Burdur Gazetesi Arşivi - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Okulda ilk gün

12 Eyl 2018

Okullar açılıyor. Okula yeni başlayanlar için unutamayacakları bir gün olacak. Büyük bir bina, çocuklarla dolu sınıf denen odalar. Başlarında öğretmen denen bir kadın veya adam. 

Burada anne ve babasının, dede veya ninesinin el bebek gül bebek çocuğu değil. İstediğini parmak kaldırarak bildirecek. Sırasına razı olacak. Toplu yaşamaya alışacak. Sevgi ve şefkati de bölüşmeyi öğrenecek.  Toplumsallaşmaya ilk esaslı adım. 

Bilmem itiraz eden olur mu, desem ki:  Çocuğunuz işte komün hayatına başladı. Okul komünü toplu yaşamanın bir sonucu ve zorunluluğudur. Zengin ve yoksulun ayrılmadığı, kalem, kitap ve çantadan başka özel mülkiyetin bulunmadığı, hak eşitliğinin geçerli olduğu bir yaşam. Okul herkesin, öğretmen herkesin, bilgi herkesin… 

İlkokula başladığı günü hatırlamayanlar var mıdır?

65 YIL ÖNCEYDİ

Bundan 66 yıl önceydi. 1953 yılının mısırların biçildiği, elmaların derildiği, kokulu Karadeniz üzümün salkımlarının ağaçlarda sallandığı bir güz gününde beni köyümüze 15 kilometre uzaklıktaki Kumru bucağına orada sergi açmaya giden bir yakınımla gönderdiler. Aşağı Fizme köyünde oturan, halamlın kocası Fahri Enişteye teslim ettiler. O bana bir kurşunkalemle sarı yapraklı bir defter aldı ve altından su bendi geçen tek katlı Kumru İlkokulunda müdür Burhan Mutlu’ya götürdü. Ben nüfustaki adımın Zeki olduğunu ilk orada 144 numara ile kaydolurken öğrendim. Köydeki adım Ali idi. Anam, bana Birinci Dünya Savaşı yıllarında hastalıktan ölen babasının adını vermiş, babam ise nüfusa Zeki diye yazdırmış. İlkokulu bitirdiğim yıla kadar soyadımız da nüfus memurunun yaptığı bir azizlik sonucu Zengin’di. 

Sonra Müdür beni birinci sınıfın kapısından içeri bıraktı… 

25-30 çocuğun bulunduğu sınıfın ön sıralarından birine oturdum. Duvarda cumhuriyet bayramı ile ilgili birkaç cümlenin bulunduğu bir levha vardı. “Bunu defterine aynen yaz” dediler. Demek ki, okul açılalı epey olmuş, Cumhuriyet Bayramı gelmişti. Bir iki ay daha hayvan gütmem için beni okula geç yazdırmışlardı. Dokuz yaşındaydım ve zaten iki yıl geç olarak okula başlıyordum. O yılın baharında babam ölmüştü. 

Ama köylülerimiz de geleceğimiz için okumanın önemli olduğunu anlamışlardı. Köyler kapalı ekonomiden çıkıyor, pazarla bütünleşmeye başlıyordu. Tarım ve hayvancılık bu nüfusu besleyemezdi. Ne var ki köyümüzde okul yoktu! Komşu köylerde de. Köy Enstitüsü atılımı henüz bizim oralara ulaşmamıştı. Çocuklarını okutmak isteyen aileler için benimki gibi başka köy ve kasabalarda okulu bulunan yerlerdeki aileler imdada koşuyordu.  Ağabeyim de o yılın baharında, eniştemin oğlu ile birlikte bu Kumru ilkokulunu bitirmişti. 

YAMALI BİR SİYAH OKUL ÖNLÜĞÜ

Eniştemin oğlu İsmet ağabeyin siyah okul önlüğünü tamir ederek bana giydirdiler. Ön tarafında soluk bir yamayı çok iyi hatırlıyorum. Bugünkü aklım yoktu ki, onu koruyayım ve aile müzesinde sergileyeyim. 

Ben, duvardaki yazıyı kolaylıkla okudum ve sözcüklere bakmadan da defterime yazdım. Yanımdaki çocuklar buna şaştılar. Ben, köyümüzdeki bütün çocuklar gibi her halde altı yaşından başlayarak mahalle mektebine gitmiş, Kur’an okumayı, duaları öğrenmiş olduğum gibi bu okulda haftada bir gün verilen dersle Türkçe okuma yazmayı ve çarpım tablosunu da öğrenmiştim. 

ELMAS ÖĞRETMEN

O akşam Karapınar’a eniştemle birlikte gittim. Ertesi günden başlayarak bu bir saatlik yolu halamın içine bir parça mısır ekmeği, yanına biraz peynir veya ceviz koyduğu siyah bir bez çanta ile gidip gelmeye başladım. Karapınar’dan aşağı bir kuş gibi koşar, dereye indikten sonra biraz yokuş çıkar, sonra biçilmiş mısır tarlaları arasından Elmas Mutlu öğretmenime koşardım. Onun Beşikdüzü Köy Enstitüsünden birkaç yıl önce mezun olduğunu yıllar sonra kızı İlknur Mutlu’dan öğrenecek ve bir fotoğrafını isteyecektim. 

Halamların evi de kalabalıktı. Eniştem Fahri Efendi, Aşağı Fizme köyünün Tek Parti döneminden kalma dirayetli bir temsilcisi olmakla birlikte zengin değildi. Sofrada birer parça mısır ekmeğini ellerimize verir, bununla idare etmemiz istenirdi. Gerçi halam kardeş kokusu aldığı bu yetim çocuğa gerekli ihtimamı gösteriyor “Sen doymamışsındır” diyerek diğer çocuklardan gizli olarak soğukluk (ekmek doğranmış ayran) yedirirdi. Buna rağmen köyüm gözümde tütüyordu. Fizme’nin yükseklerine çıktığımda kendi köyümün tepelerine hasretle bakardım. İlk karne tatilinde köyüme geldiğimde dünyalar benim olmuştu ve “Ben artık gitmeyeceğim” diye tutturmuştum. Anam tatil sonunda okula dönmem için az dil dökmedi. 

Benim çağdaşım olanların kim bilir böyle ne hikâyeleri vardır. 

Şimdi ne zaman ve kimden “Ah ah! Eskiden hayat ne kadar da güzeldi!” sözlerini duysam köy çocuklarının ve tabii köylülerin çektiği böyle sıkıntıları hatırlar, “Demeyin yahu, biraz gerçekçi olun” derim.  Bir de ailelerinden bu yaşlarda koparılıp başka ailelerin yanında veya yatılı okullarda öğrenim gören çocukların çektiği aile hasretini hatırlarım. 

Yeni öğretim yılında çocuklarımıza, gençlerimize ve onların öğretmenlerine başarılar dilerim. (9 Eylül 2018)

Fotoğraflar: 1952’de çekilmiş bir aile fotoğrafından o zamanki adıyla Ali Zengin! Ve Kumru Merkez İlkokulu. 

“Dün Bugün Yarın” adlı bloğumdaki son bir yılın yazıları için: zekisarihan.com

Birkaç yazıyla tanıttığım, nerdeyse Yeşilçam’da oynaması için teklif alacak hale gelen sevimli kedimiz Sarıkız, 1 yaşındaki oğlu Kıroğlan’la birlikte sırra kadem bastı. 

CHP içindeki iktidar kavgası ona beslenen umutları söndüren bir rol onuyor.  CHP, geçmişinde kendi dışından ve içinden kaynaklanan badireler atlattı. Fakat bunların hiçbiri, bildiğim kadarıyla bugünkü kadar yıkıcı olmadı.  İktidar koalisyonu, seçimlerden önce bu partiyi yıpratmak için olmadık saldırılarda bulunuyordu. Parti içindeki iktidar kavgasıyla şimdi alay ediyor. 

CHP otomobili iktidar menziline hemen hiçbir seçimde ulaşamıyor. Bu durum onun 1923-1950 yıllarını kapsayan 27 yıllık, iktidar, özellikle de 1925-1946 yıllarını kapsayan Takriri Sükûn dönemindeki uygulamalarının bedelidir.  Ancak bugünkü CHP’nin Tek Partisi dönemindeki CHP olduğunu söylemek haksızlıktır.

Türkiye’nin, bir sol parti siyaset sahnesinde ağırlık kazanıncaya kadar CHP’ye ihtiyacı vardır. Çünkü CHP, çok partili siyasi hayatın güvencesi ve gericilik karşısında bir dalga kıran görevi görüyor. 

Partililere gelince, onlar nerdeyse partiden umudu kesmiştir. Sosyal medyadan izlediğimize ve sohbetlerde edindiğimiz izlenimlere göre, içlerinde CHP’ye oy vermeyeceklerini söyleyenler bir haylidir. Genellikle iktidar partilerinin yaptığı büyük hatalar karşısında bazı seçmenlerin “elim kırılsaydı da oy vermeseydim” söylemi şimdi CHP için de söylenmektedir. 

İÇ KAVGA PARTİYİ BİTİRİYOR

Bu müthiş ve yaygın kırılmanın, en azından umutsuzluğun nedeni Genel Başkan Kemal Kılıçtaroğlu ile CHP’ye genel başkan olmakta ısrarlı Muharrem İnce’nin artık saklanamayacak hale gelen mücadelesidir. 

Muharrem İnce taraftarları Kılıçtaroğlu’nun bir an önce başkanlığı bırakmasını istiyor. Kılıçtaroğlu taraftarları ise haklı olarak bunun yolunun kurultay olduğunu, olağanüstü kurultay için ısrarlI davrananların yeterli delege desteğini sağlanamadığını belirtiyorlar. Meclis’teki parti grubunun büyük çoğunluğu Kılıçtaroğlu tarafında yer alıyor. Parti hayatı, üyelerden birinin “Sen ayrıl, yerine ben oturacağım” sözleriyle değil, parti tüzüğünde yazılı kurallara göre düzenlenecekse doğrusu da budur. Parti içi muhalefet istedi diye hiç bir yönetim görevini bırakmaz.

Baykal’dan sonra büyük umutlarla genel başkan olan Kılıçtaroğlu, partililer üzerindeki saygınlığını uzun süre koruduktan sonra yıpranma sürecine girdi. Ona yöneltilen eleştiriler arasında hükümetin gerici politikalarıyla etkili bir mücadele vermediği, gösterdiği adaylarla sağdan oy beklediği doğrudur. CHP’nin ve Kılıçtaroğlu’nun bir dış proje olduğu gibi komplo teorilerini saymıyorum. Seçimlerden önce, sınır ötesi askerî harekâta onay vermesi ve dokunulmazlıkların kaldırılması hakkında iktidar projesine oy verme kararı alınması konusunda ben de eleştiriler yazmıştım. Bu iki tutumun da sebebi HDP ile birlikte görünürse iktidarın suçlamalarına muhatap olacağı korkusu idi. Ancak CHP bu yolla da durumu kurtaramamıştır. Bundan hem kendisi zarar görmüştür, hem da aynı suçlamalar devam etmektedir.

Hayatın dayattığı pratiklerle belki bu politikaları düzeltmek mümkündü. Fakat şu parti içindeki koltuk kavgası, parti içinde onarılması güç yaralar açtı. Bunun sorumlusu da ne pahasına olursa olsun partinin başına geçmekte ısrarlı olan Muharrem İnce’nin hırsıdır. Parti çoğunluğu Kılıçtaroğlu’ndan vazgeçip İnce’nin çevresinde toplansaydı, partinin derdine merhem olur muydu bilinmez ama CHP bütünlüğünü koruyabilir ve umut olmaya devam ederdi fakat Muharrem İncenin taraftarlarının duygularında da, onun göze batan bu kırsı nedeniyle bir aşınma yaşandı. Şimdi partililer arasında “Her ikisi de bıraksın, yeni bir genel başkan bulalım” görüşleri yaygınlaşıyor. 

CHP’YE İHTİYAÇ VAR

Sorun’un esası aslında CHP genel başkanlığı değil. Kılıçtaroğlu görevde kalsa da, Muharrem İnce onun yerine geçse de, bu ikisi dışında bir genel başkan bulunsa da, bir mucize olmadığı takdirde, CHP iktidar olacak değildir. Vahim olanı CHP çoğunluğunun bunun farkında olmayışıdır. Onlar Türkiye’nin tarihini, bugünkü koşullarını ve halkın psikolojisini hesaba katmadan kolay bir başarı elde edilebileceğini sanıyorlar. Her seçimden sonra “Kurultaya gidelim. Genel başkan değişsin” diyerek harekete geçen ve iktidar olmayı partide iktidar olmak diye anlayan bir takım parti kadroları da yangına körükle gidiyorlar. 

“Sana ne CHP’den? Ne hali varsa görsün!” diyecek olanlara da derim ki, CHP’nin geleceği Türkiye’nin geleceğine sıkı sıkıya bağlıdır. Hatalarından arınan, faşizme, savaşçı politikalara ve gericiliğe direnen,  kendi içinde demokrasi uygulayan,  kendi soluyla cesurca işbirliği yapan, bir partiye Türkiye’nin ihtiyacı vardır. (4 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

O zamanki adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, 26 Ağustos’tan başlayıp 9 Eylül 1922’ye kadarki 14 gün içinde Afyon’dan İzmir’e kadar süren Yunan Ordusunu imha hareketinin yıldönümü, her yıl olduğu gibi bu yıl da devlet törenlerinin yanında sivil kuruluşların düzenlediği etkinliklerle kutlandı. Bayraklar sallandı, nutuklar, marşlar söylendi, yürüyüşler yapıldı. 

İktidar çevreleri yakın zamana kadar, 23 Nisan, 29 Ekim ve 19 Mayıs bayramları gibi, 30 Ağustos bayramına da ilgisizdi. Millet bu günleri unutsa çok da hoşlanacaktı. Bunun nedeni, adı bu ulusal günlerle anıla gelen Mustafa Kemal Paşa’nın savaştan sonra kurulan rejimin başına geçince, padişah ve halifeliği kaldırması, medeni yasayı getirmesi, Arap Alfabesinin yerine Latin alfabesini getirmesi, tekke ve zaviyeleri kaldırması, ezanı Türkçeleştirmesi, özetle yüzü Batıya dönük laik bir cumhuriyetin başında olmasıdır.  Sağcı-İslamcı yazarlar, on yıllardır zaten ah vah ile Cumhuriyet öncesi yıllarının özlemini dile getirmekteydiler. Öyle ki, bu özlemleri, onların bir kısmını Padişah Vahdettin’i “Büyük vatansever” olarak nitelemeye kadar götürmüştür. 

Türkiye’deki mevcut siyasetin kökleri şu üç damardan sürgün vermiştir. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ve sosyalizm akımı. Bu üç akımdan ilk ikisi, (1908’den başlatırsak) 110 yıldır birbirleriyle yer değiştirerek ülkeyi yönetiyorlar. Yalnız sosyalistler, imkân buldukça siyaset alanında görünmekle birlikte, Üzerlerindeki ağır burjuva ve tefeci-ağa baskısının şiddetinden ötürü hiçbir zaman iktidar olamadılar.

Demokratik bir Türkiye mücadelesi verenler, bütün bu geçmiş zamanın ve uygulamaların bir eleştirisini yaparak şimdi neyi, nasıl yapacaklarına karar verme göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiçbir kişi, kurum, dönem ve hükümet eleştiri dışı tutulamaz. Buna sosyalistler de dâhildir. 

HANGİ YÜZLE

İşin esasına bakılırsa, Türkiye’yi yönetmiş ve yönetmekte olanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamaya yüzleri olmamalıdır. 20. Yüzyıl’ın ilk bağımsızlık savaşlarından biri olan Kurtuluş Savaşı’nın anısı, bu sahte vatanperverleri de, sahte dindarları da utandırması gerekirdi. Türkiye’nin savunmasını bir emperyalist ülkenin ordularına ve silahlarına emanet etmek, mazlum ülkelere sırt çevirmek, komşu ülkelerden toprak talep etmek az utanılacak davranışlar mıdır? Buna rağmen, her millî bayramda parlak nutuklar atmaktan geri kalmamışlar, böylece milleti kendi sınıfsal çıkarları yönünde şartlandırmak istemişlerdir. Vatan, bayrak, Atatürk, din ve iman, bir zenginler saltanatının ve emperyalistlere bağımlılığın devamı ve pekişmesi için kullanılmıştır.  Ad vermek gerekirse, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Turgut Özal ve şimdi başta bulunanların temsilcini saymak yeter. 

Bizim dört milli bayramımızdan üçü 19 Mayıs, 23 Nisan ve 30 Ağustos, doğrudan doğruya vatan savunmasıyla ilgilidir.

İnsan vatanını niçin savunur? Vatanı savunmakla, düşman tarafında yer almak aynı güdüye dayanır. İşbirlikçiler, düşmandan yana olurken onların sayesinde çiftlik ve servetlerini güvenceye almak isterler ve işgalcilerle birlikte hareket etmenin kendilerini rahata kavuşturacağını düşünürler. İstanbul’daki işbirlikçilerin ve işgal altındaki bölgelerde eşraftan bazı kişilerin düşmanla işbirliği yapmasının nedeni budur. Savaştan kaçanların temel güdüsü de hayatta kalmaktır. 

Savaşa katılan, vatanın bağımsızlığı için mücadele eden ve bu uğurda ölümü göze alanların amacı da bağımsız vatanın kendilerine sunacağı nimetlerden ve refahtan paylarını almaktır. Bir sanayici, bir tüccar, bağımsız bir ülkede yabancı malların piyasayı istilasından korunarak servetini çoğaltmak ister. Bir komutan, ancak bağımsızlık savaşında görev alarak şan, şeref ve itibar kazanır. Bir öğretmen, öğrencilerine kendi dilini ve kültürünü özgürce öğretmek, bir din adamı, cemaatine yabancıların baskısı özgürce hizmet etmek ister. Bir köylü tarla, bahçe ve hanesini güvende tutmak, malını, davarını çoğaltmak, vergiler altında ezilmemek, işçi ise bağımsız bir ekonomi altında daha dolgun ücret almayı, daha özgür örgütlenmeyi hayal eder. 

“SİZE ARTIK İHTİYAÇ YOK!”

Yalnız askeri zaferlerin üzerine kurulan rejimlerde bunun meyvelerini yalnız bir sınıf yerse, işçi daha iyi çalışma koşullarına, topraksız köylü toprağa, öğretmen örgütlenme hakkına kavuşamazsa, aydınlar zindanlara tıkılırsa, milli bayramlar bir sınıfın tekelinde demektir. 

 Ankara’da yayımlanan Yeni Hayat dergisi 19 Eylül 1922 tarihli 21. sayısında “Taç ve Para sultanlığına ölüm” diye yazarken şu haberi de veriyordu: Rauf Bey (Halk İştirakiyun Partisi Genel Sekreteri ve Tokat Mebusu) Nazım arkadaşımızı çağırmış. Partiye artık ihtiyaç olmadığını söylemiş, tehdit etmiş. Bu belki son sayımızdır. Kaynağını işçi ve köylü kitlesinin gözyaşlarından alan iştirakçilik, yeryüzünde ebedi ve müstakardır (yerleşiktir).”

Bu görüşme muhtemelen ordular İzmir’e doğru yürürken yapılmıştır. Zaferi garantileyen yeni Türkiye’nin sahipleri, artık 1920’nin o tehlikeli günlerinde farklı etnik gruplarla, emekçi kesimlerle varılan mutabakata son vermektedirler. 

Gönül isterdi ki diğer milli bayramlar gibi Zafer Bayramının da Türkiye’nin doğusunda köylerde ve işçi çevrelerinde coşkuyla kutlansın. Şölenler düzenlensin. Bunu göremiyorsak bu işte bir eksiklik var demektir. O eksiklik,  askeri zaferlerin işçi, köylü ve kent yoksullarına bekledikleri özgürlük ve refahın kaynağı olmaktan alıkonulmasıdır. Bu eksikliği demokratik bir halk iktidarı giderecek ve zaferler gerçek anlamına kavuşacaktır.

Bu gerçeği hatırlayanları, hatırlasa da dile getirenlerin sayısı o kadar az ki!  (Ankara, 1 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

O zamanki adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, 26 Ağustos’tan başlayıp 9 Eylül 1922’ye kadarki 14 gün içinde Afyon’dan İzmir’e kadar süren Yunan Ordusunu imha hareketinin yıldönümü, her yıl olduğu gibi bu yıl da devlet törenlerinin yanında sivil kuruluşların düzenlediği etkinliklerle kutlandı. Bayraklar sallandı, nutuklar, marşlar söylendi, yürüyüşler yapıldı. 

İktidar çevreleri yakın zamana kadar, 23 Nisan, 29 Ekim ve 19 Mayıs bayramları gibi, 30 Ağustos bayramına da ilgisizdi. Millet bu günleri unutsa çok da hoşlanacaktı. Bunun nedeni, adı bu ulusal günlerle anıla gelen Mustafa Kemal Paşa’nın savaştan sonra kurulan rejimin başına geçince, padişah ve halifeliği kaldırması, medeni yasayı getirmesi, Arap Alfabesinin yerine Latin alfabesini getirmesi, tekke ve zaviyeleri kaldırması, ezanı Türkçeleştirmesi, özetle yüzü Batıya dönük laik bir cumhuriyetin başında olmasıdır.  Sağcı-İslamcı yazarlar, on yıllardır zaten ah vah ile Cumhuriyet öncesi yıllarının özlemini dile getirmekteydiler. Öyle ki, bu özlemleri, onların bir kısmını Padişah Vahdettin’i “Büyük vatansever” olarak nitelemeye kadar götürmüştür. 

Türkiye’deki mevcut siyasetin kökleri şu üç damardan sürgün vermiştir. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ve sosyalizm akımı. Bu üç akımdan ilk ikisi, (1908’den başlatırsak) 110 yıldır birbirleriyle yer değiştirerek ülkeyi yönetiyorlar. Yalnız sosyalistler, imkân buldukça siyaset alanında görünmekle birlikte, Üzerlerindeki ağır burjuva ve tefeci-ağa baskısının şiddetinden ötürü hiçbir zaman iktidar olamadılar.

Demokratik bir Türkiye mücadelesi verenler, bütün bu geçmiş zamanın ve uygulamaların bir eleştirisini yaparak şimdi neyi, nasıl yapacaklarına karar verme göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiçbir kişi, kurum, dönem ve hükümet eleştiri dışı tutulamaz. Buna sosyalistler de dâhildir. 

HANGİ YÜZLE

İşin esasına bakılırsa, Türkiye’yi yönetmiş ve yönetmekte olanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamaya yüzleri olmamalıdır. 20. Yüzyıl’ın ilk bağımsızlık savaşlarından biri olan Kurtuluş Savaşı’nın anısı, bu sahte vatanperverleri de, sahte dindarları da utandırması gerekirdi. Türkiye’nin savunmasını bir emperyalist ülkenin ordularına ve silahlarına emanet etmek, mazlum ülkelere sırt çevirmek, komşu ülkelerden toprak talep etmek az utanılacak davranışlar mıdır? Buna rağmen, her millî bayramda parlak nutuklar atmaktan geri kalmamışlar, böylece milleti kendi sınıfsal çıkarları yönünde şartlandırmak istemişlerdir. Vatan, bayrak, Atatürk, din ve iman, bir zenginler saltanatının ve emperyalistlere bağımlılığın devamı ve pekişmesi için kullanılmıştır.  Ad vermek gerekirse, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Turgut Özal ve şimdi başta bulunanların temsilcini saymak yeter. 

Bizim dört milli bayramımızdan üçü 19 Mayıs, 23 Nisan ve 30 Ağustos, doğrudan doğruya vatan savunmasıyla ilgilidir.

İnsan vatanını niçin savunur? Vatanı savunmakla, düşman tarafında yer almak aynı güdüye dayanır. İşbirlikçiler, düşmandan yana olurken onların sayesinde çiftlik ve servetlerini güvenceye almak isterler ve işgalcilerle birlikte hareket etmenin kendilerini rahata kavuşturacağını düşünürler. İstanbul’daki işbirlikçilerin ve işgal altındaki bölgelerde eşraftan bazı kişilerin düşmanla işbirliği yapmasının nedeni budur. Savaştan kaçanların temel güdüsü de hayatta kalmaktır. 

Savaşa katılan, vatanın bağımsızlığı için mücadele eden ve bu uğurda ölümü göze alanların amacı da bağımsız vatanın kendilerine sunacağı nimetlerden ve refahtan paylarını almaktır. Bir sanayici, bir tüccar, bağımsız bir ülkede yabancı malların piyasayı istilasından korunarak servetini çoğaltmak ister. Bir komutan, ancak bağımsızlık savaşında görev alarak şan, şeref ve itibar kazanır. Bir öğretmen, öğrencilerine kendi dilini ve kültürünü özgürce öğretmek, bir din adamı, cemaatine yabancıların baskısı özgürce hizmet etmek ister. Bir köylü tarla, bahçe ve hanesini güvende tutmak, malını, davarını çoğaltmak, vergiler altında ezilmemek, işçi ise bağımsız bir ekonomi altında daha dolgun ücret almayı, daha özgür örgütlenmeyi hayal eder. 

“SİZE ARTIK İHTİYAÇ YOK!”

Yalnız askeri zaferlerin üzerine kurulan rejimlerde bunun meyvelerini yalnız bir sınıf yerse, işçi daha iyi çalışma koşullarına, topraksız köylü toprağa, öğretmen örgütlenme hakkına kavuşamazsa, aydınlar zindanlara tıkılırsa, milli bayramlar bir sınıfın tekelinde demektir. 

 Ankara’da yayımlanan Yeni Hayat dergisi 19 Eylül 1922 tarihli 21. sayısında “Taç ve Para sultanlığına ölüm” diye yazarken şu haberi de veriyordu: Rauf Bey (Halk İştirakiyun Partisi Genel Sekreteri ve Tokat Mebusu) Nazım arkadaşımızı çağırmış. Partiye artık ihtiyaç olmadığını söylemiş, tehdit etmiş. Bu belki son sayımızdır. Kaynağını işçi ve köylü kitlesinin gözyaşlarından alan iştirakçilik, yeryüzünde ebedi ve müstakardır (yerleşiktir).”

Bu görüşme muhtemelen ordular İzmir’e doğru yürürken yapılmıştır. Zaferi garantileyen yeni Türkiye’nin sahipleri, artık 1920’nin o tehlikeli günlerinde farklı etnik gruplarla, emekçi kesimlerle varılan mutabakata son vermektedirler. 

Gönül isterdi ki diğer milli bayramlar gibi Zafer Bayramının da Türkiye’nin doğusunda köylerde ve işçi çevrelerinde coşkuyla kutlansın. Şölenler düzenlensin. Bunu göremiyorsak bu işte bir eksiklik var demektir. O eksiklik,  askeri zaferlerin işçi, köylü ve kent yoksullarına bekledikleri özgürlük ve refahın kaynağı olmaktan alıkonulmasıdır. Bu eksikliği demokratik bir halk iktidarı giderecek ve zaferler gerçek anlamına kavuşacaktır.

Bu gerçeği hatırlayanları, hatırlasa da dile getirenlerin sayısı o kadar az ki!  (Ankara, 1 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Tatil bitiyor. 

Her yıl öğrencilerin karnelerini verirken onlara tatilde kitap okumalarını tavsiye ederdik. Fakat ders yılı içinde okuma alışkanlığı edinmeyen bir öğrencinin bu tavsiyeye uyması beklenemez. Çünkü kitap okuma, tatil aylarıyla sınırlı olamaz. O, her yaşta, her işte yapılması gereken vazgeçilmez bir faaliyettir. Okumayı alışkanlık haline getirmek gerekir. Geçtiğimiz dönemde Prof. Sedat Sever’in Ulusal Eğitim Derneğinde çocuk kitapları ve okuma alışkanlığı konulu bir konferansında ben de kendi çocukluğumdan bir örnek vermiştim:

“Köyümüze iki saat uzaklıktaki Korgan’a mısır götürmüştüm. Orada bir bakkalda çocuk kitaplarının da satıldığını gördüm. 15 kuruşa Kibritçi Kız kitabını aldım. Dönüşte eşeğin sırtında bu kitabı okudum. Eşeğim nasıl olsa yolu biliyordu.” Bu anı Sever’in pek hoşuna gitmişti.

Ben emekli bir Türkçe öğretmeniyim. Her öğrencinin ayda en az bir  kitap okumasını, bunu Kitap Tanıtım Defterine özetlemesini, tahtaya kalkıp anlatmasını, dersin vazgeçilmez bir parçası olarak uyguladım. Öğrencilerimin benim öğretmenliğimle ilgili hatırladıkları en önemli uygulama budur. Okuma alışkanlığını bu yolla kazandıklarını anlatanlara çok rastladım. Benden “kurtulduktan” sonra kitap okumaya boş verenlere de!

Bazı ana babalar çocukların elinde kitap görmekten hoşlanmazlar. Bunun çocuğu derslerinden alıkoyduğunu sanırlar. Oysa yerli yerince yapılması şartıyla kitap okumak hayatta yetişmek için en büyük yardımcıdır. Okumak insanı hem bilgi sahibi yapar, hem de inceltir. Ruhunu besler. Ben çok yararını gördüm, görmekteyim. 

 Temmuzun son haftasında “tatil” için Ayvalık’a gelirken, yanıma okunma sırası bekleyen 8-10 kitap aldım. Geçen yıldan yazlıkta kalan kitaplar da vardı. Hoş burada kitapsız kalma tehlikesi de yoktu. Ayvalık Halk Kütüphanesinde binlerce kitap okuyucu bekliyor. Bir kez çocukları da alıp gitmiş ve geçici okuyucu kartı çıkararak kitaplar almıştık. Bir hafta süren Makedonya gezisinde yanıma kitap almadım. Gözüm kulağım gezeceğim yerlerde olmalıydı. Kalan bir aylık sürede 8 kitap okuyabildim. Dokuzuncusu olan “İştirakçi Hilmi’ye başladım. 

Şimdi bu ay okuduklarım hakkında biraz bilgi vereyim:

Ankara’da başladığım 774 sayfalık Musa Dağ’da Kırk Gün romanı (Franz Werfel, çeviren Saliha Nazlı Kaya, Belge yayınlarlı, altıncı baskı, 2016), 1915 Ermeni Tehciri günlerinde Hatay’ın Samandağ ilçesine bağlı Ermeni köylerinde, halkın bu ölümle biteceği sezilen tehcirden kurtulmak için Musa Dağı’na çıkıp kırk gün boyunca nasıl savaşarak direndiklerini, nasıl örgütlendiklerini, sonunda Akdeniz’e dik bir kıyısı olan bu dağdan Fransız devriye gemileri tarafından nasıl kurtarıldıklarını konu edinmiş. Hakkında başka yayınlar da bulunan bu olay hakkında romanı okuyunca aklınızda unutamayacağınız sahneler kalıyor. Hangi kuru ders kitabı böyle bir roman kadar iz bırakır?

Okuduğum ikinci kitap, Ferit Edgü’nün, ilk baskısı 1977’de yapan, adını çok duyduğum ama şimdiye kadar nedense okuma fırsatı bulamadığım Hakkâri’de Bir Mevsim romanı. (Sel yayınları, 40. Yıl özel basım, İstanbul, 2017, 194 sayfa). Hakkâri’nin uzak bir köyüne sürülen bir öğretmenin şiir tadında bir anlatımı. Ben böyle bir roman okumamıştım. Köylülerin kendisinden farklı bir dil kullandığını anlatırken yazar 1970’lerdeki yasaklar yüzünden bu dilin adını yazamıyor! Ne kadar ibret verici değil mi? Romanı bitirince internetten onun filmini de bulup izledim. 

Üçüncü kitabım, Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu romanı. Bu da okumakta geç kaldıklarımdan. Geçen yıl, Esir Şehrin İnsanları’nı okumuştum. Mütareke İstanbul’unda bir Kuvayı Milliyeci aydınını Kemal Tahir’in o başka hiçbir yazarımızda olmayan dilinden okurken hapishanedeki dehşet verici hayatı da öğrenmiş oluyorsunuz. Bu kitap ilk kez 1961’de yayımlanmış (İthaki Yayınları, 11. Baskı, 2017, 342 sayfa)

Dördüncüsü Sabahattin Ali’nin 1938-1942 yılları arasında yazdığı 13 öyküsünden oluşan Yeni Dünya. (Yapı Kredi Yayınlarında 25. Baskı, İstanbul, 2017, 124 sayfa). Bu kitap için söyleyebileceğim iki şeyden biri yazarın o tarihlerdeki öykü tiplerini nasıl başarıyla resmettiği, ikincisi ise anlatılan dönemdeki toplumsal yapının İçimizdeki Şeytan romanında da resmettiği çürüklüğüdür.  On yılda yaratıldığı ileri sürülen on beş milyon genç güzellemesinden eser yoktur! 

1998-2001 yılları arasında Cumhuriyet’in 75. Yılı vesilesiyle Cumhuriyet gazetesinin verdiği ve sonra okuruz diye bir tarafa koyduğumuz Dünya Klasiklerinden de bu ay dördünü okudum. Beaumarchais’in ünlü Sevil Berberi (Çeviren İlhan Ertuğ, 111 sayfa), Prandello’nun Üç Kısa Oyun (Çeviren Egemen Berköz, 93 sayfa), Platon’un Eski Yunan felsefesinin yaradılış, doğa, madde ve insan vücudu konusunda artık geçerliliğini yitirmiş görüşlerini içeren Timaosis yapıtı, (Çevirenler: Erol Güney, Lütfü Ay, 128 sayfa), Aristotales’in Atinalıların Devleti (Çeviren Suat Yakup Baydur, 112 sayfa) ise tam bir tarih kitabı. Atine kent devletini yaklaşık 300 yıllık tarihiyle birlikte yönetim biçimlerindeki değişikliği anlatan bu kitap, dönemin keskin sınıf mücadelelerine de ışık tutuyor. Bunlar ve okunmayı bekleyen daha onlarca Dünya Klasiği Hasan Ali Yücel’in Türk Kültürüne bu klasikler yoluyla yaptığı büyük hizmeti gösteriyor. 

Siz bu kitapları belki de çoktan okudunuz. İki-üç yıl önce “İtiraf Ediyorum” başlıklı bir yazıda okumadığım bazı önemli kitapların adlarını saymıştım da kimse inanmamış, şaka yaptığımı sanmıştı. Hayır, şaka yapmamıştım. Okumaya düşkün olanlardan biriyim. Okumayı sevmeyenlerden farkımız, okuyamadığımız kitaplar için kendimizde büyük bir eksiklik hissetmekten ibarettir… (Ayvalık, 29 Ağustos 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Geçen gün Altınova’da bir ziyaretten Ayvalık’a dönerken minibüste müthiş bir ağız kavgasına tanık olduk. Önce elindeki bileti çocuklar için de okutup okutmayacağı konusunda şoförle Suriyeli kadın atışmaya başladı. Yolculardan biri sözü alarak Suriyeli kadını az daha dövüyordu. Kendisinin bu memleketin sahibi olduğunu söyleyerek Suriyelinin def olup memleketine gitmesini istedi. Ona dolmuştakilerden bir haylisi de arka çıktı. Suriyeli kadın da az çaçaron değildi hani!

Ayvalık, Edremit Körfezi’nin güney ucunda bulunuyor. Bu körfez, Çanakkale’ye bağlı kıyıda Küçükkuyu’dan başlıyor, Güre, Altınoluk, Zeytinli, Akçay, Edremit’e kadar düz bir hat izlerken buradan güneye kıvrılıyor. Burhaniye, Gömeç’ten geçtikten sonra Ayvalık’a iniyor.  

Geçimini esas olarak zeytincilik, bağ ve bahçe işlerinden kazanan Körfez, epey bir süredir, deniz turizminin en hareketli bölgesi haline gelmiş. Bütün ilçe ve beldeler, yapılarla adamakıllı şişmiş. Edremit ve Gömeç zaten kıyıda değil. Kıyıda kurulan ilçe ve beldelerdeki apartmanların deniz kıyısında olduğuna bin şahit ister. 

Biz 30 yıl önce de bu kıyılarda beş on gün tatil yaptık. Önce Öğretmen Dünyası dergisinin kurucularından Ali Gür ve eşi İnci Aral Gür, Akçay’da denize 20-25 adım mesafedeki kulübelerinin anahtarını verdiler.  Burada ışığa gelen kanatlı bir böcekle mücadele halinde tatil yaptık. Akçay’ın soğuk sularında denize girdik. Sonra bu kulübenin yerine bir apartman yapıldı ve şehir içinde yerini bulmak bile zorlaştı. Şimdi Akçay’da denize paralel onarca cadde ve sokak uzanıyor. 

Daha sonra Burhaniye’nin deniz tarafındaki sitelerinden DENETKO sitesinde Yaşar Cankoçak ve Gülten Akın Cankoçak, kendileri orada olmadıkları iki yaz bize anahtar verdiler. Kendi evimiz gibi kullandık. O zamanlar, bazı insanlar dostlarını kendi yazlıklarından böyle yararlandırırlardı. Şimdi de böyle insanlar vardır herhalde…

Ben Ayvalık’a ilk kez 1967’de, tek başıma çıktığım bir Ege, Akdeniz gezisinde uğradım. Kasabanın girişinde bir direğe üzerinde Atatürk’e atfedilen “Türk âleminin en büyük düşmanı Komünizmdir, her görüldüğü yerde ezilmeli” yazılı bir levha asılmıştı.  Ayvalık, Yunanlılar tarafından İzmir’den sonra işgal edilen ilk beldedir. Bu işgalin nedeni, memurlardan başka halkının bütününün Rum olmasıydı.  Örgütlü ilk askeri direniş de sonradan adı Cunda adasına verilen Ali Bey’dir (Çetinkaya). (Sonradan İstiklal Mahkemesi üyesi ve Bayındırlık Bakanı). Fakat burada herkes Cunda diyor. Savaştan sonra buradaki Rum nüfus adalardan getirilen Türk nüfusla değiştirilmiş ve Rum ağalarının zeytinlikleri, Türk zenginlere dağıtılmış. Şimdi çoğu Ayvalık’ta oturmayan bu zenginlerin çocukları yüz binlerce zeytinden oluşan çitlikleri, kâhyaları yoluyla işletiyorlar. 

KÖRFEZ’DEKİ DOSTLAR

Burhaniye, benim için bir bakıma Sunar Sitesi demektir. Çünkü burada tanıdığım bazı değerler oturuyordu. Her yaz Talip Apaydın’lara uğrar, bir yandan Halise Hanım’ın ikramlarıyla ağırlanırken diğer yandan Talip Hocayla edebiyattan, okunacak kitaplardan söz ederdik. O her gün klasik müzik de dinlerdi. Aynı sitede Avukat Halit Çelenk’i son yıllarında oksijen tüpüyle yatarken ziyaret edebildik. Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfa düzenleyicisi Sami Karaören de bu sitede oturuyor. Bu bayram gidemediysem de telefonla hatırını sordum.

Fakir Baykurt ve Ruhi Su da bir zamanlar aynı sitede oturmuşlar.  Şimdi arkadaşım Öner Yağcı yıl boyu, Celal İlhan ise yazları Burhaniye’de oturuyor. Burhaniyeli aydınların, öğretmen sendikalarının böyle değerli aydınların yılın bir bölümünde kendi kentlerinde oturduklarından habersiz olduklarını hissetmiş ve üzülmüşümdür. Yalnız bir yaz Eğitim İş şubesinin daveti üzerine Talip Apaydın’la Ören’deki parkların birinde eğitim üzerine söyleşide bulunduk. Talip Apaydın’ı ve Gülten Akın’ı da bizim siteye getirerek konuk ettik. 

Aziz Nesin’in Borçlu Olduklarımız ve Bu Yurdu Bize Verenler adlı iki çocuk kitabının konuları Burhaniye ve Gömeç’te geçer. Nesin, burada yazlığa geldiği zamanlar boş durmamış ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili olayları derleyip çocukların da anlayacağı bir dille anlatmıştır. Bugünkü öğretmen kuşağının da bu kitapları öğrencilerine okuttuğunu sanırım… 

Edremit’le birlikte adı en çok anılan yazarımız, çocukluğu burada geçmiş olan Sabahattin Ali’dir. Benim Edremit’te, Altınoluk’ta verdiğim konferansların birinin konusu da Sabahattin Ali üzerineydi.  Sonra bu konuşmamı yayımladım. Tuncer Cücenoğlu, konuşmamı beğenmiş, bana aynı adı taşıyan oyununu gönderdi, sonra da bütün kitaplarını. Bu sayede Cücenoğlu’nun bütün kitaplarını okumuş oldum.  Ben Sabahattin Ali gibi Türk toplumunun yapısını gerçekçi bir gözle ele alan başka bir yazar tanımadım. Kürk Mantolu Madonna kısmen, Kuyucaklı Yusuf ise tamamen Edremit’te geçer. İki gün önce okuduğum Yeni Dünya öykü kitabındaki Hasan Boğuldu öyküsünde Kaz Dağları’nı destansı bir dille anlatıyor.  İki yıldır Kitap Fuarı nedeniyle gittiğim Edremit’e bağlı Zeytinli’de Gazi’den arkadaşım Bekir Yalçıntaş ve Öğretmen Dünyası eski temsilcisi emekli öğretmen Cemil Yavuz’dan başka tanıdıklarla da karşılaştım ve yeni dostlar edindim.

Yunan adalarına bakan bu kıyılar sosyal demokrat yatağı. İçerilere doğru gidildikçe bildiğimiz Anadolu halkı ve yoksullukla karşılaşıyoruz. Köylüler kendi bağ ve bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri pazarda satarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Doğu’dan gelenler gibi yazlıklarda yapı işleriyle ve bekçilik gibi işlerle geçiniyorlar.  (Ayvalık, 22 Ağustos 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Bir beldenin değeri, toprağının verimliliği, denizi, güneşi kadar, hatta ondan da çok, orada yaşayan insanlarla ölçülür. Ayvalık ve çevresine yerleşmiş veya burada tatil yapan insanlar, benim açımdan yörenin değerine büyük değerler katarlar.

25 yıl önce Ayvalık’ta yazlığa gelmeye başladığımızın ilk yıllarında bu çevrede yaşayan önemli insanları arayıp bulma, tanışmıyorsak tanışma, tanışıyorsak dostluğu yenileme ve söyleşme çabasına girmişimdir. 

Sanat ve edebiyata meraklı kişiler için Ayvalık, biraz da Ahmet Yorulmaz demekti. Birçok Ayvalıklı gibi Girit göçmenlerindendi. Bu göçün hikâyesin anlatan ve Ayvalık’ı tanıtan kitapları vardı. Şehir içinde bir kitapçı dükkânı işletiyordu. Birkaç kez evinde ziyaret ettik. Onu sitemize getirip bir akşam Ayvalık hakkında konferans verdirdik. Bir akşam bizi Cunda Adasında deniz kıyısındaki yeme içme yerlerinden birinde ağırladı. Masamızda değerli bir konuk daha vardı: Şair Arif Damar. Böylece onunla da tanışmış ve söyleşmiş olduk. 

Sonra Ahmet yorulmaz hastalanmış. Kitapevini kayınbiraderine bırakmış evine çekilmişti. Birkaç yıl sonra öldüğünü duyduk. 

Ayvalık’a gittiğimde,  CHP, ÖDP, İP gibi partilerin, ADD, Eğitim-İş, Eğitim-Sen, Çağdaş Yaşam  gibi meslek örgütlerinin şubelerini ziyaret etmekten, yöneticileriyle tanışıp görüşlerini almaktan geri kalmazdım. O yaz sıcağında herkes kendini denize atmış veya balkonunda dinlenirken Nadide Hanım, pek kimsenin uğramadığı ADD’de bütün gün oturur, şubenin işleriyle uğraşırdı. 

Ayvalık’a öğretmen sendikası tarafından iki kez, eğitim konusunda konferans vermek için çağrıldım. Öğretmen Dünyası dergisine temsilci buldum. Bu görev sıra ile birkaç arkadaş yaptılar. Bir keresinde Ulusal Eğitim Derneğinin şube açması için 15-20 kişi ile bir toplantı yaptık. Çağdaş Yaşam şube başkanının güçlerimiz bölünür gerekçesiyle karşı çıkması üzerine bu şube veya temsilcilik kurulamadı. Şirinkent’te bir temsilciliğimiz kurulabildi ise çok yaşamadı. Burada öğretmenim Nursel Gürler, Çağdaş Yaşamın kurucusu Nimet Hanım ve Dilek Hanım’la sohbetleriniz oldu. Türkiye’nin geleceği konusunda umutsuz olanlara umut vermeye çalışırdım. 

Gazi Eğitim’den öğretmenimiz Emmin Özdemir, Angora sitesinde yazlıkçıydı. Bir seferinde onu arayıp buldum. Sohbet ettik. Önceki yıl onu sitesinde çok arayıp sorduysam da bulamadım. İşin kötü yanı, sitenin kahvehanesinde bir dolu insandan onu tanıyan da yoktu! Hasta imiş ve artık burada oturmuyormuş. Özdemir de bu yıl aramızdan ayrıldı. 

Birkaç yıldır, Akpınar’dan Fen Bilgisi öğretmenim İbrahim Belek, Ayvalık’ın 25 km. güneyinde Altınova beldesinde oturuyor. Önceki yıl ziyaretine gittik. Geçen yıl eşi ile birlikte kendisi geldi. Bu yıl yeniden gittik. Açtığı kitaplığı gördük. Daha 1970’lerde Milli Eğiğim Bakanlığında Bakanlık Hukuk müşavirliğinde tanıdığım, daha sonra Turizm Bakanlığında müsteşarlık ve SODEP kurucusu olan Güler Tanyolaç ve değerli eşi Profesör Attila Tanyolaç da Cunda yolunda oturuyorlar. İnebolu’dan öğrencimiz Mehmet Doğan, yazları burada emlakçılıkla uğraşıyor. Geçen yıl arabamızla gelmediğimiz için bizi sitemizden aldı, gitmek istediğimiz yerlere götürdü. Edremit Kitap Fuarı’da bıraktıydı. Ekim ayında burada avukatlık bürosu açan Eğitim-İş kurucularından Necati Yentürk de bu yıl siteye geldi. Bir süre sohbet ettikten sonra beni Edremit’e fuara bıraktı. Ne de olsa eski dostluk başka oluyor. 

Komşu sitede Ali Yıldırım adında hoş bir arkadaş, eşi Atiye ile birlikte oturuyor. Her yıl geldiğimizi haber veririz. Bir akşam biz gideriz, bir akşam onlar gelirler, görüşlerimizi birbirimize aktarırız. Diğer yan sitede Kastamonulu, yıllarca İstanbul Barosu genel sekreterliğini yapmış, şimdi de Barolar Birliği yönetim kurulunda görevli Hüseyin Özbek kısa süreliğine de olsa geliyor. Ya birbirimize gider gelir, ya da bizim sitenin büfesi yanında akşamları oturur, dünyayı alt üst ederiz. Görüşlerimiz bazen çatallaşsa da ne gam? Emekli öğretmen Vahide Hanım, dostlarını türlü çeşit yiyeceklerle görkemli bir biçimde ağırlar. 

Bu balkon ziyaretleri, sundukları yiyeceklerden anlaşılıyor ki, önemli bir zahmet sebebidir. Kadınlara nerde olurlarsa olsunlar zaten rahat huzur yoktur. Bu ziyaretlerin yılda ancak bir kez yapılabilmesinin nedeni de bu olmalıdır.  Bir kısmı buralarda torun torbaya bakmakla da yükümlüdür. 

Görüldüğü gibi Ayvalık’ta benim böyle değerli dostlarım var. Sitemizdeki Sölpüker, Buldanlı Ödel ve Ankaralı Akça ailelerini de bunlara eklemesem haksızlık olur.  Ayten Hanım, kayınbiraderim emekli Albay Ünal Sölpüker’in eşidir. Bizimköy’e geldiğimiz gün ve ayrılacağımız gün bize sofra kurdurmaz. Ayrıca evde pişirdiklerinden bizi de mahrum etmez. Hüseyin, Kadriye ve Songül Akça’nın anneleri Emine Teyze’nin somaklı dolmasını ise başka hiç bir yerde yiyemezsiniz. Balkonlarda sundukları güzel yemeklerin yanında her yıl bundan bir tencere bizim eve mutlaka gelir.

Dedim ya, bir yeri değerli kılan oradaki insanların değeridir. 

İnsanların gönlünden daha engin bir deniz, daha temiz bir kumsal mı vardır. (Ayvalık, 20 Ağustos 2018)

Ayvalık Bizim Köy Tatil Sitesi’nin yanında Rumlardan kalma, terk edilmiş Gümüşlü zeytinyağı fabrikası harabesi.

Bloğumdaki diğer yazıları okuyabilmek için: zekisarihan.com

Bu yazlığa gelmeye başlayalı 25 yıl oldu. Her yıl Ağustos ayını burada geçiriyoruz. Ben kitap okuyorum, Ankara’da olduğu gibi yazılar yazıyorum. Fazladan, deniz çok dalgalı olmazsa ortalama iki günde bir denize dalıp çıkıyor ve Rumlardan kalma ve çoktandır harabe halinde olan zeytinyağı fabrikasının iskelesinde 15-20 dakika güneşlenip işimin başına dönüyorum. 

84 konutlu Bizim Köy Tatil Sitesi, Ayvalık kıyılarında ve koylarında bulunan yüzlerce tatil sitesinde biri. Ayvalık’ın kuzeyine doğru en eski tatil sitesi olan Şirinkent’ten girilip kıyı boyunca birbirine eklemlenmiş siteler geçildikten sonra kıyıda Ayvalık’a bağlı son yerleşim yeri. Öte tarafı Gömeç ilçesine bağlı. Gömeç, kıyıda olmayan küçük bir ilçe fakat onun kıyı kesimleri de bu mevsimde tatilcilerle dopdolu. Perşembe günleri Ayvalık’ın pazarı. Caddelerinde ve Pazar yerinde iğne atsanız yere düşmüyor. On, on beş yıl önce “Ayvalık’ın 

Bizim Köy Tatil Sitesi’nde gün batımı

kışın nüfusu 30.000 ama yazın 300.000kişiyi buluyor” diyorlardı. Şimdi yazlık nüfusun bir milyon olduğunu söyleyen oldu. 

Bu yörede tatil yapanların içinde Ankara’dan gelenler başı çekiyor. Onu İstanbullular, İzmirliler ve Balıkesirliler izliyor. Türkiye’nin hemen her yanından insanlar var. Ayvalık ve çevresi Türkiye’nin Bodrum, Marmaris, Çeşme gibi ilçelerinden sonra ikinci sınıf tatil yerlerinden sayılıyor. İkinci sınıf sayılmasının nedeni, kumsalların azlığı ve hiç eksik olmayan rüzgârı. Bununla birlikte burada da tatilciler arasında sınıfsal konumları açısından farklılaşma var. Mühendisler, avukatlar, serbest meslek sahipleri yanında en çok rastlanılan meslek öğretmenlik. Bunların çoğu emekli. Nisan’da gelip Kasım ayına kadar oturanlar varsa da çoğu okulların açılmasıyla kentine göç ediyor. 

İlk geldiğimizde yeni komşular olmanın merak ve heyecanıyla daha hareketli bir yaşam vardı. Burada diğer sitelerde görünmeyen bir sosyal faaliyet de başlatmıştık. Bir okuma odası açmış, duvar gazetesi çıkarmış, çevre gezileri düzenlemiş, yakın yerlerden konuşmacılar getirterek konferanslar bile düzenlemiştik. Bu ancak birkaç yıl sürebildi, çok geçmeden her yerde görüldüğü gibi gruplaşma başladı. Çekişmeli kongreler yapıldı. Yıllık ödentinin miktarı ve siteye yaptırılacak tesislerim maliyeti gibi konularda görüş ayrılıkları sebep sayılarak yılda bir yapılan genel kurul toplantılarını topluca terk etmeler bile yaşandı.

En sonunda herkes biraz yoruldu. Siteyi yönetmekte herkes hevesini aldı. Şimdilerde bir durgunluk yaşanıyor. Komşuluk ilişkilerinde eski hareketlik de yok. İlk yerleşimcilerden bir kısmı evini sattı. Her yıl birkaç evin sahibi değişiyor.

BENİM TERCİHİM DEĞİLDİ

Böyle bir yazlıkta yılın bir ayında zaman geçirmek benim tercihim değildi. Eşim, bazı avukat arkadaşlarının teşvikiyle burada bir ev alarak bize sürpriz yaptı. Benim tatil tercihim, deniz kıyısı değil, Karadeniz’deki köyümdür. Fakat ne çare ki, artık ailelerde yalnız erkeğin dediği olmuyor! Neyse başa gelen çekilir! Gerçi okuyucunun bildiği gibi, köyüme yılda bir iki kez gitmekten ve orada sekiz on gün vakit geçirmekten geri kalmıyorum.

Önceki gün Fatsa’dan bir arkadaş telefon etti. Ayvalık’ta tatil yaptığımı öğrenince “İyi eğlenceler hocam” dedi.

“Yok canım, ben burada eğleniyor değilim. Ankara’da ne yapıyorsam burada da onu yapıyorum, okuyup yazmakla vakit geçiriyorum” dedimse de, onu ikna ettiğimi sanmıyorum. Deniz kıyılarında tatil yapmayanlarda, ki halkın yüzde sekseninin bu durumda olduğunu sanırım, ister deniz kıyısında yazlığı olsun, ister otel veya motelde tatil yapsın, yüzde 15-20’lik bir diliminden ibaret tatilcileri yadırgadığını tahmin ederim. Bu hem gelir hem de kültür farklılığından kaynaklanıyor. Bir kuşak önce köyden gelip kentlere doluşmuş milyonlarca insan için tatil, çoluk çocuğunu alarak köyüne gitmek, akrabalarının yanında beş on gün kalarak yağını, peynirini, turşu ve salçasını alarak kaldığı kente dönmektir. 

Ama artık Türkiye’de hayat tarzının çeşitlendiği de bir gerçektir. Bu sitede ve hemen diğer bütün tatil sitelerinde yazlayanların ailelerinde 30-40 yıl öncesine kadar böyle bir imkân da kültür de yoktu. Şimdilerde bazı köy gençleri bile ceplerine biraz para koyup mayolarını alarak beş on günlüğüne bir deniz kıyısında tatil yapmayı ihmal etmiyor.

BİR HAYALİM VAR 

Bana gelince: Bir hayalim var. Bu yazlıklarda bütün halkın dönüşümlü olarak tatil yapması. On beşer gün yeter. Bunun için ya yazlıklarda özel mülkiyetin kaldırılması ya da devletin bu gibi tesislerini çoğaltıp bazı devlet kurumlarının çalışanları için yarattıkları bu fırsatı bütün halkın yararına sunması. Köylüler, işlerini güçlerini, tavuk ve ineklerini bırakıp gelirler mi bilmem. Yıllar önce rahmetli ağabeyime dedim ki: “Ağabeyi, siz de bizim yazlığa gelip beş on gün kalsanız ne güzel olur.” “Tabi ya ne demezsin, bütün işi gücü bırakıp gelebiliriz!” deyip benimle dalga geçmişti! 

Bazılarının sandığı gibi buradaki yaşam pek “eğlenceli” değilse de, büyük bir çoğunluğun erişemeyeceği bir imkân. Bu nedenle savunduğum sınıfın gözlerini üzerimde hissediyor gibiyim. Ben de bu çevrede halkını umur etmiş aydınlarla tanışmaya, onlarla tartışmaya ve emekçi halkı savunan yazılar yazmaya çalışıyorum. Başka ne yapabilirim ki? 

Ayvalık, 17 Ağustos 2018

Diğer yazılar için: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

No Internet Connection