkgöz kayıkçı bizi biraz gölde gezdireceğini de söyleyerek ama buna uymayarak 7 Yuro’yu koparıp Çarşı’ya bıraktı. 

Hafif bir yağmur başladı. Bir barın tenteleri altına sığındık. Bir kadın Türkçe olarak “Burada yemekten  önce içki içiliyor mu?” diye bize sordu. Ardından da delikanlılığa yeni adım atmış oğlu yaklaştı. İstanbul’dan turla on kişilik bir grup gelmişler. Oğlana “Kaleyi gezdiniz mi?” diye sordum. Şu yanıtı verdi: “Hayır gezmedik. Rehber, istersek kaleyi gezdirebileceğini ama orada bir şey olmadığını söyledi. Bizimkiler de ‘Madem bir şey yok, çıkmayalım’ dediler.” 

Kalede ne olmasını bekliyorlardı ki? Yeme içme yerleri ya da incik boncuk satılan yerler. Bunlar olmazsa gitmenin bir anlamı yoktu demek! Oysa kaleler herkese ne kadar çok şey söyler.. Kaleler, kentlerin ruhudur. Bize geçmişten çok anlamlı hikâyeler anlatırlar. Bu kentin neden burada kurulduğunu  kalelerden öğrenirsiniz. Kentin bütününü ve çevresini kalelerden gözlersiniz. Oradaki her taş, her sığınak, her basamak ter ve kan kokar. Oralarda kılıç şakırtılarını, top gürlemelerini duyarsınız. Kaleler, geçmişte milletlerin arkalarını yasladıkları dayanaktır. Tehlikeli zamanların sığınağıdır. Milleti yurtlarında güvence içinde yaşatan kalelerdir. Kaleler teslim olunca millet ağlar, dağılır ve düzen bozulur. Erkekler tutsak düşer, kadınları cariye yapılır. Hazzine düşman eline geçer. 

Her kale zamanın ileri bir mühendislik eseridir. Bir gezginin ziyaret ettiği kentin barlarından, yeme içme yerlerinden çok ve onlardan önce kaleyi ziyaret etmesi gerekmez mi? 

Dalga Restoranda karnımızı doyurduktan sonra yürüyerek motelimize çıktık. 

MANASTIR YOLUNDA

Gezimizin dördüncü günündeyiz. 31 Temmuz Salı günü bavulumuzu yokuş aşağı takır tukur çekerek sahile indik. Yazlık ayakkabımın şeritlerinden biri sökülmüştü. Dün tanıştığımız ayakkabı ve hatıra eşye satan Namık Kemal adlı Türk, onu tamir edebileceğini söylemişti. Ayakkabıyı verdim, az sonra kopan parçayı dikilmiş olarak getirdi. Harcanan iplik iki santimetre yoktu ve dikiş süresinin yarım dakikadan fazla alması mümkün değildi. “Borcum nedir?” diye sordum. “Ne borcu?” diyeceğini sanıyordum. “100 Denar!” (10 TL) dedi. Yanımda bulunan Türk parasından 10 TL’yı sırıtarak aldı! İstanbul’la alışveriş yapıyormuş. Dünkü sohbetimizde Karaman asıllı olduklarını söylemişti. Fatih, Osmanlı’ya teslim olmayı reddeden Karaman’ı fethedince burayı yerle bir etmiş, halkını da sürmüştü. Namık Kemal’in açıklaması ise şuydu: “Karamanlılar asla asimile olmaz. Fatih bunu bildiği için Karamanlıları buralara göndermiş!”

Makedonyalılar, hep Namık Kemal gibi paracı mıdırlar? Bunun böyle olmadığını Üsküp Eski Çarşısı’nda bu kez kapağı tamamen sökülen omuz çantamı diktirmek için arayıp bulduğum bir Arnavut çantacı gösterdi. Israr ettiğim halde para almayı reddetti. 

Taksi ile otogara gidip gezimizin üçüncü durağı olan Manastır’a bir otobüsle yol almaya başladık. Çevreyi daha iyi görebilmek için boş olan ön koltuklardan birine oturmama şöför nedense izin vermedi. 

Sağ tarafta yüksek dağların yer aldığı bir vadide, yeşillikler arasında ilerliyoruz. Çevrede elma, üzüm bağları görülüyor. Resne kasabasından geçerken İkinci Meşrutiyet’in kahramanlarından Resneli Niyazi’yi hatırladım. Türklerin hürriyet mücadelesinde Selanik doğumlu Mustafa Kemal Paşa gibi Balkan doğumlu bir hayli önder var. Şair Yahya Kemal Beyatlı Üsküp doğumlu.(Ayvalık, 8 Ağustos 2018)

Gelecek yazı: MANASTIRIN ORTASINDA...

Makedonya’da bir hafta-1 Butik bir ülke - 3.0 out of 5 based on 1 vote

Şimdilik Macarstan'ın başkenti Budapeşte'de yaşayan küçük oğlumuz Dr. Işık'ın daveti üzerne önceki yıl Macaristan'a, geçen yıl Sırbistan'a ailecek birer haftalık bir gezi yapmıştık. Bu yıl Balkan ülkelerinden hangisini görmek istediğimizi sordu ve orada bize kılavuzluk yapacağını söyledi. Oraları tanıyor sayılır, üstelik İngilizce ve Macarca'dan başka Sırpça da biliyor. Makedonya'yı tercih ettik.

Yetmiş beş yaşına basmışım! 

Düşümde görsem inanmazdım. Ama birkaç yıldır metroya, otobüse bindiğimde yalnız gençlerin değil, orta yaşlıların bile yerlerinden fırlayıp “Buyur amca” diye yer vermelerinden anlamalıydım. Nerdeyse haftada bir bu yaşın üstünde, hatta biraz altında olanladan birinin öldüğünü duyunca durumun farkına varmalıydım. 

Ama beynimi ve yüreğimi hiç terk etmemiş o hoppa çocuk bunu engelliyordu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın daha yolun yarısında iken hissettiklerini, ateşin yaktığını, taşın sert olduğunu yetmiş beş yaşında hissetmek gene de hayatın verdiği bir şans olarak düşünmek gerekir.  

Yıllar ne kadar da çabuk geçmiş!

İkinci Dünya Savaşı biteli şurada ne kadar oldu ki?

O savaşın son yılında, 1944’ün sıcak bir yaz gününde, köylülerin yalınayak gezdiği, çok çok çarık giydiği bir köy ortamında ömrünün yarısı gurbette geçen taşçı ustası bir babanın ve bütün köylü kadınları gibi çilekeş bir ananın dokuz çocuğundan beşincisi olarak dünyaya gözümü açtığımdan beri yetmiş beş yıl geçmiş öyle mi?

Amcam ve babam 49, beyaz sakalından ötürü bize çok yaşlı görünen dedem 63,  ağabeyim 66 yaşında öldü. Ailede en uzun yaşayan erkek ben mi oluyorum?

Babamın ulaştığı yaştan sonraki her yılı fazlalık ve nimet saydım. Ama şu fani dünyada daha yiyeceğimiz, içeceğimiz, duyacağımız ve göreceğimiz varmış! Duyup da sevineceğimiz, görüp de kahrolacağımız şeyler varmış!

Köyümün büklerinde hayvanlarımızı güderken, fındık bahçelerinde elimde bir kıdıkla başak yaparken, elimde bir odun ve cüzle her sabah mamalle mektebinin yolunu tutarken, dokuz yaşımda bir defter ve bir kurşun kalemle ilkokula yazdırdıklarında, öğretmen okulunda bir yandan köy özlemi çekip diğer yandan atanacağım köyü kurtarma ülküsüyle yanıp tutuşurken bu kadar yaşayacağımı ve başıma türlü çeşitli işler geleceğini  nerden bilirdim?

Sayılarla, oranlarla konuşmak iyidir. Bu yetmişbeş yılımı nelere harcadım? Toplam kaç yıl uyumuş oldum? Kaç yılım okul sıralarında, kaçı her sabah heyecanla girdiğim sınıflarda ders verirken geçti? Öğrencilerimin yazılı kâğıtlarını ve ödevlerini okumak ve hatalarını tek tek işaretlemeye kaç yılım gitti? Kaç yıl bu zevkten yoksun bırakıldım? Kaç yılımı demir parmaklıklar arkasında, fakat emekçi halkın gelecek günlerine umut besleyerek geçirdim? 

Toplantılarda geçen zamanımı toplasam kaç yılı bulur? Yolculuklarımı uc uca eklersem ne kadar zaman tutar? Yazı makinası ve klavye başında geçirdiğim zamanı, birbirinden güzel kitapları okumak için harcadığım zamanı hesap edebilir miyim? Ne kadar güzel insanla karşılaştım ve onlardan iyilik, dostluk gördüm, sayısını çıkarabilir miyim?

İşte dövüşe vuruşa, yaza okuya, zamanla yarış ederek fırtınalı bir ömrün sonbaharına gelmişim. Yetmiş beş yaş, hayatın Ekim sonu, Kasım başları mı desem, Aralık ayının yarısı mı desem, ben de bilmiyorum, kimse de bilmiyor. Ne olur ne olmaz, dilimiz dolaşmaya başlamadan, elimiz kalem tutarken vasiyetimi yazmalıyım. Beni toprak ananın koynuna saklayacakları zaman yapacağım konuşmayı yazmalı ve banda almalıyım.

Derler ya, dünyaya yeniden gelseydin, ne olmak isterdin? Aynı ana babanın çocuğu, aynı ailenin bireyi, aynı köyün ve aynı milletin mensubu olmak isterdim. Gene öğretmen olmak, ders verirken duyduğum mutlulukları yeniden yaşamak isterdim. Gönderecekleri sürgünlere gene gülerek giderdim. Savcılardan ve yargıçlardan gene af dilemez, düşündüklerimi, inandıklarımı eğip bükmeden gene söylerdim. 

Her yıl, dürüst bir bir muhasebeci gibi kendi kendine hesap veren bir kişi için yetmiş beş yaşına ulaştığında ömrünün muhasebesini yapma zamanıdır.  

Böyle yaşamış olmaktan pişman değilim. Çocuklarımız için, emeğiyle yaşayan halkımız için daha fazlasını yapacak imkânlarım yoktu. Onlardan gördüğüm sevgi ve şefkatten doymuş bulunuyorum. Kimseden bir alacağım yok. Aksine elimden gelseydi, yurduma, insanlarımıza karşı olan borcumu azaltmak isterdim.

Bana Ağrı Dağı kadar yüksek bir kürsü verseler ve önüme sesi dünyanın her tarafından duyulan bir mikrofon kursalardı, şu mütevazı yazılarımda tekrarlayıp durmakta olduğum şeyleri haykırırdım: 

Savaşları durdurun! Açgözlülüğü bırakın! Ezen ve ezilenin olmadığı kardeşçe bir sistem kurun! Doğanın sofrası hepinizi doyuracak kadar cömerttir. Sınıfları ortadan kaldırın ve (50 yıl önce bir 23 Nisan konuşmasında hükümet konağı önünde bütün okulların çocuklarına ve öğretmenlere seslendiğim gibi) o sofraya birlikte oturmanın yollarını arayın.Cehaleti yok edin. Bilimin ığığı bütün beyinleri aydınlatsın.

Bugün Balkanlarda dolaşıp durmakta olan felsefe doktoru küçük oğlumu Işık’ın daveti üzerine ailece Makedonya’ya sekiz gün sürecek bir geziye gidiyoruz. Görüp işittiklerimi sizden esirmeyeceğimi bilirsiniz.  (Ayvalık, 28 Temmuz 2018)

Önceki yazılar için: zekisarihan.com

Milli Eğitimin yeni bakanı Ziya Selçuk, verdiği demeçlerle bugünkü eğitim sistemine karşı isyan etmekte olan çevrelerin içine biraz olsun su serpiyor. 

Ne var ki siyasi sistem bir bütündür. Bunun bir parçası olan Milli Eğitim Bakanlığının sisteme karşı ve ondan kopuk bir yapıya kavuşması mümkün değildir. Külliye izin vermez.

Selçuk’un konuşmaları 1990’da Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol’un konuşmalarını andırıyor. O da demeçlerinde eğitim topluluğunun kulağına hoş gelecek şeyler söylerdi. 1980’de başlayan Kenan Evren rejimi geriliyor, özgürlük talepleri yükseliyor, bizler da geleceğe umutla bakıyorduk. Böyle uyana uyana, hakkın haklarını gasp edenlere karşı mücadele ede ede daha iyi bir yere ulaşacaktık. 

Avni Akyol’un yeni öğretim yılına başlama mesajındaki vurguları bazı meslektaşlarımız haklı olarak yetersiz görüyorlardı. Öğretmen Dünyası’nın Kasım 1990 tarihli sayısında şakaya vuran  bir hayal kurduk. 20 yıl sonrası olan 2010-2011 yılı öğretim yılı başında Milli Eğitim Bakanını konuşturduk. 

NE UMDUK? NE BULDUK?

 “Bakan Akyol’un 1990-1991 öğretim yılını açış konuşmasını beğenmeyen eksik bulanlara soruyoruz. Aşağıda sunacağımız gibi bir konuşma mı özlüyorlar?

2010-2011 öğretim yılını açıyorum. Sevgili meslektaşlarımı, öğrencilerimizi ve emekçi halkımızı halk hükümetimiz adına selamlıyorum.

Birkaç yıldır eğitimde yaptığımız devrimin sevincini yaşıyoruz. Halka hizmet etmek, halkın yarınını hazırlamada eğitim yoluyla katkıda bulunmak bütün öğretmenlerimize ve biz Bakanlık mensuplarına mutluluk vermektedir. 

20 yıl geriye baktığımızda bugünkü sevinç ve coşkumuzun nedenini anlamak kolaydır. Arapça metinleri ezberlemeye dayanan kurslar ve öte dünya için eğitim, ulusal eğitimimizin nerdeyse temeli olmuştu. Sonunda halkımız aldatıldığını anladı ve bu okullara itibar etmez oldu. Bugün eğitimimiz bütünüyle laikleşmiştir. Ne bu kurslar kalmıştır, ne de okullarımızda metafizik eğitim. Eğitimimiz bütünüyle akla, bilime, deneye dayanmaktadır. 

Ülkemizi yönetenlerin ve orta sınıf aydınlarının kendi milletlerinden utanmazcasına yürüttükleri yabancı dilde eğitim kalkalı yıllar oldu. Yabancı dilleri şimdi isteyenlere yoğunlaştırılmış kurslarda öğretiyoruz.  Ülkemizde yaşayan azınlıkların kendi anadillerinde eğitim hakkına kavuşmaları da devrimimizin getirdiği önemli kazançlardan biridir. Böylece ülkemiz halkının sevgi ve eşitlik temeli üzerinde birliği güçlenmiştir.  

Eğitimimizin sırtında 1980’lerde oluşmuş bulunan özel okullar ve dersaneler kamburu, başarılı bir ameliyatla kesilip atılmıştır. Devlet okullarında eğitim güçlendirdikçe veliler çocuklarını bu okullara göndermez olmuşlardır. Zaten üniversiteye girecek öğrenciler okullarda öğretmenler tarafından seçilmektedir. Öğrencilere özel ders veren tek bir öğretmen kalmamıştır. Öğretmenler tekli eğitime geçtiğimizden beri bütün gün okullardadırlar. Toplumdaki saygınlıkları da yeniden kurulmuştur. 

Sevgili öğretmenler!

Bütün bu gelişmelerde sizin çok önemli katkınız oldu. Okulları artık siz yönetiyorsunuz. Halk Hükümetimiz, hiçbir okula yönetici atamamıştır. Bütün yöneticileri sizler seçtiniz ve okullarda duruma her bakımdan el koydunuz. Hükümetimiz sizlere tamamıyla güvenmektedir. Bakanlığımız sizlerin isteklerini yerine getirmek zorundadır. Öğretmenler sendikamız, Bakanlığımızın en büyük destekçisi ve yardımcısıdır. Ben Milli Eğitim Bakanı, beni bu göreve getiren sendikamıza eğitimdeki hizmetlerinden ötürü sonsuz şükranlarımı sunarım.

Bütün öğretmenlerimizin eğitimde bir daha eski karanlık günlere dönülmemesi için uyanık bulunmasını, saptanan bozuklukları anında ve yerinde, öğrencilerinizle birlikte düzeltilmesini beklerim.

Şimdi 300.000 tirajı olan Öğretmen Dünyası dergisine abone olmanızı tavsiye ederim. Ben de bu dergiyi ilgiyle okuyor ve çok yararlanıyorum. Dergi sayfaları arasında bana bu kadar yer ayrıldığı için mesajımı kısa kesiyorum. 

Hepinize başarılı bir eğitim öğretim yılı diliyorum.“ (“Böyle Bir Konuşma mı Olsaydı?” Öğretmen Dünyası, Yıl 11, Sayı 131 (Kasım 1990), sayfa 7)

TESLİM OLMADIK

Aradan 20 değil, 28 yıl geçmiş. Ne ummuşuz, ne bulmuşuz! Demek ki toplumlar ve sistemler hep ileriye gitmiyor. Değil yerinde saymak, geriye bile gidebiliyor. Olsun. Bir 29 yıl daha mücadele ederiz. Geç olsun da güç olmasın. 

Yukarıdaki konuşmanın benzeri bir gün yapılacak. Bu toplum bunu başaracak.  Bana inanmıyorsunuz 39. yılına ulaşan Öğretmen Dünyası’nın Temmuz 2018 tarihli 463. sayısında derginin genel yayın yönetmeni Nazım Mutlu’’nun “Kendime Ev Ödevi” başlıklı başyazısını okuyun. (22 Temmuz 2018)

Bundan 51 yıl önceydi. 

Ordu’nun Fatsa ilçesine bağlı Beyceli köylülerinin yolsuzluk canlarına tak deyince Anayasa’dan kaynaklanan bir haklarını kullanmaya karar verdiler. İl merkezine kadar iki günlük bir “Yol Yürüyüşü” yaparak yetkililerin dikkatini çektiler. 

1961 Anayasasının getirdiği hak ve özgürlüklerin getirdiği siyasi ve hukuki ortam içinde köylülerin yaptığı ilk yürüyüştü. Yalnız Fatsa ve Ordulular değil, Türkiye de o zamana kadar böyle bir şey duymamış, görmemişti,

Yürüyüş köylülerde kendine güven duygusunu geliştirdi. Basın olaya yer verdi. 

Gerçi idareciler bu hakkın kullanılmasına henüz hazır değildi. Önce kaymakam, ardından valilik yürüyüşün yapılmaması için zorluklar çıkardı ama köylüler kararlılıkla bunu da aştılar. Yürüyüşe engel olunamadı. Yalnız yürüyüşten sonra Tertip Komitesi üyelerine yürüyüş sırasında dağıtılan bildirinin altında imzaları yok diye birkaç günlük bir hapis cezası verildi ve bu da ertelendi. 

Bütün köylüler, çok haklı bir dava için yürüdükleri ve bunu da başarıyla yaptıkları için bu yürüyüşle övündüler. Yürüyüşten çekilmiş bazı fotoğraflar Beyceli tarihinin simgesi haline geldi. Birkaç yıl cami avlusunda Ramazan Bayramında yapılan Kültür Şenliğinde bunların ikisi büyük poster olarak köyün ünlü delisi Abdurrahman’ın posteriyle yan yana asıldı. 

Türkiye’nin toplumsal mücadele tarihinde yer etmiş böyle bir olayın unutulmasına gönlüm razı olmadı. Olayın bütün boyutlarını araştırarak, yürüyüşe katılanların hayatta olanlarıyla da konuşarak onu bir kitap haline getirdim. (Bir Ömür Böyle Geçti-Türkiye’de İlk Köy Yürüyüşü, Ankara, 2008)

Bunu n bir film yapılmasını Fatsalı tanınmış bir sinema oyuncusuna önerdim. Kitaptan da bir adet gönderdim. “Ben oyuncuyum, o iş film yönetmeninin işi” yanıtını aldım. Konuyu bir yönetmene havale etmesini beklerdim. 

Olan oldu! 

Geçen yıl, bu yürüyüşün 50. yılıydı. Onu geçmişte bir sürü kültür hareketine öncülük yapmış Beyceli’de bir programla anamaz mıydık? Köyün artık boş olan okulunda veya onun bahçesinde toplanır, olayın boyutlarıyla ilgili konuşmalar yapılır, yürüyüşe katılanlar konuşur, o gün taşıdığımız pankartlar ellerimizde olarak bir iki kilometrelik sembolik bir yürüyüş yapar, bir slâyt gösterir, sonra yürüyüş sırasında yenen nevalelerle karnımızı doyurur, belki köy türküleri de söylerdik. 

Bunu yalnız Beyceli köyünden olup büyük çoğunluğu köy dışında olan 100’den fazla kişiye duyurdum. Toplantının hangi tarihte yapılmasının daha iyi olacağını da sordum. Ramazan bayramında mı, kurban bayramında mı, yoksa yürüyüşün tam da yıldönümü olan 27 veya 28 Temmuz’da mı? Çoğunluk yürüyüşün yıldönümünü uygun gördü. 

Gelgelelim bu toplantı yapılamadı! Neden? Böyle bir toplantıya karşı çıkan olmadı. Hepsi uygun görüyorlardı. Ne var ki bu işi kotaracak olanlarda bir durguluk vardı. “Yapmayalım” demiyorlardı, fakat “Elbette yapalım” da demediler! Sanki ayakları geri geri gidiyordu. Bunun nedenini, köyün resmi yöneticisi olan kişinin şu sözleri ele veriyordu: “Sakın kaymakam bu işten beni sorumlu tutmasın!”

Doğrusu, köy içinde yapılacak böyle bir etkinlik için resmi makamlardan izin alınması gibi bir şey aklıma gelmemişti. Köyde düğün, Kutlu doğum haftası gibi bir sürü etkinlikler oluyor, bunun için izin alınmıyordu. Bir anma toplantısı için buna ne gerek vardı. 

50 yıl önce gerek köylüler, gerek Yürüyüş tertip komitesi, resmi makamların baskılarına karşı durmuştu. Yürüyenler arasında köyün muhtarı da vardı. 50 Yıl sonra ise bunu anma toplantısı yapmak bile bir risk almayı gerektiriyordu. Ülkede olağanüstü hal vardı! 

Yıllar torbaya girmiş değildi ya. Biz de 50. Yılda yapamadığımız etkinliği 51. Yılında yapardık.

Birkaç gün önce Olağanüstü hal kalktı. Şimdi artık böyle bir engel yok denebilirse de OHAL yetkileri valiliklere devredilerek kanun haline geldi. Bu nedenle olacak köydekilerden “Geçen yıl yapamadığımız etkinliği bu yıl yapabiliriz” gibi bir öneri gelmedi. 

Etkinlik için kaymakamlığa başvuru yapılsaydı, ne yanıt alınırdı? Denenmediği için bilmiyorum. Haksızlık da yapmak istemem. 

Şurası bir gerçek ki 51 yıl önceki Türkiye gözünü ve gönlünü geleceğe, ileriye dikmişti. Bugün ise yorgun, bezgin ve ürkek. 

Biliyorum ki bu geçici bir durumdur. (20 Temmuz 2018)

Başkalarının yanına çıkacak kişi, üzerine başına nasıl dikkat etmeye çalışırsa, okuyucularının karşısına çıkmaya hazırlanan bir yazar da kafasında kugulamakta olduğu konuyu evirir, çevirir ve “Acaba neyi nasıl söylesem? “diye düşünür. Yazmaya başlamadan önce böyle çok düşündüğüm konular olmuştur. Yazının dokunduğu kişler olacaktır. Onlar acaba nasıl bir tepki gösterirler?

Yazı bazen de kendimize dokunacaktır. Bu konuları yazmak daha da zordur. 

Aklım ve vicdanım, en son bana “Zeki, der, ne düşünüyorsan dostoğru yaz!”

Üç dört yıl canımı sıkan bir durum var. Havaalanlarında “Çok önemli kişi” muamelesi görmek. 

Buna ingilizce VİP (Very İmportant  Person) diyorlar. Türkçesi “Çok Önemli Kişi.”

Kimlerdir bu “Çok önemli kişi”ler? Hepsini bilmiyorum. Bunun bir kanunu, tüzüğü ve yönetmeliği bulunmalı. Ne zaman düzenlenmiştir, hangi kurum düzenlemiştir.? Bildiğim, parlamenterlerin ve  eşlerinin “Çok önemli kişi” sayılmakta oluşları. 

Bu kişiler, havayolları binalarına özel bir kapıdan giriyorlar. İşlemleri çarçabuk yapılıyor. Uçak kalkıncaya kadar misafir edildikleri odalar, bir evin misafir odası gibi döşenmiş. Sehpaların üstüne bazı günlük gazetelerden başka devlet tarafından çıkarılmakta olan lüks baskılı dergiler konuluyor. 

Çay, kahve, kurabiye gibi atıştırmalık tezgâhı emrinizde. Bunları “zahmet edip” kendiniz alabileceğiniz gibi, görevliler de ikram isteğinizi soruyor ve bunu büyük bir özen ve incelikle yerine getiriyorlar. 

“Çok önemli olmayan” yolcular otobüsle belirli bir süre önce uçağa götürüldükleri halde, VİP’te yolculuk yapanlar uçak kalkmadan hemen önce, kapıya gelen başka bir araçla alınıp götürülüyor. Bu tek kişi de olsa. 

Uçakta ön sıralar VİP’e ayrılmıştır. THY’nda bunlara diğerlerinden ayrı ikramda da bulunuyor!

Uçaaktan indiğinizde, gene uçağa yaklaşan araç, yalnız VİP yolcularını alıyor. VİP salonunun önüne bırakıyor. Valizleriniz de hemen arkanızdan getiriliyor. Görevliler bütün bunları çarçabuk ve büyük bir saygı ile yapıyorlar. 

Çünkü siz “Önemli bir kişi”siniz. Neden ötürü ve ne kadar önemli olduğunuz yakanızda bir karta yazılmış değildir. Çalışanlar sizi devlette çok önemli yetkilere ve makama sahip olduğunuzu düşünmektedirler. 

Milletvekilleri uçak yolculuklarında VİP uygulamasıyla halkla temas etmekten alıkonuluyor. Onlarla sohbet edemiyor. Bu aslında kendilerne bir takım ayrıcalıklar yaratma pahasına Meclis üylerinin halktan tecrit olmayı göze almalarından başka bir şey değildir. 

O kadar çıkarcı davranılmıştır ki, miletvekilliği sona erdikten sonra da bu ayrıcalık ölünceye kadar devam ediyor. Eşlerinin de!

Diğer yolcuların, VİP uygulamasına hiç de iyi gözle baktıklarını sanmıyorum. Bir anket veya referandum yapılsa bu uygulamayı reddedecekleri kesindir. 

Milletvekillerinin maaşlarının yüksek olduğundan şikâyetçiyiz. Önceki seçimlere giderken bu maaşların beş bin lira olmasının bir yazı ile önermiştim de sıradan olmayan bir haber olarak değerlendirilmiş fakat açtığım imza kampanyası pek de itibar görmemişti. Ben de biliyordum, onların aldıkları 15.000 civarındaki ödenekten ellerine bir şey kalmıyordu. Haydan gelen huya gidiyordu. O kadar çok seyahat ediyorlardı ve o kadar  insan onların eline bakıyordu ki, bu işten borçlu çıkanlar bile vardı. Gene de halk içinde milletvekillerinin lüks içinde yaşadığını, onların ailelerinin toptan sınıf atladığını düşünenler var. Bana da sosyal medyadan böyle imalarda bulunanlar oluyor. Ne ddiyeyim, demek ki dışarıdan böyle görünüyor. 

Şunu açıklamak zorundayım. Çekirdek ailemizde bir milletvekilinin bulunmuş olması, alenin ekonomik varlığına bir katkı yapmadı. Bir otomobil hariç. Her milletvekiline bir otomobil ve onu kullacak bir danışman kadrosu gerekli. Danışmanı Meclis veriyor. Kredi kullanılarak 60 bin liraya bir otomobil alındı ve milletvekilliği bitince de 57 bin liraya satıldı. Bizim bir aile otomobilimiz zaten vardı. 

Demem o ki, ben bu VİP işinden sıkılıyorum. Eşimle birlikte uçak yolculuğu yapmak zorunda olduğumuz zaman, “Ben VİP’ten gitmek istemiyorum, sen git, ben arkandan gelirim” mi desem? Yoksa bu yolculuklarda aileyi parçalamak yerine “Kaderde bu da varmış” diyerek bu can sıkıca duruma katlansam mı? Bana lütfen yol gösteriniz! (Ayvalık, 25 Temmuz 2018)

Şair Şükrü Erbaş’ın 1980’lerde yazdığı “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirini hatırlayanınız vardır. Erbaş, köylülerin yaşam koşullarından kaynaklanan olumsuz davranışlarını tek tek saymıştı. Bunların çoğunda haksız da sayılmazdı. 

Şiirden bazı dizeler şöyledir. 

“Değişen bir dünyaya karşı/ kerpiç duvarlar gibi katı/ kayıtsızca direnerek yaşarlar./ aptal, kaba ve kurnazdırlar/ inanarak ve kolayca yalan söylerler./ paraları olsa da/ yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır./ köylüleri niçin öldürmeliyiz?/ çünkü onlar karılarını döverler/ karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler./ adım başı pınar olsa da köylerinde/ temiz giyinmez ve her zaman/ bir karış sakalla gezerler.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?  /çünkü onlar yanlış partilere oy verirler/ devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar./ enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler./ aldanmak korkusu içinde/ sürekli birbirlerini aldatırlar.”

Bir de Kuvayı Milliye Destanı’nın girişinde Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini hatırlayalım.

Onlar ki toprakta karınca/ suda balık/havada kuş kadar/ çokturlar. /Korkak/ cesur/ cahil/ hakim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır./ destanımızda yalnız onların maceraları vardır/…sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ Bir şafak vakti değişmiş olur./ Bir şafak vakti karanlığın kenarından/ Onlar ki ağır ellerini toprağa basıp/ Doğruldukları zaman…

KÖYLÜYE ŞÜKRAN BORCUMUZ

Bundan yüz yık önce nüfusumuzun yüzde doksanı köylü idi ve şehirlilerin karnını onlar doyururdu.  Bu devletin köylüye ödemesi gereken büyük bir şükran borcu vardır. 

Daha önceki yüz yıllardan beri milletin en fedakâr kesimi köylülerdi. Bitip tükenmeyen savaşlarda hep onların kanı aktı. Hazinenin büyük kısmı onlardan alınan vergilerden oluşurdu. Osmanlılar, köylülere sürü anlamında “reaya” derlerdi.  

Buna karşılık her şeyden yoksun bırakılan da köylülerdi. Ağır vergiler, eşkıya saldırıları, hastalıklar ve kıtlıklar, köylüleri canlarından bezdirir, köyler boşalır, köylü nüfus yer değiştirmek zorunda kalırdı. Özellikle Alevi köylüleri devlet zulmünden kurtulmak için köylerini uzaktan görülemeyecek ve yol üstü olmayan yerlere kurarlardı. Selçuklu ve Osmanlı tarihi köylü isyanlarıyla doludur.  

Kentlerde oturanlar az çok eğitim imkânına kavuştuğu halde köylüler cahil büyürlerdi. Köy işlerini erkekler babalarından, kızlar ise analarından öğrenirlerdi. Bu işler dışında cahillik denizinde yüzerlerdi.

KÖYLÜLERİN KIYMETE BİNMESİ

Toplumlar millet olmaya başladıklarında yöneticiler ve aydınlar tarafından köylülerim önemi anlaşılmaya başlandı. Çünkü milletin kökeni ve asıl değerleri de köylerdeydi ve köylüler tarafından korunuyordu. Millî dil ve milli kültürü köylüler yaşatmıştır. Gene de Cumhuriyetin köycülüğü romantik bir söylev köycülüğüdür. Onların milletin efendisi sayılması kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdu. 

Ne zamanki demokrasi adı verilen serbest seçimlere geçildi. Köylüler kıymete bindiler. 

Hem bu durum, hem de kapitalizmin gelişmesi köylülerin kaderini değiştirdi. Köylüler, yorganlarını sırtlayarak kentlerin yolunu tuttular, Gecekondu mahalleleri oluşturdular. Kentin ayak işlerini görmeye başladılar. Geride kalanlara da devlet yol, okul, su, elektrik gibi hizmetler götürmeye başladı. 

Köylerdeki nüfus günümüzde oldukça azaldıysa da kentlere göçenlerin alışkanlıklarını önemli ölçüde koruması nedeniyle Türkiye’yi hâlâ bir köylü ülkesi saymak mümkündür. Hemen herkesin köyle bir bağlantısı vardır. 

Hem köydeki nüfus azalması, hem de üretimin geniş çaplı yapılır hale gelmesi nedeniyle küçük aile işletmeleri artık Türkiye nüfusunu doyurmuyor. Çoğu köylü, ekmeğini, ununu, etini, sebzesini satın alıyor. Eğer satın alacak bir gelire sahipse her köylü ailenin tavuk beslemesini, kabak yetiştirmesini beklemek gerekmez. Türkiye’nin kalkınmasını küçük köy işletmelerinin yapacağı tarıma bağlamak yanlıştır. Bu artık bütün dünyada uzmanlaşmış ve verim alan büyük işletmeler tarafından yapılıyor. 

Devlet tarafından çeşitli destekler almalarına rağmen köylüler gene de nüfusun en geri kesimini oluşturuyor. Kentlerdeki yaşamı kolaylaştıran koşulların çoğu köylerde yoktur. Onlar da bu koşullardan yararlanmak için kentlerde iş tutma arayışına devam ediyorlar. Köylerimiz kışın ıssızlaşmakta, ancak yazın şenlenmektedir. Orta vadede, köylerimiz birer büyük üretim çiftlikleri ve eski yaylalar gibi yazın oturulacak yerler haline gelecek gibi görünüyor. 

Eskiden yaygın olan ağalığın artık köylerde bir hükmü kalmamıştır. Fakat köy nüfusu günümüzde de yoksul, orta, zengin olmak üzere üç sınıfı barındırıyor. Evlenmelerde hâlâ bu sınıfsal durum gözetilir. Kentlerden köylere gelin gitmez. Köyde akrabalık ilişkileri ön planda gelirse de mülkiyetin bölüşülmesinden çıkan anlaşmazlık nedeniyle birbiriyle dargın çok kardeş vardır. 

GERİCİLİĞİN MERKEZİ KÖYLER DEĞİLDİR

Köylüler, nüfusun en dindar kesimini oluştururlarsa da toprakla uğraştıklarından ve doğa ile haşırneşir olduklarından yaşantıları laiktir. Gericilik yatağı köyler değil kasabalar ve büyük kentlerdir. Çok partili hayata geçtiğimizden beri köylülerin genellikle muhafazakâr partileri desteklemelerinin nedeni, bu iktidar dönemlerinde geçim düzeylerinin yükselmiş olmasıdır. Onların temel istekleri, ürünlerinin para etmesi, kendilerine kentlerde iş imkânlarının yaratılması ve köylerine yapılacak yol, su, okul, sağlık, elektrik gibi hizmettir.                                                                                                                                                                                              

Köylüler, gazete, kitap okumazlar. Opera ve baleye gidemezler. Erkenden yatar, erkenden kalkarlar. Hükümet adamı ve şehirliler karşısında çekingendirler. Şehirden gelen bir kişi her köylü evinde konuk edilebilir fakat hiçbir köylü eğer akrabası değilse kentte misafir edilmez. Fakir Baykurt’un bu konuyu işleyen güzel bir öyküsü vardır.

Köylüler, otel parası vermemek için şehirlerarasında gece yolculuk yaparlar, lokantaya gitmemek için yanlarında azık bulundururlar. Bu alışkanlıklar zaman içinde kaybolacaktır. Köylüler turistik gezilere katılmazlar, ancak askerlik, öğrenim görmek, tedavi olmak ve çalışmak için köyden ayrılırlar. 

Köylerimiz artık kentlerin birer eklentisi haline geldi. Şehirdeki görgü köylere de çıkıyor. Köylüler, evlerini yenilemekte, içine alafranga tuvalet koymakta, altlarına araba çekmekte ve şehir usulü düğünler yapmaktadır. Köylülerin büyük kentlerde diğer bölgelerden gelenlerle evlenmelerinin çoğalması nedeniyle bütün Türkiye birbiriyle akraba olma yolundadır. 

Köylülük bizim aslımızdır. Köysüz olmaz. Onları yöneten devleti ve şehirlileri suçlamak yerine köylüleri suçlamak yanlıştır. Köylülüğün hızla değiştiğini görelim ve bu değişim karşısında ah vah etmeyelim. (5 Temmuz 2018)

28 Temmuz 1967’de eşitlik isteyen Beyceli köylüleri.

No Internet Connection